“Eşek hoşaftan (hoş ab) ne anlar, suyunu içer tanesini
bırakır…”
Bazı yanlış olduğunu düşündükleri her hatayı anında düzelten
Türkçe guruları bu söz yanlıştır, doğrusu “Eşek hoş laftan ne anlar” olacak
deseler de bu; o muhteremlerin atasözünün sadece ilk bölümünü alıp devamını
bilmediklerini gösterir…
Tabii ki eşekler hoşaftan anlamaz, ama hoş laftan neden
anlamasın?
Onlara güzel, hoş sözlerle yaklaşırsanız bunu hissederler,
bal gibi de anlarlar.
Girizgahı yaptık: Konumuz eşek.
Neyzen Tevfik’e rakının kötülüğünü anlatıp içmekten
vazgeçirmeye çalışan imam bir örnek verir.
Bir eşeğin önüne bir kova su bir kova da rakı koy gider
hangisini içer.
“Suyu içer…”
“Hah tamam eşek bile gidip suyu içiyor peki neden?”
“Eşekliğinden!”
Bu “eşek” metaforu
her durumda imdada yetişip durumu kurtarır.
2.Dünya Savaşı, Hitler’in en azgın dönemi, bizimkiler savaşa
girmemek için kırk takla atıyor.
Bir yandan Hitler bir yandan İngilizler zorluyor bizimkiler
de iki tarafı da idare ediyor.
En ufak bir falsoda savaşa gireriz.
Basına sansür var, özellikle Hitler delisini daha da
dellendirecek haberler yasak.
O sırada Türkiye’de yayın yapan Amerika’nın Sesi radyosu
gerilimi azaltmak için Charlie Chaplin’le bir söyleşi yapıyor. Tabii Chaplin’i
sadece komik olarak algıladıklarından başlarına geleceğin farkında değiller.
Chaplin Türk dinleyicilerine bir Nasrettin Hoc’nın aşina
olduğumuz fıkrasıyla sesleniyor.
Komşusu gelip Hoca’dan eşeğini ödünç ister.
Hoca herifi başından savmak için “Eşek yok” der.
Bu sırada içeriden eşeğin anırtısı gelir.
“Ulan sesi geliyor, ben buradayım diyor…”
“Sen bana mı inanıyorsun yoksa eşeğe mi?”
Fıkra bitince Chaplin yorumunu yapar.
“Dünyadaki şu anki sorun da bu, eşeklere mi yoksa insanlara
mı inanacağız?”
Röportaj yayınlanınca kıyamet kopar, Hitler’in bundan haberi
olup olmadığı belli değil ama yayınlayan kişiler epey bir fırça yer.
Hoca ve eşeği bu konularda açık ara önde.
O komşu gene gelip eşeği istemiş.
“Eşeğe sordum seni istemedi, şimdi benim sırtıma yük vurup
belimi kıracak sonra da senin anana sövecek dedi. Yani yok sana eşek.”
Eşekten düşünce “zaten iniyordum” diye bozuntuya vermez.
Huysuz eşeğini pazarda satışa çıkartır, eşek kimini ısırır,
kimini çifteler.
“Ulan ne getirdin, bunu kim alır?” diye söylenirler.
“Aslında satmaya değil bundan ne çektiğimi görün diye
getirdim” der.
Elin kaybolan eşeğini türkü söyleyerek arar.
Ama kendi kayıp eşeğini de aynı şekilde aynı türküyü
söyleyerek arar.
Niye, diye sorarlar.
“Umudum şu dağın ardında orada da bulamazsanız görün bendeki
feryadı” der.
Sanıyorum son bir umut kaldı orada da fos çıkarsa feryat
yakındır.
Bazen de eşeğini kaybettiğine şükreder:
“İyi ki kaybolduğu zaman üzeninde değildim” diye teselli
eder kendini.
Eşeğini bulunca da çok ama çok mutlu olur, büyük bir kazanç
bulmuşçasına bayram eder.
Fakirlikten eşeğine yem veremez eşek gitti gidiyor.
Bizimki başında ona güç veriyor.
“Ölme eşeğim ölme, bahar gelecek, yoncalar bitecek senin de
karnın doyacak…”
Zaman zaman eşeğine ters biner.
Neden diye sorulduğunda yanıt manidardır.
“Eşekle aynı yöne gittiğini görmemek için.”
Tahmin ediyor herhalde başına gelecekleri malını biliyor
tabii.
Eşek azıp da koşturmaya başlar, Hoca zor duruyor üstünde.
Görenler seslenirler.
“Hocam bu gidiş nereye böyle?”
“Vallahi bilmiyorum eşek nereye götürürse oraya artık!”
Bu fıkralar iskambil jokeri gibidir nereye sokarsanız oraya uyar…
Kimsenin üstüne alınmasına gerek yok, eşeğin aklına karpuz kabuğu
düşmesin.
Sahi yahu, bu gidiş nereye böyle?
Atay Sözer

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder