25 Haziran 2020 Perşembe
Atay Sözer Yeni Kitaplar
17 Nisan 2020 Cuma
Ege Telgraf Karantinada Mizah
Karantina da mizah patlama yaptı ama sokak tarafı eksik’ – Ege Telgraf
Geçtiğimiz hafta ulaşabildiğimiz şair ve yazarların ardından bu hafta da mizah dünyasına sorularımızı ulaştırdık. Şimdilik Atay Sözer ve Mustafa Yıldız’ın elimize ulaşan cevaplarına yer veriyoruz.
ATAY SÖZER (Senarist/ Mizah yazarı/ Karikatürcü)
Virüs salgını nedeniyle evlerinize kapandınız. Bu süreç üretiminizi nasıl etkiledi? Neler düşündünüz
Mizah, her zaman genel gidişatla ters orantılıdır, işler iyi gidiyorsa mizah üretimi düşer daha yumuşak, suya sabuna dokunmayan eğlenceli konularda ürünler çıkar ancak işler kötü gidiyorsa mizah o oranda yükselir, keskinleşir, sertleşir, gerçek işlevini yapmaya başlar. Küresel anlamdaki virüs krizi tüm dünyada mizah alanında bir patlama yarattı. Kendi adıma normalde zamanda yaptıklarımın birkaç katı iş ürettim.
Gazete alma alışkanlığının epey azaldığı, ama salgın döneminde bunun yüzde 25 daha da düştüğünü gördük. Bugünlerde internet ve sosyal medya alanları daha da aktif oldu. Siz, çizgilerinizi topluma nasıl ulaştırıyorsunuz ve ilgi nasıl?
Zaten uzun zamandan beri sosyal medya ve internet ağırlıklı çalışıyordum. Gerek yazılarım gerek çizgilerimi gene bu yollarla paylaştım. Tabii herkes evinde bilgisayar başında olduğundan daha çok insana ulaştı, beğenenler, yorum yapanlar, paylaşanlar hatırı sayılır oranda arttı.
-Korona virüs salgını ülkemize girdiğinde virüsle ilgili caz şarkıları dahil çok farklı şekillerde espriler üretildiğini gördük. Ardından yaşlılarla ilgili espriler sıkça görüldü? Siz bu süreçte toplumun gülme ihtiyacıyla ilgili neler tespit ettiniz?
İnsanların panik anında tüketim çılgınlığına kapılıp marketleri yağmalaması, tam tersi kimilerinin işin ciddiyetinin farkına varmayıp “bize bir şey olmaz” diyerek inanılmaz bir rahatlıkla devam etmeleri, idarecilerin örtbas edeceğim derken çuvallamaları, krizi fırsata çevirmek isteyenler ya da fırsatları krize döndürenler mizahçılara bol bol malzeme sağlamıştır. 65 yaş üstüne yasak geldiğinde çok endişelendim, bunun toplumda bir ayrımcılık getireceğini düşündüm, ırk, din, cinsiyet gibi bir de yaş ayrımcılığının faşizan boyutlara dönüşeceğini biliyordum ne yazık ki haklı çıktım. Birtakım zekâ yoksunları yaşlılara virüs kaynağı muamelesi yapıp türlü tacizlere başladılar. 20 yaş altına da getirilen yasak bunu bir ölçüde hafifletmiştir umarım. Bana göre yasağın herkesi kapsaması gerekiyordu. Aslında burada da gerçekten mizahi bir durum var, şimdiye kadar özgürlüğü, demokrasiyi savunan kesimler sokağa çıkma yasağı isterken; baskıcı, totaliter, yasakçı zihniyet yasağa karşı çıkıyor. Düne kadar evrime karşı olan dünyanın her yerinden din adamları şimdi virüsün mutasyon geçirmesi konusunda aynı fikirdeler. Mabetler kapanıyor, dini ritüellerin yapılması yasaklanıyor. Virüs toplumsal bir değişmeye yol açacak, deniyor ya; değişim çoktan başladı galiba.
Kriz zamanlarını atlatacağız. Yaşanan ölümler, işsizlik ve travmalar geride kalmayacak hemen. Bu sürecin ardından başta siz mizah alanında üretim yapanlar olarak, mizahın yaraları saran bir yanı olacağını düşünüyor musunuz?
Eğer komplo teorisyenlerinin dediği gibi bu salgın egemen güçler tarafından tezgâhlanan bir toplum mühendisliği ise sonuç pek iç açıcı olmaz, ama bir ihtimal ters tepip ellerinde de patlayabilir veya kendiliğinden gelişmiş bir olgudur. Her şartta da toplumsal bir değişim olacağı kesin, epey yıkıcı etkisi olacaktır. Mizah burada yaraya çare olmasa da biraz olsun moral, biraz dayanma gücü sağlar acıya karşı direnci arttırır.
MUSTAFA YILDIZ (KARİKATÜRİST)
“Sokaksız mizah eksik kalıyor”
Virüs salgını nedeniyle evlerinize kapandınız. Bu süreç üretiminizi nasıl etkiledi? Neler düşündünüz?
Şu süreçte evlerde olmamız aslında üretimimizi artırıyor. Sonuçta karikatür kağıt, kalem ve bilgisayar ortamında oluşuyor. Bunlarda evde, ofiste, gazetede olabiliyor. Ama zaten evde çalıştığımız için bir yerine iki, üç karikatür daha fazla çizer olduk. Tabii mizah birçok alandan besleniyor. Sokak da benim için önemli. Gözlem yapmadan çizemezsiniz. Yani sokağa çıkmamaya özen gösterdiğimiz bu günlerde bu yanımız eksik kalıyor.
Gazete alma alışkanlığının epey azaldığı, ama salgın döneminde bunun yüzde 25 daha da düştüğünü gördük. Bugünlerde internet ve sosyal medya alanları daha da aktif oldu. Siz, çizgilerinizi topluma nasıl ulaştırıyorsunuz ve ilgi nasıl?
Gazete satışlarının her geçen gün düştüğü uzun süredir ortada. Buna korana virüs eklenince hepten kötü bir duruma geldi. Ben gazete ve dergilere çizsem de burada yayınlanan karikatürlerim sosyal medyadan daha çok insana ulaşıyor. Bazı karikatürlerim müthiş sayılarda paylaşılıyor. Çokça insana ulaşmasında aracı oluyor. Her ne kadar mizah dergileri azalsa da, gazete çizerleri yok denecek kadar az olsa da karikatüre ilgi hala çok yüksek. Bunu paylaşımlarda görüyoruz.
Korona virüs salgını ülkemize girdiğinde virüsle ilgili caz şarkıları dahil çok farklı şekillerde espriler üretildiğini gördük. Ardından yaşlılarla ilgili espriler sıkça görüldü? Siz bu süreçte toplumun gülme ihtiyacıyla ilgili neler tespit ettiniz?
Tabii gündem korona virüs olunca hatta tüm dünyada yaşamı etkilerken mizahçılarda boş duramazdı. Daha ilk günlerden bu yana binlerce karikatür çizildi. Çizilmeye devam edecek gibi. İran’da bu konuda 2 farklı kurum uluslararası karikatür yarışması düzenlendi.Çocuklarla yürüttüğüm, eğitime ara verdiğimiz karikatür atölyelerinde bile korona virüs konusunu çizdik.
Mizah insanlarda, toplumda birazda rahatlama aracıdır. İnsan gülmek ister. Bu sıkıntılı günlerde adeta bir mizah patlaması yaşanıyor. Çok tehlikeli bir virüs karşısında bile insan komik şeyler üretebiliyor.
Kriz zamanlarını atlatacağız. Yaşanan ölümler, işsizlik ve travmalar geride kalmayacak hemen. Bu sürecin ardından başta siz mizah alanında üretim yapanlar olarak, mizahın yaraları saran bir yanı olacağını düşünüyor musunuz?
Az öncede belirttiğim gibi insanlar bu süreci en az hasarla atlatabilirse ne mutlu. Bu virüse yakalanmak, tedavi olmak veya ölmek değil. İşin psikolojik, ekonomik boyutları da var. Örneğin çocuklar eğitime ara verdi. 65 yaş üstü farklı hastalıklarla boğuşan insanlarımız yürüyüşe bile çıkamıyor. İşte mizah burada rahatlama aracı olarak devreye girebilir.
KARANTİNA GÜNLÜĞÜ
108.GÜN
Caretta Caretta kaplumbağalarının sayısı artmaya başlamış.
Salgının olumlu yanlarından biri daha. İnsanlar karantinaya çekilince
sahillerde yumurtaları yok edenler de olmuyor. Mekânın gerçek sahipleri de
ortaya çıkıyor.
109.GÜ
Ruslar aşıyı bulduk diyor, güvenilir mi değil mi kuşkulu. Bizde
bırakın aşıyı testlerin güvenilirliği bile şaibeli. Bir milletvekiline ayda
sekiz test yapılmış, çarpın milletvekili sayısıyla.
Şu kadar test yapıldı derken verilen sayı kelle sayısı değil
yapılan test sayısı yani. Tabii testlerin bazısı negatif bazısı pozitif
çıkıyor. Sanki kazı kazan gibi, bazen çıkıyor bazen çıkmıyor. Hangisine
güveneceksin, pozitiften sonra yaptırdığın test negatif çıkarsa sevinecek misin
şimdi? Bir sonrakinin pozitif olmama garantisi var mı? Pozitif çıkan negatife
dönünce virüsten tamamen arınmış mı oluyor yoksa taşıyıcı, bulaştırıcı olmaya
devam mı ediyor? Misal Fatih Terim şu an negatif ama önceden pozitif çıktığı
için taşıyıcı konumunda mı, yolda karşılaşınca “Ne olacak Galatasaray’ın hali?”
muhabbetine girelim mi, yoksa hemen karşı kaldırıma geçip oradan uzayalım mı?
Bu virüs böyle kafa karışıkları yaratıp bizimle fena halde dalga geçiyor, artık
virüsün akıllı bir canlı olduğuna iyice ikna oldum.
110.GÜN
Genelev kraliçesi olarak bilinen Manukyan’ın mirasçıları epey
artmış, ciddi bir kavga başlamış aralarında. Amma da “kadın simsarı” olma
meraklısı varmış. Şaka maka ortada ülkenin her yerinde yüzlerce gayrimenkul
var. Bu arada “genelev” kelimesi magazinsel, ajite edici, kışkırtıcı bir ifade
olduğu için manşetlerde öne geçiyor. Elbette
bu kadar mal genelev geliriyle alınmış değil, genelev geliri diğer malların
yanında devede kulak. Tabii ki madam evlerin kapısında durup eski filmlerdeki
mamalar gibi “Zo gelesiniz kızlar içeridedir”, diye müşteri karşılamıyor. Madamın
asıl işi borç para vermek, bildiğimiz tefeci yani. Borcunu ödeyemeyenin de
gayrı menkulüne çöküyor. Genelevler de bu yolla kendi üzerine geçiyor
anlayacağınız. Ama evlerine el koyduğu zavallıların ahı tutuyor ve otomatikman
pezevenk unvanına sahip oluyor. Biraz da işine gelmiş olsa gerek çünkü
tefecilik unvanı yanında daha masum. Bir de vergi rekortmenliği var bu da çok
doğal, kayıtlı malların geliri gideri belli üstelik gelir o kadar çok o kadar
çok ki bir de vergi kaçırmaya gerek görmeden ödüyor. Tabii birçok muhterem holding
patronun da önlerine geçen kendilerinden daha muhterem hanım karşısında
boyunları epey büküldü.
Ama hep merak etmişimdir, vergi rekortmenlerine törenle
plaket veren maliye bakanlığı yetkililerinin halini.
“Plaketi siz verin sayın bakanım.”
“Yok olmaz benim işim var, hem plaket verirken karizmamı
çizdiririm; fotoğraf falan çekerler, yarın öbür gün karşıma çıkarırlar. Altına
da ‘Bakanla pezevenk yan yana’, derler parantez içine de ‘Bakan sağdaki’ diye
not düşerler. Plaketi sen ver müsteşar bey.”
“Benim de o gün bacanağın oğlunun nikahı var, müsteşar
yardımcı sen ver.”
“Aksi gibi ben de o gün raporluyum müsteşar bey. Hesap
uzmanı Cafer Bey sen ver.”
“Ben üzerine afiyet ishal oldum, kaçırıp duruyorum, tören
sırasında kaçırırsam biçimsiz olur.”
“Acaba çöp mü çeksek, kısa çöpü çeken versin.”
“Ya bu da ne diye rekortmen olur her sene? İnsan biraz vergi
kaçırır. Bak kaçırsın vallahi soruşturma açarsam şerefsizim.”
111.GÜN
Doğumuz da batımız da kaynıyor; savaş çıktı çıkacak.
Ondan sonra da artık pandemi devam ediyormuş, dolar tavan
yapıyormuş, ekonomi batıyormuş hepsi geri planda. Seçim bile erteletir bu
durum… Epey bir el rahatlatır bazıları için nasılsa kendi tuzları kuru.
112.GÜN
Numan Kurtulmuş; türdaşları gibi etek altından gitmeye devam
ediyor…
Evlenmeyen, tek yaşayanlar sıkıntı yaratıyormuş…
İhtimal küçük ortakları Devlet Bey’e laf çakıyor.
113.GÜN
Damat ve gasteci Ahmet televizyonda çokomel ve etipuf
reklamı yaptılar fena halde.
RTÜK’ün bir ceza kesmesi zor ama ürün sahipleri bu reklamdan
dolayı bir iki sakal atarlar herhalde. Bu arada sosyal medyadaki “Burası çok
önemli, çokomelli” mavrasından haberi olmayanlar “Ne diyor bunlar kafayı mı
sıyırdılar?” diye baktılar öyle. Tabii dolar artışı sorusuna “Sana ne maaşını
dolarla mı alıyorsun?” diye yanıtlayıp üstüne üstelik yumruğunu kaldırıp “Tek
yol devrim” demesinden sonra iyice ikna oldular.
114.GÜN
Galata Kulesi’nin dibi darbeli matkapla delindi; restorasyon
işlemleri yandaş müteahhitte verilince o da kendi
zevkine kendi meşrebine göre yapıyor. Yakında kulenin tepesine çekme kat
çıkarsa şaşırmayın. Laz müteahhit tipleri sadece karikatürlerde değil elbette.
115.GÜN
Muharrem İnce gene dolduruşa geldi “1000 Gün” hareketini
başlattı. Ne olacak ne yapılacak, yanında kimler olacak orasını kendi de
bilmiyor büyük ihtimal. Herhalde “Kervan yolda düzülür” diye yola çıkıyor olsa
gerek ama burada durum “düzülür” ifadesinin argodaki anlamı gibi olacak sanki.
Hele hele istisnasız bütün yandaş kanalların reisin konuşmasını bile erteleyip
naklen vermesine bakılırsa manzarayı umumiye hiç iç acıcı görünmüyor.
116.GÜN
Düğünler bir saatle sınırlı olacak; yemek ikramı yok, halay
yok, 65 üstü yakınlar yok, çocuklar yok, takı töreni yok aslında düğün yok
diyecekler ama bunu dolambaçlı yoldan söylüyorlar. Bir tek gelinle damat dans edecek.
Her düğüne bir kolluk gücü gelecek, sıkı denetim var.
-Hop sen göbekli, otur yerine halay yasak.
-Ben tuvalete gidiyordum.
-Tuvalet kapalı orada da bulaş var.
-Sıkıştım ama.
-Eve kadar sık dişini, hem ikram falan da yoktu bu ne çişi
böyle?
Sanki düğün yapmak, halay çekmek zorunda insanlar;
gelenekler öyle bir şartlamış ki.
Gitme düğüne arkadaş, böylece çeyrek taktım, gram taktım
stresinden de bu bahaneyle kurtulursun.
Kendini düğün yapmak zorunda hissedenler de sıyırır; zaten
düğün yapsanız kimseye yaranamayacaksınız. İlle de bir şey bulacaklar;
oturdukları yeri, yedikleri yemeği, gelinliğinizi, damatlığınızı, saç
modelinizi çekiştirip duracaklar.
Reis, kendince bir yöntem bulmuş.
“Düğünlere gitmeyeceğim, düğün sahiplerini makamımda kabul
edeceğim, ayağıma gelip kendilerini tebrik ettirecekler, ben de hediyelerini
vereceğim.” dedi.
Tabii gelinle damat açısından ekstra bir angarya; onca telaş
içinde bir de saraya gitme stersi. Tabii huzura kabul için de illa Kovid testi
yapılacak, onun sonucunu bekleyeceksin, strese bakar mısın? Gitsen bir türlü
gitmesen bir türlü.
117.GÜN
Giresun’da sel felaketi; suçlu gene halk oldu.
“Neden dere yatağına ev yaptın, kime sordun?”
“E sana sordum, yap dedin.”
“Niye bana sordun, ben kendini camdan at desem, atacak
mısın? Salak mısın sen?”
118.GÜN
Coronavirüs, kimyamızı da bozdu galiba; zaman zaman
zombilere dönüşüp karşımızdakini paralamak ihtiyacı duyuyoruz sanki. Buna bağlı
olarak linç mevsimi başladı; sosyal medya linçleri yargı kararlarında etkili
bir unsur haline gelmeye başladı artık.
Biri hakkında “Bu rezili hemen tutuklayın” türünden fetvalar
yaygınlaşınca suçun niteliğine hatta suç olup olmadığına bakılmaksızın
tutuklama kararı gelebiliyor.
Bir yazarın halk söylencelerinde anlatılan bel altı, sakil
bir öyküyü çocuk kitabında yayınlayınca kıyamet koptu ve vatandaş tutuklandı. Ama
tilkinin ayıya tecavüzünün masalını yazan tutuklanırken bir kıza tecavüz edip
ölülüne neden olan “aslan” aslanlar gibi devletin sırt sıvazlamasıyla dışarıda.
Bu arada yalan yanlış, yarım yamalak bilgiler ortada dönmeye
başladı.
“Kültür Bakanlığı nasıl bu kitaba bandrol verirken hiç mi
denetlemiyor?” dendi.
Hayır efendim denetlenmiyor, iyi ki de denetlenmiyor,
denetim olursa sansür olur zaten; bandrol telif hakları kontrolüyle ilgilidir.
Bir suç varsa sonradan savcılık gerekeni yapıyor, nitekim de yaptı görüldüğü
gibi. Linçe katılanlar arasında da aklı başında diyebileceğimiz insanların da
olması şaşırtıcı. Artık nasıl bir toplumsal paranoyaya kapıldıysak?
Bu arada bel altı, sadizm veya zoofili içeren anlatımlar,
Mevlana’da, Nasrettin Hoca’da hatta Necip Fazıl’da bile mevcuttur. Bunlar
yasaklanmamalıdır ama okullara da tavsiye edilmemelidir elbette. Sapla saman
fena halde karışıyor.
Bu kitaptan sonra Ferhan Şensoy’un da Boris Vian etkileri
taşıyan kitabındaki kurgusal karakterin zoofil yaklaşımları Zülal
Kalkandelen’in tepkisiyle bir linç girişimine uğradı.
Zülal Hanım kitabı okumamıştı sadece sosyal medyada
yayınlanan bir sayfasına göre hüküm vermişti.
Oysa Zülal Kalkandelen de kısa bir süre önce hayvan hakları savunuculuğu
yüzünden sıkı bir linçe uğramıştı. Yani linç edilen de bir süre sonra başkasını
linç edebiliyor.
Hani vampirin ısırdığı da vampir olur ya onun gibi sanki.
Son olarak iki gün önce sakıncalı çocuk kitabına tepki
gösteren Işıl Özgentürk de Batman’da töre yüzünden hayatını kaybeden, tecavüze
uğrayan kadınların durumunu yazdığı için fena halde linçe uğradı, faşist ve
tecavüz savunucusu ilan edildi. Linçi yapanların içinde aklı başında sandığımız
kişiler de var demek akıl bazen baştan çıkabiliyor; böylece Özgentürk’ü Linç
eden iktidar yanlılarıyla aynı çizgiye gelme başarısını da göstermiş oldular.
Sanıyorum insanlar okumaya üşeniyorlar, okuduklarını da
yarım yamalak okuyup ters taraflarından anlıyorlar. Birinin “Bu rezil, böyle
demek istemiş” diye yorumlayıp ilk taşı atınca arkası geliyor.
“Ama öyle dememiş ki” diye başlarsanız cümleniz bitmeden bir
taş da size gelir.
Fazla uzatmayayım bu konuyu ortam gergin, insanlar yanlış
anlamaya en ufak bir sözünüzde linç etmeye hazır. Virüsün etkisi olabilir diye
düşünüyorum. Ne olur ne olmaz.
119.GÜN
Dönemin Milli Eğitim Bakanı , “Mektepler olmasa maarifi iyi
idare ederdim” diye bir espri yapmıştı. Şimdiki ciddi ciddi söyledi, “Öğretmen
maaşları bakanlığa yükmüş.”
“Aman vekil maaşları öğretmen maaşlarını geçmesin” diyen
Atatürk’ten bugünlere geldik.
Maaşlar olmasa her şey yolunda gidecekmiş.
Muzaffer İzgü “Yumurtadan Çıkan Öğretmen” kitabında düşük
maaş yüzünden seyyar satıcılık yapmak zorunda kalan öğretmeni anlatır.
Demek o maaş bile yük geliyormuş eğitime bakan arkadaşa.
120.GÜN
Patron Giresun’da otobüsün üzerinde altta birbirine kaynamış
halde izleyenler bir seçim günleri nostaljisi yaşanıyor.
Patron sesleniyor, “Düğün, cenaze, taziye, tatil gibi toplu
etkinlikler virüsün yayılma alanı haline dönüştü. Hele hele plajlar, buralar
ayrı felaket."
Aşağıdan “Hüloğğğ” sesleri.
Patron “Şimdi keyif çayı zamanı” diyerek aşağıdakilere çay
fırlatıyor.
Çay kapmak isteyen kaynaşmış kitle daha da kaynaşıyor.
Covit-19 da keyif çayını içerken ellini ovuşturuyor.
121.GÜN
Batman’daki tecavüzcü dışarıda; içişlerine bakan vatandaş
anlaşılmaz bir şekilde onu korur havasında, Barış Atay bu durumu eleştiriyor,
bizim vatandaş da “Dikkat et de yakalanma” diye tehdit ediyor. Bu hedef
gösterme karşılığını buluyor Barış Atay bir grup tarafından darp ediliyor.
Vaziyet korkunç, Coronavirüs yanında bir de zehirli iktidar virüsü sardı her
yanı.
İlkini maske ve fiziksel mesafeyle biraz olsun idare
ediyoruz ama ikincisinin çaresi de yok nerede olursan ol gelip seni buluyor.
122.GÜN
Sabah maskemi takıp, 200 metre ötedeki markete gitmek üzere
çıktım; marketin kapısına yaklaşırken arkamdan bir ses duydum.
-Hop beybaba!
Üstüme alınmadım yürüdüm.
-Hoooop kime diyoruz alooo, beybaba dedik.
Dönüp baktım, kahverengi üniformalı, maskeleri çenesinde iki
yeni nesil bekçi.
-Beybaba diyoruz, niye bakmıyorsun?
“Kardeş” hitabından “Abi”’ye geçiş pek rahatsız etmemiş
hatta biraz gururlandırmıştı sonra “Amca” hitabı epey buruklaştırmıştı ama ona
da alıştık ancak “beybaba” gerçekten yıkım oldu doğrusu.
Arkadaşına döndü;
-İhtiyar olduğu için kulağı duymuyor, herhalde, efendi baba
nereye böyle?
Normal bir durum olsa fena halde bir yanıt verirdim ama
durumun fena halde anormal olduğu belliydi.
Bu kahverengi gömlekliler tarihteki hemcinsleri gibi
görevlerinin sınırlarını bilmeden iyice havaya girmişlerdi; geçenlerde maskesiz
diye bir adamı yere yatırarak ters kelepçe takmışlardı. Bu yüzden sularına
gitmekte yarar vardı.
-Markete gidiyorum, diye sırıttım.
-Saatten haberin var mı senin?
-9.30
-65 yaş üstüne sadece sabah on akşam sekiz arası serbest
olduğunu bilmiyor musun? Şu an sana yasak, cezası var.
-İyi de ben 65 yaş altıyım.
-Tipin hiç öyle göstermiyor, nereden baksan 70 varsın.
Sövmemek için kendimi zor tutuyorum, tabii “Siz önce
maskelerinizi doğru takın” da diyemiyorum, sonra yere yatırılıp ters kelepçe
olma ihtimali kuvvetli.
Kimliğimi uzatım, incelediler; biri parmak hesabı yapıyor.
-Lan 59 doğumlu olunca kaç oluyordu?
Ben içimden sövüyor görünmemek için sürekli sırıtır
vaziyeteyim.
İşin içinden çıkamıyorlar, ben işin içinden nasıl
çıkacaklarını merak ettiğim için yol göstermiyorum. Sonunda amirlerini aramaya
karar verdiler, telefonunu tuşladı.
-Amirim şu an 65 yaş üstü olduğundan kuşkulandığımız bir
şahısla beraberiz, şahsın doğumu 1959 olarak görünüyor ne emredersiniz?
Telefonda bir süre bekledi, rengi önce kırmızıya sonra
yeşile döndü.
“Emredersin, amirim” dedi kapattı; arkadaşına döndü;
-İkimize de fena sövdü, gidip analarımıza soracakmışız.
Sonra bana döndü,
-Ulan senin yüzünden fırça yedik amirimizden.
-Peki ne yapacağız, bu şimdi 65 altı mı üstü mü?
Fazla oyalanacak halim yoku, “Yahu bulunduğumuz yıldan 1959’
u çıkartırsan yaşımı bulursunuz” dedim.
Beyin devrelerinin yandığı belliydi, bunu yapamayacaklarının
farkındaydılar, kimliğimi uzattı.
-Tamam, git ama bir daha karşılaşmayız inşallah.
-Aynı fikirdeyim, deyip uzaklaştım.
Arkamdan konuştuklarını duyuyordum.
-Kesin 70’i var…
123.GÜN
Anlaşıldı ki bu salgın öyle kolay kolay bitmeyecek; uzun bir
süre daha bununla yaşayacağız.
Şu an için 65 yaş üstü günah keçisi olmaya devam ediyor. Sokağa
çıkma yasakları onlar için her ilde farklı saatlerde düğünlere zaten hiç
katılamıyorlar ama bu önemli değil zaten düğünler düğün olmaktan çıkmış
durumda. Yemek yok, dans yok, halay yok bir tek nikah var bir saat içinde
bitireceksin. O zaman düğün için salona ne gerek var? Belediyenin nikah
dairesinde bitinin işi. Tabii salon sahiplerini mağdur ediyor görünmeyecekler
hesapta, hepten yasaklasalar zararlarını karşılama durumu çıkacak.
124.GÜN
TTT 3T ilkesi artık iyice yaygınlaştı; Tarikat, Ticaret,
Tecavüz. İsteyen kafasına göre bir tarikat kuruyor; cüppeli, cüppesiz, sarıklı,
sarıksız, püsküllü, püskülsüz bir tarz uydurup, müritleri topluyor. Biat
edenler canı gönülden maddi manevi her türlü fedakarlığı yapıyor; epey mülk
ediniyor şeyhler para gelince güç de artıyor, güç artınca mürit artıyor, çok
mürit daha çok güç bu katlanarak gidiyor. Durum tamamen ticari, bir noktadan
sonra sapmalar başlıyor, badelenmeler falan derken iş pedofiliye uzanıyor. Bu
hep mi böyleydi peki? Valla bu tarikatlardaki gizlilik kuralları beni hep
işkillendirmiştir; kimden neyi gizliyorsun, saklayacağın ne var? Bugünkülere
bakınca eski tarikatlar için de kafamda kırk türlü soru çıkıyor. Tabii bir de
cüppeli olanının herhalde ileride olabilecek durumlara karşı kendini kurtarmak
için olsa gerek yaptığı “Tarikatlar silahlanıyor” açıklaması var ki es
geçilecek bir iddia değil.
125.GÜN
Dışişlerine bakan kişi gene Lozan’ı suçlamış, 12 adayı orada
kaybettiğimizi sanıyormuş.
Tarihi TRT’deki Abdülhamit dizisinden öğrendiği belli.
Acilen bir Lozan dizisi çekilmeli belki o zaman az da olsa bir fikir
edinebilir. TV dizisi deyip de geçmeyin arkadaşlar oradakileri gerçekten gerçek
sanıyorlar, Osmanlı dizilerini hicveden bir tivit atan gazeteci padişahların
manevi şahsına hakaretten gözaltına alındı. Aynı kafa Ertuğrul Gazi heykeli
diye dizide onu canlandıran oyuncunun büstünü dikmişti. Ancak mizah dergilerine
konu olacak olaylar gerçek oluyor. Kurguyu gerçek sanması komik bir durum ama
diyelim ki gerçek; bu gerçeği suç sayıp gözaltı yapılması da trajik bir durum.
Trajikomik tanımı için çok güzel bir örnek neticede. Bu arada sosyal medya
linçlerinin yargı kriteri olma durumu devam ediyor.
Tvit atanlar Akrtoller tarafından seri olarak linçe
uğrayınca anında tutuklama geliyor.
Maganda şarkıcı yaşlı komşusuna kafa göz dalınca gözaltına
alındı, Eren Erdem de tepkilerini otomatiğe bağlamış olsa gerek ki bunun bir
tivit mesajından olduğunu düşünüp anlayıp dinlemeden tuzunu kapıp koştura
koştura hıyara destek verdi ertesi gün görüntüler ortaya çıkınca madara oldu.
Bu arada gene tepkilerden dolayı sıradan bir komşu kavgasına tutuklama kararı
geldi.
Tabii her metre kareye konan saraya bağlı mobese
kameralarına ilave olarak her cep telefonu sahibi potansiyel bir kameraman
olarak hizmet ediyor yani her anımız izleniyor. George Orwel’i bile sollayan
bir “Büyük birader seni izliyor” durumu var. Rahat olun paranoyak değilsiniz,
kesinlikle izleniyorsunuz. Yolda giderken oranızı buranızı kaşımayınız sonra
internette düşen biçimsiz videolarınız bol bol tıklanır haberiniz ola.
126.GÜN
“Gene bir sözlük hazırlanmış, içinde de cinsiyet ayrımcısı
sözcükler varmış !” gene anlayıp dinlemeden tepkiler geliyor. Daha önce de Ömer
Asım Aksoy’un çok önemli bir çalışması olan Atasözleri ve Deyimler Sözlüğüne
benzer tepkiler geldi, aklı başında dediğimiz arkadaşlarımız bile cinsiyetçi ve
ırkçı ifadeler var, diye sazan gibi atlayıp yazarını sapık ilan ettiler. Çok
uzun çalışmalarla derlenmiş argo sözlükleri de bulunmakta. Öncelikle bu tür sözlükler bilimsel
çalışmalardır, halkın dilinde var olan sözlerin derlenmesidir. İçinde olumlusu
olduğu gibi olumsuz ifadeler de vardır elbette. Atasözleri aslında
aforizmalardır, bunu “Atasözü” olarak isimlendirdiğimiz için olumluymuş algısı
yaratıyor. Bunları özlü ve güzel sözler kapsamında değerlendirdiğimiz için de
hemen tepki veriyoruz. Bu yüzden TDK’nın sitesinden bu tür birçok ifade
kaldırıldı, çok büyük yanlış. Bunun tıp
kitaplarından mikroplar bahsini kaldırmaktan bir farkı yok; öyle ya mikrop kötü
bir şeydir, insana zarar verir o zaman kaldırın gitsin.
127.GÜN
Tiyatro, bale, opera gibi gösteriler önce salgın önlemleri
kapsamında yasaklandı sonra gelen tepkiler üzerine belli önlemler almak kaydıyla
serbest bırakıldı. Tabii biraz “Ne haliniz varsa görün” durumu da olabilir,
yasaklama durumunda sanatçılar haklı olarak taleplerde bulunacaklardı. Bir de
salgın arttığı zaman topu o tarafa atma fırsatı çıkacak “Tiyatrolaraaa
operalaraaa balelereee gittileeer, onlar yüzünden arttı.” diyeceklerinden emin
olabilirsiniz.
Zaten şimdiden onun ayağını yapıyorlar, “Haklımız kurallara
uymuyor gene sıkmak zorunda kalabiliriz.” dedi.
“Bu halkı Ayasofya’da 350 bin kişi olarak topladılar, miting
meydanlarındaki kalabalıklara çay paketi fırlattılar, bu ceehaaaapeee
zihniyetini yüzünden pandemi patlayacak.”, denmesi ve cehapenin de ciddi ciddi
onları yapanın kendileri olmadığını yemin billah ederek ispata çalışması
yakındır.
128.GÜN
Bir futbol takımında 52 covid pozitif çıkmış; federasyon
başkanı fenalık geçiriyor, “Aman daha ligin başında dakka bir gol bir olmasın”
diye veryansın ediyor. Bir gün sonra bir test daha yapılıyor bu defa 2 pozitif
çıkıyor, 50 kişi bir günde iyileşip negatif oluyor! Testlerden biri hatalı
belli ki, acaba hangisi? İlki mi ikincisi mi? Belki virüs, federasyon
başkanının haline acıyıp gitmiştir, bu seçenek öncekine göre daha mantıklı
inanın.
129.GÜN
Ekrandan biri masa başından konuşuyor bir okulun reklamını
yapıyor, ilkokullarda yüz yüze eğitim pandemi kuralları çerçevesinde nasıl
yapılacak diye anlatıyor. Reklamcı arkadaşı bir yerden tanıyor gibiyim,
herhalde dizilerden birinden olsa gerek. Sonra dank ediyor, meğer milli
eğitimime bakan arkadaşmış. Eh tasarruf olsun diye kendi okulunun reklamında
oynamış herhalde. Özellikle özel okulların açılması şart, bir kere peşin peşin
ücretler alınsın hele, sonra kapanabilir iade isteyen olursa uğraşsın dursun.
Öteki okullarda uzaktan eğitim; televizyon, bilgisayar, tablet, telefon ne
bulursa bağlansınlar. Nasılsa her evde bol miktarda tablet ve internet mevcut! Tabii
en az 3-4 çocuk tavsiyesine uyanları zor günler bekliyor.
İlin birinde uzaktan eğitim için düzenleme yapmak üzere
“Evinizde televizyon ve internet var mı?” sorusu sorulmuş. Tabii millet de bunu
“Devletimiz bize bedava televizyon ve internet verecek” diye yorumlayıp
binlerce başvuru yapmış, olan da olmayan da başvurmuş. İnsanları beleşçiliğe
alıştırdıktan sonra böyle bir soru sorarsanız sonuç bu olur.
130.GÜN
Sağlıkçılar zor durumda, Tabipler birliği haykırıyor;
“Yönetemiyorsunuz tükeniyoruz”, diye.
Bahçeli’nin bunu vatana ihanet sayıp Türk Tabipler
Birliği’nin kapatılmasını istemesi nedense hiç şaşırtmadı. Önümüzdeki günlerde
bununla ilgili girişimlerin gelmesi olasıdır. Avukatlardan sonra sıra
doktorlarda, diyorlar.
131.GÜN
Seçimlerin bilgisayar üstünden online yapılması söylenmeye
başlandı. Harika olur, artık oy mühürlüydü, mühürsüzdü; oylar çalındıydı,
çalınmadıydı tartışmaları biter. Her türlü rezillik bir tuşla online olarak
halledilir. Seçime zamanı şenlikli günler bizleri bekleyecek gibi.
132.GÜN
Kovid aşısının bulunma hikayesi Nasrettin Hoca’nın borç
ödemesine benzedi; “Yola dikenler koyacağım, koyunlar geçerken onlara takılıp
yünlerini bırakacak, ben onları toplayıp iplik yapacağım, sonra pazara gidip satacağım
sanada borcumu ödeyeceğim.”
“Kovid aşısı bulunacak, denemeler yapılacak, uygun olduğu
kanıtlanacak, sonra biz onu halkımıza yapacağız, halkımız da kurtulacak.”
Gene Hoca’nın benzer fıkrasındaki gibi “Ölme eşeğim ölme,
bekle yoncalar bitsin.” diyorlar.
“Dayanın ölmeyin aşı bulunacak…”
133.GÜN
Milletin gazını almak
için “Kovid için aşı yok, grip aşısı olun bari” dediler ama pişman oldular
çünkü bu defa grip aşısı da kalmadı meydanda.
Grip aşısı olmak için 5 kriter koymuşlar Kopenhag Kriterleri
misali.
Kalp hastası olacaksın, şekerin olacak, solunum yollarında
sorun olacak, böbreklerin sakat olacak; kanser, AİDS, kan hastalığı vs. gibi
bir sorunun olacak, yani bir gözün toprağa bakacak.
Bu 5 kritere uygun değilsen aşı yok.
Bir arkadaşın babası dövünüp duruyormuş;
“Ulan dördü tutturduk beşinci ayakta yattık.” diye.
Kriterlere uygunsan aşı veriliyor, ama bunlara sahipsen zaten
ortada “Yolcudur Abbas” durumu var demektir.
“Kritere uygun olan sevinmeli midir, üzülmeli midir?”
Alın size 100 puanlık bir uzman sorusu.
Bilene ödül olarak bir doz aşı verirler belki.
134.GÜN
Uzaktan eğitim, uzaktan iletişim olanakları hızla gelişiyor,
internet üzerinden zoom benzeri uygulamalarla insanlar birbirleriyle
toplantılar düzenliyor, sohbetler ediyor, dersler bile artık bu şekil yapılır
oldu, ev ortamında inanılmaz rehavet içindeyken işinizi görüyorsunuz. Bir şey
değil bu rahata alıştıktan sonra bundan nasıl vazgeçilir bilemem.
“Tamam işte ne güzel oluyormuş” diyerek bundan sonra hep
aynı yöntemle devam edilme olasılığı çok yüksek.
Tabii bu sisteme alışana kadar birtakım kazalar yaşanacaktır
kuşkusuz.
Öncelikle bu tür konuşmalarda siz konuşmadığınız zaman
mutlaka mikrofonunuzun kapalı olması gerek. Yoksa hele hele televizyon izliyor
modunda izliyorsanız vaziyet kötü. Havaya girip olumsuz yorumlar
yapabilirsiniz.
“Hele bak şu kel kafalının sıfatına, suratında meymenet yok
dümbüğün, geçmiş orada apır sapır konuşuyor.” dediğinizde bu sözler, kel kafalı
meymenetsiz dümbük dahil bütün katılımcılar tarafından duyulur. Teknoloji epey
gelişti artık “Zeki Müren’in de sizi görebildiği” günlere geldik.
Tabii kamera açınız da çok önemli, siz konuşurken arka
planda neler göründüğüne dikkat etmelisiniz. Misal, geçen gün ders anlatırken
oda kapısı açık kalmış ve tuvalet görünüyor, kayınpeder düğmelerini kapatarak
çıktı, yaklaştı başını omzumdan uzatarak ekrana baktı.
“Hangi program bu şimdi?” diye sordu.
Bir başka seferinde de hanım içeri dalıp çayla keki yanıma
koydu, çocuklardan dalgacı tonda “Afiyet olsun” nidaları geldi; tabii “Buyurun”
diye onlara da ikram etme olanağım yoktu; teknoloji her ne kadar geliştiyse de
o aşamaya gelmedik henüz. Ciddi bir karizma zedelenmesi oldu benim için. Hanım
bu arada kızlardan birinin kazağına takıldı.
“Güzelim nereden aldın o kazağı?” diye sordu, o da
yanıtladı.
Sonra fiyatını zordu, söyledi; başka bir kız lafa girdi.
“O pahalıymış falanca yerdeki daha ucuzmuş.”
Bir başkası internet üzerinden sipariş vermiş o hepsinden
daha ucuzmuş.
Oğlanlardan biri de girdi devreye, internet alışverişinde
defolu mallar gelebiliyormuş ona dikkat etmek gerekirmiş.
Neticede bu alışveriş muhabbeti yüzünden bizim ders kaynadı.
Mümkünse kapıyı kapatıp kilitleyin, kimse girmesin.
135.GÜN
Alışkanlıklar değişiyor, yeni gelenekler oluşuyor. Artık bir
arkadaşınızla karşılaştığınızda, tokalaşma, sarılma, bol sıvı yayarak öpüşme,
yanakları sürtme, kafa kafaya toslaşma gibi görüntüsü hoş olmayan manzaralar
olmuyor. İlle de temas mecburiyeti duyuyorlarsa ya yumruklar değdiriliyor ya da
Bektaşi usulü sağ el kalbin üzerinde hafif bir baş selamı veriliyor. Ama
Japonlar gibi karşılıklı öne eğilip selamlaşma da fena olmaz hani.
136.GÜN
Suudiler bizim malları boykot etmişler, bir de gıcıklık
olsun, damarlarına basalım diye “Artık Yunan malları satacağız” diyorlar. Çok
kızıyorum, küfür edip duruyorum ama Suudilere değil, onlar doğaların gereğini
yapıyorlar. Küfür adresini bulur illa ki. Tabii Suudilere zamanında hak
ettikleri yanıtları veren büyük padişah 2.Mahmut’un ruhuna da rahmet okuyup
duruyorum.
137.GÜN
Askıda ekmek olayını yeni bir buluş gibi ortaya attılar,
mecaz özürlü tosunlar da ekmekleri ciddi ciddi astılar bir yerlere. Ama epey
bir dalga da geçildi. Halbuki bir süre önce büyükşehir belediyelerinin
başlattığı “Askıda Fatura” uygulamasını unuttu muhteremler o sayede vatandaşın
epey bir faturası ödendi. Askıda faturadan sonra askıda ekmek nedir yahu?
Mesele onun üstüne çıkmakta. Örneğin yap bir “Askıda aşı” kampanyası malı
götür.












