DÖRDÜNCÜ MAYMUN

6 Nisan 2015 Pazartesi

MUHTARLAR AKSARAY’DA



Aşağı mahallenin Kel Muhtarı heyecan içinde geldi;
“Duydun mu Kör Muhtar, biz de yolcuymuşuz sonunda, sıramız geldi; gidiciyiz anlayacağın…”
Bu Kel Muhtar hep böyle şom ağızlıdır zaten,
“Ulan durup dururken niye gidelim, tamam kazık kakacak halimiz yok ama biraz daha kalalım bu dünyada”
“Kalamayız, pek muhterem büyüğümüz muhtarları huzuruna kabul ediyor ya; işte nihayet sıra bize geldi; az önce aradılar, o Kör Muhtarı da alıp tez vakitte gel, dediler. Hadi kalk bekletmek olmaz…”
Biz Kel Muhtar ve Kör Muhtar hemen yola revan olduk, mahalleli bizimle gurur duyuyordu gerçekten; tıpkı asker uğurlamalarında olduğu gibi davullu zurnalı bir uğurlama töreni hazırlamışlardı;
“En büyük muhtarlar bizim muhtarlar” diye slogan bile attılar; çok duygulandık.
Bakkal Nuri, cigarasından bir nefes çekip; “Benim için de büyüğümün elini öpün” , diye sipariş verdi. Başka işimiz yoktu sanki…
“Sen önce büyüğümün adını ağzına alırken cigaranı söndürmesini öğren Nuri” diye azarladım. 
Muhterem büyüğümüzün o muhteşem Aksaray’ını görecektik nihayet, insanlar anlata anlata bitiremiyorlardı o bin odalı sarayı; yani Sultan Süleyman’ın sarayı bile bu kadar büyük değilmiş.  Amerikan başkanının sarayından bile büyükmüş; sonradan öğrendim Amerikalının sarayına da Aksaray anlamına gelen Beyaz Saray deniyor ya, meğer onlar “Beyaz Ev” diyorlarmış, ona “Saray” diye biz diyormuşuz. Bu demek oluyor ki dünyadaki gerçek anlamdaki “Beyaz Saray” bizim Aksaray’ımız oluyor.
Neyse efendim tez zamanda vasıl olduk sarayımıza…
Bizi içeri buyur ettiler; yan yana dizilmiş Davutoğulları, Egemenoğulları, Çağlayanoğulları, Muammeroğulları, Bayraktaroğulları, Götürenenoğulları gibi beyliklerin askerleri ellerinde mızrakları bekliyorlardı hepsinin kıyafeti bir başka şaheserdi vallahi, mahalleye dönünde havlucu Necati’den bir takım da kendime alacağım şart olsun. Aralarından geçip büyük salona girdik; diğer muhtarlar da oradaydı; yerimize oturduk. Sayın büyüğümüz de lütfedip geldiler, konuşmaya başladılar; konuşmasını hayranlık içinde dinledim; gerçi ne dediğini hiç anlamadım ama herhalde iyi bir şeyler demiştir. Konuşma bitince “De hadi gidin artık” dediler, biz de kapıya doğru seğirttik, bir baktım potinimin bağı çözülmüş; eğilip bağladım, doğrulduğumda kimse yoktu, bizim Kel Muhtar öteki muhtarlara birlikte koşa koşa gitmişlerdi; yahu ne aceleniz var, atlı mı kovalıyor? Ben de kapıdan çıkıp etrafıma bakındım; bir sürü koridor var hangi birine girsem acaba? Neticede girdim birine, acep çıkış nerededir, etrafta kimse de yok ki sorayım; git git koridor bitmiyor; döndüm bir yana; yahu baktım gene aynı yere gelmişim. Bu defa başka bir koridora girdim; her yanda bir kapı; kolay değil netice bin oda var.
İyisi mi odalardan birine bakayım, belki birini görürüm diye tıklattım bir kapıyı, daldım içeri.
Odanın içinde üst üste duran bir sürü ayakkabı kutusu, sanırsın ayakkabıcı dükkânı; ama içlerinde ayakkabı yok, deste deste para var; yeni yetme bir oğlan çocuğu da oturmuş odanın ortasına paraları bir kutudan çıkartıp diğerine dolduruyor.
“Delikanlı az bir bakar mısın? Ben çıkış yolunu bulamadım”, dedim…
“Ah amcacım valla ben de bulamadım bir çıkış yolu, babam paraları sıfırla dedi; ama bir türlü sıfırlayamıyorum, nasıl yapacağımı da bilemiyorum; kız kardeşim olsa o becerirdi ama o da daha gelmedi, siz biliyor musunuz sıfırlamayı amca?” diye Küçük Emrah ağlaklığıyla bir baktı ki valla içim sızladı.
“İyi de yavrum paralar o kutudan bu kutuya koyarak sıfırlanmaz ki, bence başka bir yol denemen gerekir” dedim aklım yettiğince.
Boş bir ifadeyle bakıp “Bir daha söyler misiniz amcacım?” dedi kibar bir şekilde.
Ben de cümlemi tane tane bir daha söyledim, sonra da cümlemin ana fikrinin altını iyice çizdim.
“Yani neymiiiiş, o kutudan bu kutuya olmazmııııış…”
Çok sevindi “Yaşasın, ben de o zaman bu kutudan o kutuya koyayım”, diyerek bu kez paraları gene öteki kutuya koymaya başladı.
Ondan hayır gelmeyeceğini anlayınca gene koridora çıktım, başka bir odaya daldım…
Bir oda ki her taraf boydan boya küçük küçük televizyon ekranlarıyla dolu, her birinde ayrı görüntü, ayrı bir sokak; muhterem büyüğüm oturmuş hepsini izliyor, ekranların birine baktım, yahu bizim mahalle. Bakkal Nuri, dükkânın önüne çekmiş tabureyi oturuyor; derken çıkardı tabakasını bir sigara yaktı; sayın büyüğüm birden celallendi; bir düğmeye bastı “Sigara içiyoooo, hemen gidip ceza yazın bu rezile” diye haykırdı. Sonunda yaktı işte başını Bakkal Nuri, hâlbuki o kadar söylemiştim, içme şu mereti, diye…
Demek bizim mahalle de izleniyormuş, bundan sonra dikkatli olmak gerek; usulca dışarı çıkıp kapıyı kapatıp gene koridora çıktım; derken telefonum çaldı; arayan Kel Muhtar…
“Ulan Kör, neredesin, ben kayboldum, yolu bulamıyorum, gel beni kurtar”  diye ağlıyor…
“Valla ben de kayboldum, önce kendimi kurtarayım sonra seni bulurum”…

Üç gün geçti hâlâ çıkışı bulamadık, bir şey değil bari Kel Muhtar’a rast geleydim; kader birliği edip çıkışı birlikte arardık, ama ne mümkün!  Aksaray’ın koridorlarında dönüp duruyoruz; ne olur siz biliyorsanız gelip kurtarın bizi bu karabasandan...  

Hiç yorum yok: