DÖRDÜNCÜ MAYMUN

12 Ekim 2014 Pazar

KOLTUK SENDROMU




Bayram ziyaretine gittiğim büyük teyzenin evi doğal olarak pek kalabalıktı, herkes rutin bayramlaşması için gelmişti. Salonda pek oturacak yer yoktu, beni duvarın dibindeki tabureye buyur ettiler, geçip oturdum mecburen.
Amcalar, halalar, teyzeler sıra sıra oturuyorlardı, salonun başköşesindeki koskoca deri koltuğa 7 yaşında bir velet kurulmuştu; belli ki gelir gelmez koltuğa tırmanmış, kimse de çocuktur diye sesini çıkartmamıştı. Sanıyorum kuzenlerden birinin oğlu olmalıydı. Akrabalarla böyle kırk yılda bir karşılaşınca kim kimdi, diye tanımakta güçlük çekilir; çünkü acımasız zaman fiziğinizi ve kimyanızı fena halde bozmuştur; ama koltuğu hemen tanıdım. Rahmetli enişte mal müdürüydü, onun koltuğuydu, ondan başkasını oturtmazlardı;
“Aman o eniştenin koltuğu sakın dokunma, kızar sonra” derlerdi. Eniştenin heybetli bir şekilde koltuğa oturuşu gözümün önüne geldi, çocukken amma da korkardım onun halinden… Ne günlere geldik, şimdi bu velet fütursuzca geçip kurulmuş onun yerine.
Kerata oturduğumdan beri gözünü dikti bana ters ters bakıyor; epey bir tedirgin oldum doğrusu.
 Teyzanım elindeki tepsiyle tatlı servisine başladı, ilk servisi de velede yaptı;
Tatlılara burnunun ucuyla bakan velet sordu:
Ne tatlısı bu böyle?
“Baklava…”
“Kadayıf yok mu?”
“Var evladım, sen bunu al şimdi; hemen getiririm kadayıfını…”
Velet baklavaya yumulurken teyzanım diğer misafirlere servise devam etti, ben tam sıra bana geldi diye hamle yaparken hop beni atlayıp diğerine geçti; sonunda tepsideki baklavalar bitince beni fark etti;
“A evladım sen öyle kıyıda köşede kalınca görmedim; getiririm birazdan senin baklavanı” diyerek çıktı…
Velet, iki koltuk ötede oturan kuzene beni gösterdi;
“Anne ya, kim bu şaşkın şaşkın bakan denyo ?”
Kuzen biraz mahcup gülümsedi;
“Aaa tanımadın mı Abdülhamit; dayı o dayı…”
“Nereden tanıyayım, hayatımda ilk defa görüyorum…”
Velet haklıydı nereden tanısındı?
Tabii bu yaştaki çocuğa büyük dedenin adını verirsen olacağı bu…
Abdülhamit beni tepeden aşağı süzerek baktı…
“Sen ne iş yapıyorsun bakayım?”
Öyle bir edayla sordu ki ister istemez, hafifçe öne doğrulup ceketimi ilikleyerek yanıtladım.
“Yazarlık yapıyorum efendim…”
“İyi… Yaz ama öyle her aklına geleni yazıp da başını bela sokma…”
Bu arada teyzanım Abdülhamit’in kadayıfını getirdi, sonra bana döndü…
“Sen bir tabak daha baklava alır mıydın?” diye sordu…
“Bir tabak daha alabilmem için önce ilk tabağı almam gerekiyor teyzeciğim diye yanıtladım…”
Teyzanım özür dileyerek dışarı çıktı…
Abdülhamit bir yandan kadayıfı götürürken, bana seslendi…
“Pişşt koçum, şu çikolata kutusunu kap gel bakayım…”
İster istemez yerimden fırlayıp masanın üstündeki çikolata kutusunu kapıp ona yöneldim, bir türlü inanamıyordum, neden böyle yapıyordum; çocuk terbiyesinde dayağa karşı olsam da böyle bir durumda kızılcık sopasını kaptığım gibi girişmem gerekiyordu. Daha da garibi, ne annesinden, ne babasından ne de diğer büyüklerden bir ses çıkıyordu.
Sonunda kuzen ayağa kalktı;
“Bize müsaade bayram ziyareti uzun olmaz, daha da gideceğimiz yerler var; hadi gel Abdülhamit” diyerek oğlunu da kaldırdı…
Kapı önünde vedalaşırken çocuk elimi öpüp başına koydu;
“Bayramınız kutlu olsun dayıcıyım” diyerek saygılı bir ifadeyle baktı…
İnanamıyordum az önce koltukta oturan ruh hastası gitmiş yerine bambaşka son derece normal, çocuk gibi bir çocuk gelmişti…
Onlar gittikten sonra boşalan koltuğa oturdum, şöyle bir arkama yaslandım, kollarımı iki yana açarak yerleştirdim, doğrusu pek bir rahattı; çocukluğumdan beri özendiğim bu koltuğa ilk kez oturmanın keyfini yaşıyordum.
Teyzanım “Buyur evladım”, diye baklavamı getirdi…
“Onu koy şöyle, hemen fırla bana bir kadayıf kap gel; az önce velet yedi, imrendim; bi tarafım şişmesin şimdi…”
Teyzanım “Başüstüne” deyip fırladı…
Gözüm hemen yanımda oturan yaşlı adama takıldı…
“Moruk, sen kimsin, kimlerdensin bakiiim” diye sordum…
Yaşlı adam önümde saygıyla eğilerek;
“Ben zatıalinizin amcasıyım evladım…”
Bana ne oluyordu böyle, ben böyle hıyarlıkları nasıl yapabiliyordum? Hâlbuki az önce içeri girdiğimde amcamın elini öpüp, hatırını sormuştum…
Tam “Özür dilerim”, diyecektim ki; dudaklarımdan;
“Kalk bana şuradan likörlüsünden bir çikolata kap”,  sözleri döküldü…
Meseleyi çözmüştüm, olay tamamen oturulan koltuktan kaynaklanıyordu; bu koltuğa oturan böyle belirtiler gösteriyordu; sadece oturanları değil karşısındakileri de etkiliyordu bu durum; onlar da oturanın karşısında elpençe duruyorlardı ister istemez. 

Ama inanın çok da endişelenecek bir durum yok, çaresi var… Koltuktan kalkınca her şey normale dönüyor.

Hiç yorum yok: