DÖRDÜNCÜ MAYMUN

2 Aralık 2012 Pazar

Tarihi Bir Yazı


Kurguyla gerçeğin ayrımında olamamak çok eskiden beri var olan ciddi bir sorundur.
Bundan dolayıdır ki bir filmde kötü bir karakteri oynayan oyuncuların bir köşede kıstırılıp dövülmesi sık rastlanan bir olay haline gelmiştir.
Bu durumu yaşayan oyuncular genellikle “Sen o kadar gerçekçi oynamışsın ki izleyenler öyle sanmış, bu da senin ne kadar iyi bir oyuncu olduğunun göstergesidir” diye teselli edilirler.
Aslında bu durum o oyuncunun yeteneğini belirlemekte bir ölçü değildir elbette, ama ona saldıran kişinin ne kadar gerizekalı olduğunun şaşmaz bir göstergesidir.
Bazen de gerçek kişilerden, tarihi karakterlerden yola çıkılarak; roman, tiyatro, film, dizi film gibi kurmaca anlatılar hazırlanır. İşte bu gibi durumlarda bu muhteremlerin kafası daha da karışır. Kurgu karakteri gerçek sanan kafaya gerçekten yola çıkılmış kurgu karakteri açıklamanız olanaksızdır adeta.
Tarihsel kişilerden ve olaylardan hareketle hazırlanan kurgusal anlatılarda yaşanan en büyük sorun, söz konusu karakter eğer sevdiğimiz bir kişilikse hemen tepki gösterilmesidir. Bu tepki genellikle doğal bir eleştiri sınırını aşıp saldırıya dönüşmektedir.
Osmanlı dönemini anlatan televizyon dizinine gösterilen gereksiz tepki, altında yatan ruh halini de oraya koymaktadır.
Aslında söz konusu diziye ilk tepkiler daha dizi yayınlanmadan dolayısıyla daha seyredilmeden yapılmıştı, ecdadımızın sarhoş ve oğlancı gösterileceği söylenmişti. Oysa dizide her ikisi de yoktu. Ama bazı tarih kitaplarında bu tür göndermeler olduğunu bildiklerinden “Acaba kirli çamaşırlar açığa mı çıkıyor?” korkusuyla ayağa kalkmışlardı. Zaten dizi ilerledikçe de padişah hazretlerinin evlatlarını, torunlarını boğdurtma sahnelerine sıra geleceğini biliyorlardı ama bu olaylarda sultanlarını aklamak için nasıl bir kılıf uyduracaklarını yıllar yılı bulamamışlardı bir türlü.

Bir tarihte asistanlık yaptığım Osmanlı’nın kuruluşuyla ilgili bir filmde Osman’ın kendiyle beylik yarışına giren amcasını öldürme sahnesi çekilecek. Çekime başlanacağı gün filmin danışmanı anlı şanlı tarih profesörü bunu haber alıp çekincesini sunuyor.
Amcasını öldürmesin…
İyi de tarih kitapları yazıyor, amcasını öldürmüş, diyor…”
Ama olmaz ki, koskoca bir imparatorluk kurmuş biri hiç amcasını öldürür mü?”
İyi de adam daha bey bile olamamış, daha beylik bile yok ortada, imparatorluktan da habersiz… Böyle olaylar da tarihte hep olmuş şeyler… Amcasını öldürmüş işte
Yok yok öldürmemiştir, yapmamıştır yapmamıştır…
 Karşınızdaki bir tarih profesörü olunca fazla tartışmanın anlamı kalmıyor; “O öyle şey yapmaz iyi çocuktur ben tanırım” şeklinde bir ifadeyi pek ciddi bulmasak da bir yanıt veremiyoruz. Yönetmen de başına iş almak istemediği için danışmanın doğrultusunda hareket ediyor, “E öldürmesin o vakit…”
İyi de amcanın ölüm sahnesini çekeceğiz, adam nasıl ölecek?”
Eceliyle ölsün bari…”
İyi de amcanın Osman Bey’le olan kavgası ne olacak?”
Kavga iyi bir şey değil zaten, amca ölürken Osman Bey gelsin amca da ondan helallik istesin…
İş zaten zıvanadan çıkmış bir kere, “İstesin anasını satayım”, diyoruz…
Set kuruluyor amcayı oynayan Erol Taş ölüm döşeğine yatıyor, Osman Bey yanı başına geliyor, amca orada tiradını atıp helallik istiyor ve şahadet getirip ruhunu teslim ediyor.
O sahneden en çok memnun olan hep kötü adamı oynayan Erol Taş olmuştu; bu kez iyi bir karakter çıkartmanın mutluluğu içindeydi.
Neticede bu da bir kurmaca işti ille de gerçeğe birebir uyma gibi bir zorunluluğu yoktu.

Osmanlı tarihçilerinin önemli bir kısmında ortak zafiyetler vardır.
Olaylara duygusal açıdan yaklaşırlar;
Ezilmişlik horlanmışlık yüzünden oluşan aşağılık duygusunu bastırmak için abartılı bir “ecdat” efsanesi yaratılmıştır. O ecdat güçlüdür, asar, keser, yakar, yıkar herkes onların önünde tir tir titrer.
Osmanlı’nın hep yabancı kadınlarla evlenildiğinden karışmış soyuna ve en aşağı sınıf olarak nitelediğinden hiçbir devlet kademesine getirmediği Türklere tavrını görmezden gelerek gene de baş tacı eder. Onu hep ecdadı zanneder, onunla övünür (Şecaat arz ederken sirkatin söylemek).
Bilim insanı olduğunu unutur, padişahların işlediği cinayetleri, kardeş katillerini haklı çıkartmak için kırk takla atar ve Osmanlı’nın gönüllü avukatlığını yapar (Tamam belki yapmışlar yapmasına ama bir sor bakalım niye yapmışlar!)

Korkunç İvan
Filmlerdeki, dizilerdeki tarihsel anlatılar metafor olarak da kullanılır. Sovyetlerin ünlü yönetmeni Eisenstein, “Korkunç İvan” filminde tarihteki efsane Rus Çarı İvan’ı anlatır, ancak bunun yanında bir insani öykü vardır gençliğinden başlayıp yükselişini, yükselmek için yaptığı acımasızlıklar işlenir, ihtiras onu gittikçe yükseltir yükseldikçe de çirkinleştirir. İhtirasın bir insanı ne hale getirdiği anlatılır. Ama aslında üçüncü bir şey daha vardır bunun altında; aslında anlatılan kişi o dönemin lideri Stalin’den başkası değildir. Stalin bu durumu hemen fark eder tabii, Eisenstein’i sürgüne yollar filmi de yasaklar (ama yakmaz!)
Tarihi filmler, diziler, romanlar, oyunlar kurgudur gerçekle farklılıkları elbette olur dedik; neticede hepsi ortaya bir yorum getirmektedir.
Peki gerçek olması gereken tarih kitapları bunlardan farklı mı?
Pek çok tarihçi birbirleriyle çelişkili tezler ileri sürmüyorlar mı?
Sürebiliyor elbette hatta aynı tarihçi farklı dönemlerinde birbirini zıddı tezler ileri sürebiliyor.
Kanuni’nin hayatını anlatan dizideki Pargalı İbrahim Paşa padişahın kız kardeşiyle evli gösteriliyor, pek çok kitapta da bu böyle söyleniyor ancak bunu kabul etmeyenler de var.
Aslında “evlidirler” tezini ilk ortaya atan kişi İsmail Hakkı Uzunçarşılı, başka tarihçiler de onu kaynak göstererek kendi tarihlerini yazıyorlar ve Pargalı İbrahim, Kanuni’nin eniştesi olarak kayda geçiyor. Ancak 15 yıl sonra gene Uzunçarşılı çıkıyor “Elime yeni bir belge geçti, buna göre evli değillermiş; yanılmışım” diyor…
Görüldüğü gibi tarih değişken, bir belge çıkıyor ortaya bütün akış değişiyor.
Görüldüğü gibi tarih tamamen yoruma dayılı; birinin İstanbul’un fethi dediği olaya bir başkası İstanbul’un işgali diyor.
Osmanlı’da kaç hükümdar vardı?” sorusu pek çok kitaba göre 36 diye yanıtlanır.
Ancak hiç de yabana atılmayacak, en detaycı tarihçilerimizden Reşat Ekrem Koçu’ya göre 38 hükümdar gelmiştir.
Yıldırım Beyazıt’ın yenilmesinden sonra doğan otorite boşluğuna fetret devri deniyor. Taht kavgaları başlıyor Yıldırım’ın üç oğlu mücadele ediyor ama bu arada taht boş kalmıyor. Büyük oğlu Emir Süleyman oturuyor önce sonra kardeşi Musa Çelebi gelip alaşağı ediyor kendi oturuyor en son diğer kardeş Mehmet Çelebi de onu indirip tahtı ele geçiriyor. Belli ki o zamanın resmi tarih yazıcıları (şimdinin yandaş basını olsa gerek) o karmaşayı es geçip Çelebi Mehmet’ten sürdürüyorlar tarihi (Tarihçilere rüşvet vermediği için tarihe yazılmayan padişahın anlatıldığı Ferhan Şensoy’un Soyut Padişah’ını andıran bir durum). Ancak Reşat Erkem Koçu onların da sayılması gerektiğini savunuyor, neticede tahta oturmuşlar. Dolayısıyla Koçu’nun tarihinde Kanuni Süleyman 2.Süleyman olarak geçer…
Yabancı tarihçilerin yorumlarını saymıyorum bile; tarihçilerin bile bu kadar çelişkili tezler ileri sürdükleri bir ortamda kurgusal anlatılara karşı çıkmak son derece trajikomik bir durumdur. Ancak bu trajikomiklik öteden beri vardır.
 

Kendine özgü bir kişiliği olan gazeteci yazarlardan Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu tefrika olarak yayınladığı “Kara Davut” romanının bir bölümünde Fatih’le fedaisi Kara Davut’u karşılaştırır; tartışırlar tepesi atan Kara Davut, Fatih’e bir Osmanlı aşk eder ve Fatih nakavt. Gene dönemin sazanları bunu ciddiye alıp ortalığı ayağa kaldırır “Vay efendim olur mu?” diye.   
Ulunay

Elif Naci
Deli İbrahim” oyunu sahneleniyor, dekor kostüm Elif Naci’ye ait; dönemin yazarlarından Refii Cevat Ulunay, Elif Naci’ye gıcık, çakmak için fırsat kolluyor.
Oyunu izledikten sonra basıyor fırçasını;
O ne biçim Deli İbrahim öyle?”
Ayol o Deli İbrahim değil ki!” diyor Elif Naci…
Kim peki?”
E Müşfik Kenteeeeer…”

Neticede kurgu öyküleri fazla ciddiye almaya gerek yok inanın…
 Bir yazar çıkıp Kanuni'yi zaman yolculuğuyla günümüze getirirse o zaman görürsünüz gününüzü.

18 Kasım 2012 Pazar

Ruhi Su 100 Yaşında

Lütfi Akad'ı anıyoruz...

2 Eylül 1916- 19 Kasım 2011

Sinemamızın büyük ustası hocam Lütfi Akad'ı ölümünün 1.yılında saygıyla anıyorum...
Teşekkürler kazandırdığın değerler için...

1978 yılı İGSA Sinema Tv Ensititsü'ne (şimdiki MSÜ)  girmişiz, 10 aklı havada hayta; 
Eyüp Halit Türkyazıcı, Sezai Tülübaş, Halit Sarayoğlu, Hamza Özbal, Gani Müjde, Osman Sınav, İsmet Arasan, Nural Benli, Zeynel Abidin Elçioğlu, Atay Sözer; Usta'nın 3.dönem öğrencileriyiz...
Hoca o zamanlar 60 yaşında...
"Yorgun Usta" dedirtiyor kendine, ihtiyarlık moduna iyice girmiş...
"Hocam artık film çekmeyecek misiniz?" diyoruz
"Yeter o kadar" diyor,
E 20'li yaşlardaki biz haytalara göre 60 yaş çok fazla (Bir de şimdi 60'a çeyrek kala olan bizlere sor)
Senaryo dersindeyiz, herkes yazdığı sahneyi okuyacak, üstüne tartışacağız.
Rahmetli arkadaşımız Sezai okuyor yazdığını;
"10 yaşlarında çocuk oynuyor, 20 yaşlarında genç oturuyor, kapı açılır içeri 40 yaşlarında bir ihtiyar girer..."
Hoca kulaklarına inanamıyor, yanlış duyduğunu sanıp soruyor:
"Ne dedin?"
Sezai yineliyor;
"40 yaşlarında bir ihtiyar girer..."
Hoca dehşet içinde bakıp haykırıyor;
"Sen şimdi 40 yaşındakine ihtiyar mı diyorsun?"
Sezai bir anlam veremiyor bu kadar hayret etmesine, çok doğal bir şekilde yanıtlıyor;
"Eveeeet !"
Hoca dayanamayıp patlıyor;
"Ulan o zaman biz ne oluyoruz!"
O gün şamatadan ders kaynıyor, ama Hoca da ondan sonra fazla ihtiyarlık moduna girmiyor.

Büyük Usta bundan sonra daha uzun yıllar yaşayıp 95 yaşında bir delikanlı olarak aramızdan ayrılıyor.

10 Kasım 2012 Cumartesi

26 Ekim 2012 Cuma

ROMANTİK KURBAN BEHLÜL

Benim için çok özel bir anlamı olan bir öyküdür, nedenini öykünün sonunda “Öykünün öyküsü” bölümünde açıklıyorum.

ROMANTİK KURBAN BEHLÜL

Her bayram aynı hikâye; hanım, kayınvalide, çocuklar başımda; 

“Biz bu bayram da mı kurban kesmeyeceğiz?” diye... Her sefer bir bahaneyle atlatıyorum ama artık bahaneler bitti.
“Tamam” dedim, “Bu bayram kesiyoruz”...

Gittim, hayvan pazarına bakıyorum; almak ne mümkün! Hepsi ateş pahası, satıcı, anladı cebimde para olmadığını herhalde; 

“Ne bakıyon hemşerim, alıcı mısın?” diye seslendi. Böyle terbiyesizlere anında yanıtım hazırdır,
“Yok almayacağım, içlerinde bir tanıdık var mı diye bakıyorum.”

Satıcı benden hazırcevap çıktı;

“O vakit ileri bak, büyükbaşlar orada satılıyor.” 

E tabii fiyatlar bu kadar artarsa, satıcılar da böyle küstahlaşırdı, uzaklaştım. Maksat eve bir koç götürmek, öyle ahım şahım bir şey olmasına gerek yok. Bulacağım sonunda, aramaya devam. Bu pazarlarda en sevmediğim şey kolu kaptırmak, kolu kaptırdın mı yandın; satıcı kolunu bir tuttu muydu satana kadar sallar, ya koçu alacaksın ya da kolun çıkacak. Ha eğer sen satıcıdan daha kuvvetliysen ne ala… O yüzden ellerim cebimde dolanıp dişime göre bir satıcı arıyorum ama ne mümkün, hepsi de Koca Yusuf, Kel Aliço misali ; bir ikisi kolumu kapmak için hamle ettiyse de çevik hareketlerle ellerinden kurtulmayı başardım.

İleride efendiden bir adam; yanında dünya güzeli bir koç, orada öyle duruyor... Kimbilir kaç para verdi buna, herhalde onu da ailesi zorladı buraya gelmeye... Dikkat ettim bir şeyler mırıldanıyor, dua ediyor galiba. Biraz dikkat edince dua etmediğini anladım... 

“Satılık koç, satılık koç” diye bir şeyler söylüyor... Yahu bu koçu satıyor resmen. Halbuki satıcıya hiç ama hiç benzemiyor, görseniz öğretmen emeklisi falan sanırsınız…

“Kaça bu ?”

Hüzünlü hüzünlü yüzüme baktı.

“Alacaksınız galiba !”

Bütün antikalar da gelir bana çatar zaten, ne demek “alacak mısınız?” adam sanki almamı istemiyor. 

“E herhalde alacağız, yoksa ne işim var burada…”

Sanki kahroldu, dünya başına yıkılmıştı; “çok zayıftır, pek et çıkmaz bundan, yaşlıdır da eti kart olur…”

Dürüst bir satıcıyla karşılaşmanın mutluluğu ve de şaşkınlığı içindeydim… Koçu şöyle bir yokladım; çok da esaslı bir koçtu… Ama beğendiğimi belli edersem fiyatı arttırabilirdi. 

“Haklısın biraz zayıf bir koç…”

“Behlül efendim Behlül, koç değil… Adı Behlül’dür”

Zaten dünyadaki bütün çatlaklar da gelir beni bulur; koçuna isim takmış bir deliyle karşı karşıyaydım. Ama önemli olan bir kurbanlık götürüp ev ahalisinin dırdırından kurtulmaktı… 

“Eee ne vereceğiz buna?”

“Karamela, karamelaya bayılır, sabah akşam birer avuç veriyorum”…

“Onu sormadım, fiyatı nedir fiyatı?”

Şaşkın şaşkın yüzüme baktı, sanki böyle bir soruyu beklemiyordu…

“Yahu sen bunu satmak istemiyor musun birader?”

“Karım istiyor”

“Karın ne istiyor?”

“İşte Behlül’ümü satmak istiyor…”

Hiçbir şey anlamamış olmanın aptallığı içinde bakarken, o hüzünlü öyküsünü anlattı…

“Şimdi bu Behlül benim elime doğdu; bunu bir anacığı vardı Safinaz; o da elime doğmuştu. Zavallıcık bunu doğurduktan sonra sizlere ömür. Bu Behlülcük bana Safinaz’dan yadigar. Daha şu kadarcıkken biberonla süt içirirdim, soğuk kış gecelerinde koyun koyuna yatardık… Derken ev sahibi geldi…”

“Gece vakti!”

“Hayır ev sahibi geçen gün geldi; gündüz vakti… Evde hayvan beslediğimiz için şikayet etti; kat kanunu mu ne öyle bir şey varmış, bu da ona aykırı mıymış neymiş…”

Mesele anlaşılmıştı, evinde koç besleyen bir çatlaktı, öğretmenlikten emekliymiş, adamın bu koç merakı yüzünden girdikleri her evden kovulmuşlar. Ev sahipleri kiracı alırken önce iyi bir sorguya çeker taliplerini; evli misin bekar mısın, çocuğun var mı, çocuklar kaç yaşında, kedi köpek besler misin türünden ahret sorularını sıralarlar. Bunlara da soruyorlarmış tabii, kedi köpek beslemediklerini beyan edip giriyorlarmış. Yalan değil, kedi köpek beslemiyorlardı; hiçbir ev sahibinin aklına koç besliyor musunuz sorusunu sormak gelmediğinden evi tutuyorlarmış. Kıymet de ondan sonra kopuyormuş ama mahkeme falan derken evde bir iki sene oturuyorlarmış. Ama artık karısının canına tak demiş, “bıktım bu yaştan sonra ha bre göç etmekten, ya bu koç ya ben” diye ültimatomu vermiş… Bizimki yalvarmış yakarmış ama nafile dinletememiş; “bak önümüz bayram, götür hayvan pazarına sat” demiş o da kendini burada bulmuş…

Karşımda acemi bir satıcı bulmanın mutluluğu içindeydim, bugüne kadar hep usta satıcıların elinde kazık yedim şimdi sıra bendeydi artık… Yediğim bütün kazıkların acısını çıkartabilecektim… Yapıştım eline, koluna başladım sallamaya…

Zavallının hiçbir şeyden haberi yok, ben pazarlık için kolunu sallıyorum o tokalaştığımızı sanıyor… Bir fiyat söyledim “tamam” dedi… Etme kardeşim, yapma bana bunu; öyle hemen “tamam” denir mi, yüksek bir fiyat söyleyeceksin, ben biraz daha arttıracağım sonra ortada bir yerde buluşacağız. Etme bana bunu, bırak da acemi bir satıcı bulmuşken pazarlık zevkini doya doya yaşayayım. Ama yok; ilk söylediğim fiyata “tamam” dedi… Eh yapılacak bir şey yoktu, saydım parayı kestik hesabı… 

Koçu kaptığım gibi eve getirdim, bu işe en çok karım sevindi; “hah kedi olalı nihayet bir fare tutabildin” diye iğnelemeyi de ihmal etmedi. Koçu arka bahçeye bağladık koyduk önüne bir avuç üzüm, çıktık odamıza yattık…

Gecenin bir vakti kapı çaldı; fırladık, yüreğimiz ağzımıza geldi tabii… Açtım kapıyı, bizim satıcı… Son derece kibar bir edayla; 

“Bu saatte rahatsız ettiğim için çok ama çok özür diledim efendim, biliyorum yattığım büyük bir münasebetsizlik ama, ne yapayım; inanın gelmek zorundaydım” eh böyle bir özürden sonra kızmak olası değildi; 

“Estağfurullah efendim, buyurun… Herhalde rüyanızda gördünüz…” diye imalı bir espri yaptım sadece…

“Evet, rüyamda gördüm… Nereden bildiniz?” diye şaşırdı…

“Kimi gördün rüyanda!” diye karşılıklı şaşırmalarımızı sürdürdüm…

“İşte Behlül’ü gördüm…”

“Kimi kimi?” diye merakla soruyordu kayınvalide… Bu arada koçun adının Behlül olduğunu kayınvalideye anlatana kadar göbeğim çatladı. 

“Tövbe töve, hiç elin hayvanına insan ismi takılır mı diye” söylendi…

Satıcı ağlamaklı olmuştu;

“Rüyamda ağlıyordu, çok sıkıntılıydı garibim, beee beeee diyordu; eğer izin verirseniz iki dakikacık görebilir miyim”…

Böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyordum, ama madem iki dakikacık görmek istiyordu eh izin vermekten başka bir çare yoktu…

“Geç bak bakalım, arka bahçede bağlı”…

“Nee… Bağladınız mı! Ah anam, hiç alışık değildir bağlanmaya, tevekkeli değil onun için sıkıntılıydı” diyip arka bahçeye koştu…

Çocuklar da dışarı çıkmış ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı… Ben herkese dikkatli olmasını söyledim, adam kesin deliydi, ne yapacağı belli olmazdı… Peşinden gittik; bu eğilmiş koçun yanına, seviyor, okşuyor, yanında getirdiği üzümü yediriyordu…

“Belhül’üm güzel evladım benim, nasılsın, iyi misin; ah bağladılar mı seni, bak yengenin de selamı var. O da özledi seni, biraz aksidir huysuzdur ama seni sever inan…” diye konuşuyordu resmen… Sonra yanıma geldi ağlamaklı olmuştu… 

“Yüzüme bakmadı, gücendi herhalde; e haklı kim olsa gücenir, insan hiç arkadaşını satar mı?” Bu hüzünlü bakış içime oturmuştu doğrusu. Çocuklarıma baktı, başlarını okşadı…

“Çocuklar Behlül size emanet; tamam mı” dedi, gözyaşlarını eliyle silerek uzaklaştı…

O dakikadan itibaren çocukların tek derdi Behlül oldu, Behlül aşağıya Behlül yukarıya, her dakika Behlül’ü yürüyüşe çıkartıyorlar. 

“Çocuklar etmeyin eylemeyin, köpek değil o; koçlar yürüyüşe çıkartılmaz, konu komşuya rezil olacağız” diyorum dinleyen kim…

Bayrama daha üç gün var, bizimkiler bütün gün Behlül’ün yanında… O satıcı da günde beş altı kez bizde, her seferinde bir bahane uydurup çat kapı geliyor… Kiminde şeker getiriyor, kiminde karamela. Bir kere elinde bir bebe losyonuyla geldi, Behlül’ü yıkarken bunu kullanmalıymışız, başkası gözünü yakıyormuş…

“Yahu koç yıkanır mı!” demem para etmedi tabii, çocuklar banyoya sokup bir güzel yıkadılar… Bu arada satıcı, karımla kayınvalideye Behlül’ü anılarını anlatıp hep birlikte ağlıyorlar. Televizyondaki pembe dizileri bile seyretmez oldular. Niye seyretsinler ki, Behlül’ün maceraları daha fazla ağlatıyor adamı… Mübarek sanki koç değil, Kemalettin Tuğcu’nun Öksüz Çocuğu. Başına gelmedik kalmamış, annesi doğururken ölmüş, tek başına kalmış, hep evden atılmış, sonunda kurban pazarına düşmüş ve hain bir adam onu kesmek için almış… Buradaki hain adam, ben oluyorum tabii. Karım, kaynanam çocuklar bana düşmana bakar gibi bakıyorlar artık. Kendimi “Avare mu” nun kötü adamı Kaya gibi hissetmeye başladım… Ama yağma yok, koç koç diye başımın etini yiyen sizlersiniz…. Bu koç kesilecek, kesmeyip ne halt edeceğiz; değil mi efendim. Kesmeyelim de besleyelim mi yani!..

Karım süt kaynatıp içiriyor, kaynatıyor ki mikrop kapmasın; öyle “alışmış” çünkü, başka türlü içemezmiş haspam…
 
Çocuklar bütün manavı Behlül’e taşıyorlar, ot nevinden ne varsa yediriyorlar. Kaynanam işi iyice büyüttü; yağı, tuzu yerinde bir semizotu pişirip hayvana yedirdi. Bu kadar özeni bana bile göstermemişlerdi… Ama bir yerde iyi oluyordu, ne bulursa yiyip semirmesi neticede bize yarıyordu, sonunda biraz daha fazla et görecekti midemiz…

Bayram günü çıktım dışarı, kasap söz verdiği saatte gelmişti… Karım, kaynanam çocuklar beni protesto edip yanıma gelmemişlerdi, evde bir matem havası vardı… Yok yok, kararlıydım, yumuşamayacaktım kesinlikle… Bu arada komşu evler kurbanlarını kesmeye başlamışlardı, hayvanlar birer birer boğazlanıyordu… 

“Haydi kasap efendi, bitir şu işi biran önce”…

Kasap, yere çukuru kazdı, Behlül’ün ayaklarını, bağladı, gözlerini mermerşahiyle örtüp bıçağını bilemeye başladı… Gözüm kapının önünde duran satıcıya ilişti; sanki birazdan idam edilecek arkadaşına son görevini yapmaya gelmişti, ağlamaktaydı…

Onu o halde görünce bir tuhaf oldum, ilk kez içim burkuldu, boğazımda bir şey düğümlendi…

Kasap, Behlül’ü çukurun önüne yatırdı; önce bıçağın tersiyle boynunu hafiften okşayarak ilahi söylemeye başladı…
 Tam kesmek üzereydi ki, “dur kesme sakın” diye bağırdım…

Kasap bembeyaz oldu, besmele çekerek bıçağı elinden fırlattı, dua ederek kalbini tutuyordu…

Hemen koşup Behlül’ü çözmeye başladım. Kasap bağıranın ben olduğunu anlayınca biraz rahatladı.

“Sen miydin, Allah müstahakkını versin, ben de Cebrail aleyhisselamın sesi sandım da yüreğim ağzıma geldi” diye söylendi… İkinci bir Hazreti İbrahim mucizesi bekleyen kasap düş kırıklığı içindeydi…

Beni camdan izleyen karım, kayınvalide ve çocuklar koşarak gelip boynuma sarıldılar; satıcı yanıma gelip ellerime sarıldı. Hepsinin gözünde bir anda kahraman olmuştum. 

Behlül şimdi ailemizin bir bireyi oldu, bizimle birlikte sofraya oturuyor, bir yere gittiğimizde bizimle geliyor. Alışık olmadığı için bahçeye çıkartmıyoruz, banyoda bir yer yaptık orada kalıyor. Bu arada satıcı beyle de akrabadan yakın olduk. Her gün bizim evde, karısını da getirip tanıştırdı… 

Aklınızda olsun büyücek bir ev arıyoruz; satıcı bey, karısı, bizimkiler ve Behlül’ün rahatça yaşayabileceği bir ev… 
  
***
ÖYKÜNÜN ÖYKÜSÜ

(Canlanan Öykü Karakteri)
1991 yılında “Romantik Kurban Behlül” adlı öykümü Tv filmi senaryosu olarak uyarladım. Başrollerini Zeki Alasya- Metin Akpınar’ın oynadıkları, her bölümü bağımsız öykülerden oluşan “Biz Bize Benzeriz” adlı Tv dizisinin ilk bölümü olarak kurban bayramının ilk günü yayınlandı. 

Bu bölümü izleyen özellikle iki kişi benim için çok önemliydi. Dönemin Cumhurbaşkanı ve eşi bayram için bulundukları köşkte izledikleri bu filmden çok etkileniyorlar. Cumhurbaşkanının aklına hemen ertesi gün kesmek için aldıkları koç geliyor; o koçu bizim Behlül’e benzetiyorlar. Neticede koçlarına Behlül adını verip kesmekten vazgeçiyorlar ve Behlül, köşkün maskotu olarak yaşamını sürdürüyor. Bu olayı yıllar sonra bir gazete haberinden öğrendim, Behlül bakıcısın yanında poz vermişti.

Bilmiyorum sizce ne kadar önemli bir şey ama beni bir yazar olarak çok etkiledi. Yazdığınız yazı yaşamın olumlu biçimde değişmesine neden oluyor. Hayali kahramanınız Behlül bir anda gerçek bir karakter olarak karşınıza çıkıyor. Yazınız, bir yaşam kurtarıyor; varsın bir hayvanın yaşamı olsun… Bu hiç kimsenin umurunda olmasa bile en azından ben ve Behlül için çok büyük bir olaydı.
İşte gerçek Behlül
 

23 Ekim 2012 Salı

USTASINDAN YEMEK TARİFLERİ



GAZETECİ KAPAMA
Bu yemek için malzeme seçimi çok önemlidir; öncelikle kapatılacak gazetecileri dikkatle seçmek gerekir. Bunlardan her mevsim bulunduğu için işiniz kolaydır, ama seçim yaparken dikkat edilmesi gereken noktalar vardır, her gazeteciden kapama olmaz çünkü. Bunun için gazetecinin gerisini çevirip koklamanız yeterlidir eğer kokuyorsa kapatılmaya uygundur. Gazeteciler farklı boylarda, farklı ağırlıklarda olmasının önemi yoktur. Gazeteciler tencerenin içine tıklayarak konulur, bunlar kendiliklerinden yağ saldıkları için ayrıca yağ ilave etmenize gerek yoktur. Yalnız hiç tatları tuzları olmadığı için; tuz, karabiber, kimyon, yenibahar, kekik, kimyon, fesleğen gibi ilave etmeniz ağzınızın tadının kaçmaması için şarttır. Bol harlı ateş üzerinde iki dakika karıştırarak sofraya getirebilirsiniz.
Kapatma gazetecinin en büyük özelliği hangi yemeğe niyet ederek yerseniz o yemeğin lezzetini verir. Örneğin “Kuzu pirzolası olsun” dediğinizde kuzu pirzolası, “Bumbar dolması” dediğinizde bumbar dolması tadını alır.
Yalnız dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta vardır, bu yemeği sadece koltukta otururken yiyebilirsiniz, kazara mabadınızı koltuktan bir şekilde kaldırdığınız anda bu yemek ekşir, iğrençleşir, midenizi fena halde bozar. Siz de “Ne güzel gayet uyumlu bir yemekti nasıl oldu da bir anda bu hale geldi” der ve bu işin hikmetine akıl sır erdiremezsiniz…

PAŞA ÇORBASI
Paşalar alınır, kıdem sırasına göre tezgâha dizilir; pişirilmeye geçilmeden önce bir masatla dövülür, sirkeli su içinde bir süre bekletilip çıkartılır sonra tekrar dövülür. Sonra geniş bir leğen içine konup soğan ve sarımsak ilave ederek çiğ köfte gibi yoğrulur sonra tekrar dövülür, bir süre beklettikten sonra bir yumurta kırılıp yoğrulur sonra tekrar dövülür, içine 1 kg tuz şeker, 1/2 tuz, 1 kg un eklenip karıştırılır üstüne üç yumurta kırılır. Karışımın üstü bir tülbentle örtülür ve havasız bir ortamda üç gün bekletilir üç günün sonunda tekrar dövülür. Paşaların iyice önce paşalıktan sonra insanlıktan çıktığına emin olduğunda düdüklü tencereye konup kaynatılır ve servis edilir.
Afiyet olsun…

ÖĞRENCİ HAŞLAMA
Öğrenciler toplu olarak alınır, özellikle okul önlerinde harç protestosu yapan öğrenciler tercih edilir. Öğrencilerin gözlerine biber gazı sıkılıp beklemeye alınır. Daha sonra öğrenciler teker teker arkalı önlü dövülerek bir süre daha bekletilir. Kıvama gelmiş öğrenciler kaynar kazana atılır, kapağı sıkıca kapatılıp kaynatılır, suyunu çeken öğrenciler hemen servis edilir. Dişinizin kovuğuna bile gitmeyeceğinden miktarı bol tutmakta yarar vardır.

SANAYİCİ OTURTMA
Bu yemek için malzeme aramanıza gerek yoktur. Malzemeler size muhtaç olduklarını bildikleri için kendiliğinden gelip “Bizi oturt” derler. Yapması da gayet kolaydır, alıp oturtursunuz kendi kendine pişerler. Besin değeri yüksektir, günün her saatinde yenebilir.

SANATÇIYA BASTI
Tiyatrocu, sinemacı, ressam, heykeltıraş gibi türleri vardır. Özellikle ürünlerinin sizde ucube izlenimi uyandıranları tercih edilir. Sanatçıların ellerini ayaklarını bağlayıp kuytu, karanlık, havasız bir yere kapatırsınız, hiç bir şey üretemeyen sanatçı sonunda bunalıma girer ve afakanlar basar. İşte şimdi servis edilmeye hazırdır.

AYDIN DOLMASI
Kapama kıstaslarına uymayan gazetecilerden, bilim adamlarından, yazarlardan yapılır. Malzemeler kabak oyacağı ile teker teker oyulur. İçine elinize geçen, akılınıza gelen gelmeyen ne varsa doldurulur ve bekletilir. Uzun süre bekletilen dolmalar sonunda kendilerini sallarlar hemen tabağa alınıp üzerine limon sıkılır. Sanatçıya Bastıyla birlikte servis edilirse tadından yenmez.

YANDAŞ BEĞENDİ
Yandaşlar zaten yanınızdadırlar, okşayarak yumuşatılır bir sahana yerleştirilir. Pirinç, şeker, un, nohut takviyesi yapılır, bir küfe kömürle yakacağınız ateşin üzerinde hafif hafif pişmeye bırakılır.

HÂKİM BAYILDI
Yapılması çok meşakkatli ama yapıldı mı da parmak yedirten bir yemektir. Hâkimi önce incitmeden okşarsınız hafiften yağlarsınız. Ancak en ufak bir hatanızda hâkim hemen bozulur, bozulan hâkim bir daha iflah olmayacağından kaldırıp atarsınız. Aynı işlemi yeni bir ürün üzerinde uygulanır. Bunu yapmak ustalık gerektirir, başarıya ulaşana kadar pek çok hâkimi harcayabilirsiniz. Sabrınıza güveniyorsanız sonunda istediğiniz sonuca ulaşabilirsiniz. İstediğiniz kıvama gelen yemeğinizi servis edebilirsiniz, garnitür olarak Hukuk ızgara tavsiye olunur.

HACILI  HOCALI
Analı kızlı denen yöresel yemeğin helal gıda versiyonudur. Bir adet tarikat bir adet de cemaat mensubu aynı kabın içine konur bol miktarda badem ilave edilir ve kaynamaya bırakılır. İmam hatip mezunu aşçı abdestini aldıktan sonra karıştırmaya başlar. Hacıyla hoca birlikte hemhal olana kadar karıştırılır sonra tabağa konur üzerine gül suyu dökülüp servis edilir.

ANAYASA SÖĞÜRTME
Ekip halinde yapılan bir yemektir; bunun için maya niyetine kullanılmak için eski bir anayasa gereklidir. Eski anayasa büyük bir hamur teknesinin içine konur. Ekip teknenin içine girer, bir yandan eline geçen çeşitli malzemeyi (ne olduğunun önemi yoktur) ilave ederken bir yandan da ayaklarıyla ezmeye başlarlar. İyice cıvık bir kıvama gelinince ekip elemanları aralarında çöp çekişirler kısa çöpü çeken yemeğin tadına bakar eğer ölmezse servis edilir.

MUHALEFET FIRINDA
Şayet etrafta bir muhalefet bulursanız hemen alınız, tutulacak bir yanını bulursanız tutunuz. Ayıklamak, temizlemek, yıkamak gibi eylemlere sakın kalkışmayınız çünkü başa çıkmazsınız. Olduğu gibi fırına koyup son dereceye kadar açınız. Ancak büyük bir ihtimalle muhalefetiniz kart olduğundan bir türlü pişmeyecektir. Siz iyisi mi o fırında beklerken pizzacıya telefon edip büyük boy karışık söyleyiniz, yanında promosyon kolayı yollamalarını tembih etmeyi unutmayın. Muhalefetten hayır yok bari aç kalmayın.


KAYMAKLI İŞÇİ KADAYIFI
Bu kadar yemeğin üstüne bir tatlı iyi gider… Bunun için çeşitli iş kollarından aldığınız işçileri birbirlerine vurarak iç içe geçirirsiniz. İşkolu yüzdeleri düşen işçiler mayışıp kendilerinden geçince sendikalarından arınıp pelte haline gelirler. Kıvamını bunan işçiler bir tepsiye yatırılır üzerlerine bir ölçü esnek çalışma şurubu dökülüp bir süre bekletilir. Sonra üzerine bir kalıp manda kaymağı konulup servis edilir…

                                                                      AFİYET OLSUN


16 Ekim 2012 Salı

Leonardo Sansürü

NTV de yayınlanan bir belgeselde Leonardo da Vinci vardı, burada ünlü "Vitruvius Adamı" çizimi vardı... Televizyonlar RTÜK'ün hışmına o kadar çok uğramışlardı ki "Ne olur ne olmaz" diye diye otosansür mekanizmaları iyice gelişmişti antık akıllarına takılan her görüntü anında buzlanıyordu. Neticede Vitruvius Adamının organını da buzlayarak ülke ahlakını korudular...

15 Ekim 2012 Pazartesi

Erol Günaydın'ı yitirdik

Güle güle Erol Ağabey, tiyatro tarihine hoş geldin

3 Ekim 2012 Çarşamba

Savaş Koyunu

"SAVAŞ İSTİYORUZ"
En önce vuruldu bunu yazan
               B:BRECHT

24 Eylül 2012 Pazartesi

BERBERDE

Berber Kalender Kâmil, gevezeliği dışında işini çok iyi yapar, o yüzden katlanıyorsunuz. Tı-raşla birlikte ülke gündemiyle ilgili yorumları bazen akla zarar olsa da sıradan vatandaşın bakışı açısından dikkate değer. Oradan buradan kulağına yarım yamalak gelen bilgileri öyle bir birleştirip anlatır ki şaşar kalırsınız…

Bugün gene tıraşa başladı;
“Tarihin tartışacağı bir mahkememiz daha oldu, sevinmeliyiz” dedi sonra sıraladı.
“Şeyh Bedrettin’in yargılanması,
Mithat Paşa’nın Yıldız mahkemesi,
İstiklal mahkemeleri,
Yassıada mahkemeleri,
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın yargılanması,
Erdal Eren’in yargılanması,
12 Eylül yargılamaları,
Tayyip Erdoğan’ı mahkûm eden yargılama vesaire vesaire, bu örnekler çoğaltılabilir. İşte bu Balyoz yargılaması da aynen onlar gibi hep tartışılacak bir yargılama olacaktır. Lakin daha önce darbe yapan askerler insanları yargılarlardı şimdi darbeye teşebbüs ettiler diye askerleri yargıladılar. Ama darbeyi yapanları hâlâ mahkeme salonuna götüremediler, çünkü çok yaşlılar, dokunsan dağılacak haldeler, ben olsam yaşlarını mahkeme kararıyla küçültüp öyle götürürüm duruşmaya. Nasıl olsa bu konuda içtihat var, muhteremler beslememek için çocukların yaşını büyütüp asmışlardı. Neyse gelelim Balyoz’a bu defa iş karışık, neredeyse bütün orduyu aldılar içeri. Gerçekten darbe teşebbüsü var mıydı yok muydu bilemem, ama Amerika darbe olmasını isteseydi olurdu balyoz gerçekten inerdi, buradaki temsilci de Obama’ya telefon açıp ‘Bizim çocuklar gene becerdiler’ derdi. Belki önce niyet etti darbe olsun diye bunlar da o yüzden faaliyete geçtiler ama sonradan fikir değiştirdi ‘Suriye Muriye ortalık karışık bir de burada darbe olursa büsbütün karışacak iyisi mi bir süre daha delikten süpürmeyelim’ diyip vazgeçince bunlar da iyot gibi ortada kaldılar. Veya hiçbir suçları yokken Cumhuriyeti bitirme hareketi kapsamında bir kumpasa kurban gittiler hepsi olabilir, neticede olan paşalara oldu” diye bağla-dı, sonra “öyle değil mi?” diye benden onay bekledi.
Ayıp olmasın diye “öyle” dedim. Ama tek kelimelik bir yanıt da ayıp olacaktı laf olsun diye
“Koca paşalara büyük cezalar verdiler, bakalım bundan sonra ne olur?” diye devam ettim. Etmez olaydım, görüşümü soru cümlesi şeklinde belirtince bizimki lafı kapıp tıraşa devam etti.
“Bundan sonra her şey olabilir… Bir kere paşalar çok fena mağdur edildi, yargılama şaibeli, tanıklar dinlenmemiş, deliller dandik, savunma hakkı tam olarak kullanılamamış, sonuçta elle-rinden babalık ve kocalık hakları bile alındı, rütbeleri sökülecek, er olacaklar… Kaç yıllık silah arkadaşları bile ‘ben kasaptaki ete soğan doğramayayım” diye onları ortada bıraktı. İti-barsızlaştırma nasıl olur, denildiğinde ‘Na işte aynen böyle’ diye rahatlıkla örnek gösterebilirsin. Bizim millet mağdura pek acır, onun yanında yer alır. 20 yıl bir şey değil de babalık ve kocalık yetkilerinin alınması çok fena koyar bizim insanımıza kendini onun yerine koyup isyan eder. Hatırla, başbakanımızın bir şiir okudu diye içeri atılıp mağdur edildikten sonra ne kadar oy aldığını !”
“Doğru” dedim… Tek kelimeyle kendi konuşma hakkımı kullanmış olduğumdan o gene de-vam etti.
“Bak yakında Ergenekon davası da sonuçlanacak, na buraya yazıyorum oradan da buna benzer sonuçlar çıkacak, gene 20 yıldan başlayacak… Gazetecilere, profesörlere akla zarar cezalar gelecek. Al işte sana yeni mağdurlar… Milli Mağdurlar Partisi diye bir parti kurulsa millet üye olmak için kapıda kuyruk olur…”
“Ya onları da alırlarsa içeri, senin hesabına göre dışarıda kimse kalmayacak…”
“Hiç merak etme yakında içeride kimse kalmayacak, sen rahat ol…”
“Nasıl kalmayacak, 20 yıla mahkûm oldular…”
“Yok, 20 yıl beklemelerine gerek yok, çok kısa bir zamanda çıkarlar dışarı, na buraya yazıyo-rum”
“Sen de iki de bir yazıp durma Kâmil, yazanları da alıyorlar içeri; hem nasıl çıkacaklar, müneccim lokumu mu yedin?”
“ Yok, lokum falan yemedim ama malımı biliyorum… Devlet baba vicdanlıdır, bakacak bu kadar mağdur var, bu kadar aile perişan olmuş; babalık ve kocalık hakları bile ellerinden alınmış; kamu vicdanı diyecek, toplumsal barış diyecek, milli mutabakat diyecek onu diyecek, bunu diyecek ve bir çözüm bulacak illa ki…”
“Gene laf diyorsun Kâmil !”
“Evet, ağabey nerden bildin, genel af diyorum… Çıkaracaklar genel affı, paşalar paşa paşa çıkacak dışarı, gazeteciler çıkacak, profesörler çıkacak; Silivri boşalacak…”
“İyi de Kâmil af çıkartırsan herkese uygulaman gerekir, Silivri’yi boşaltırken İmralı’yı da boşaltmış oluyorsun… Yani sen şimdi ‘zaten asıl niyet de o, onun için şartları olgunlaştırmaya çalışıyorlar’ mı demek istiyorsun?”
Kâmil durdu, ne demek istediğimi algılamaya çalıştı, kafasının içinden boşa koyup doldurma-ya doluya koyup boşaltmaya başladı. Tıraş sonuna kadar da tek laf etmedi ve bir kez dalgın-lıkla yüzümün kesilmesini saymazsak huzur içinde tıraşım tamamlandı.
Sonra düşündüm, acaba gerçekten genel affın şartlarının olgunlaşmasını bekliyorlar, diye. Yok, canım daha neler artık, Kâmil bu, ağzı var konuşuyor işte. Benim de kafamı karıştırdı durup dururken.

8 Eylül 2012 Cumartesi

12 EYLÜL - BİR YILDÖNÜMÜ

Our boys dit it (Paul Henze)  Bizim çocuklar başardı...

15 Ağustos 2012 Çarşamba

TİYATRO MÜŞFİK KENTER'İ KAYBETTİ

1932-2012
Tiyatromuzun ustalarından Müşfik Kenter'i 15 Ağustos tarihinde kaybettik...

6 Ağustos 2012 Pazartesi

TAKSİM MEYDANI’NA YENİ DÜZENLEME



Taksim Meydanı’nın İstanbul için çok önemli bir yeri vardır; İstanbul’un da Türkiye için ne kadar önemli olduğu biliniyor dolayısıyla Taksim’in Türkiye için çok önemli bir yeri olduğu gerçeğini kabul etmek zorundayız.
Bu mantıkla devam edersek Türkiye dünya için önemli bir ülke olduğundan Taksim Meydanı da dünya için önemli bir meydandır.
Zaten herkes de gerçeğin farkında olduğundan Taksim Meydanı için bir şeyler yapmak veya yapacaklarını Taksim Meydan’ında yapmak istemektedirler.
Örneğin bir spor yazarı “O takım o maçı kazansın ben gidip Taksim Meydanı’nda anıracağım” demiştir.
Bir başka er kişi de “O balık o kavağa çıksın, bikini giyip Taksim Meydanı’nda dolaşacağım” iddiasına rahatlıkla girebilmiştir.
Umudunu yitirmiş, öfkeli, isyan halindeki kişiler “Çıkıp Taksim Meydanı’nda kendimi yakacağım” demiş hatta zaman zaman da bu dediğini yapmıştır.
Daha uç noktada iddialara girenler de görülmüştür tarih içinde örneğin “ Sen o işi becer ben de gidip kendimi öptüreceğim” diyenlerin gideceği mekân hep Taksim Meydanı olmuştur.
Başımıza balyoz gerek, diye düşünenlerin “Sallandıracaksın üç beş tanesini…” diye başlayan cümlelerde sallandırma alanı olarak hep Taksim Meydanı gösterilmiştir.
Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz…
Zamanında takım elbisesiz, şapkasız çıkılmayan elit kesimin dolaştığı caddenin hemen paralelinde evsizlerin, alkoliklerin, uyuşturucu ve fuhuş ticareti yapanların fink attığı bir semt başka yerde zor bulunur.
Görüldüğü gibi Taksim Meydanı’nın sosyal hayatımızda çok önemli bir yeri vardır.

Tarihi açıdan da pek önemlidir…
Buradaki su deposundan civar semtlere su dağıtıldığı için “Taksim” adı verilen bu meydan suların iyice ticarileşmesinden sonra bu işlevini yitirmiştir. Zaten suların taksimatı konusunda da değil civar semtlere Taksim’in kendi sokaklarına bile hayrı yoktur. Sular şimdi bazıları mikroplu da olsa özel sektör tarafından dağıtılmaktadır.  Taksim’deki sular idaresi de daha sonraları ajan provokatörle hizmet vermiştir. Kanlı 1 Mayıs olaylarındaki ajanlar olayları bu binanın üzerinden başlatmışlardır…
Keza 6-7 Eylül olaylarının merkezi gene bu meydandır, İstanbul’un bütün güzelliklerinin bitişinin başlangıcı bu olaylarla bu meydanda başlamıştır.

Ekonomik hayatımıza katkıları da sayılamayacak kadar çoktur…
Sayısız mağaza, lokanta, meyhane pek çok seyyar satıcı burada ekmek yer…
Taksim’in büyük caddelerinin kaldırımları üç ayda bir yenilenir; kaldırım taşları döşenir sonra sökülür, parke şeklinde tekrar döşenir üç ay sonra ondan sıkılıp bu kez İtalyan mermeri döşenir. Elbette bu sayede hem belediye iş yapıyor gözükür, hem bunun için ihaleleri alan müteahhit kazınır, ihalelere aracılık yapanlar komisyonlarını alır; hem  bu iş için mermeri, çimentoyu, parkeyi satan tüccar kâr eder tabii hem de burada gündelikle çalışan işçi evine ekmek götürür.
Neticede Taksim Meydanı İstanbul’un vazgeçilmezidir.
Bu yüzden yetkililer bu meydana yatırım yapmak için didinmektedirler…
Daha öncekilerin yıkıp park yaptığı Topçu Kışlası yeniden ihya edilecektir ama tabii artık kışla olarak hizmet etmesi mantık dışıdır çünkü kışlayı dolduracak askerler ya emekli edilmekte ya da tutuklanmaktadır. Elbette bina boş kalacak değildir o zaman civarın en çok ihtiyaç duyduğu şeye bir alışveriş merkezine dönüşmesi en mantıklı olanıdır.

Ne zamandır gündemde olan Taksim’e camii projesi de hemen uygulamaya geçilecektir; bu işe meraklı dahi mimarlar projelerini çoktan hazırlamışlar bekliyorlardır. Gerçi bunun için de adet yerini bulsun diye yarışma açıp son başvuru tarihi olarak gene o günün tarihi verilebilir nasılsa kazanacak çılgın mimarın çılgın projesi tartışmasız belli olsa da bunlar tamamen detaydır. Ancak buradaki en önemli sorun bu camiinin nasıl bir camii olacağıdır. Son günlerde büyük bir yarışa dönüşen büyük camiiler ayarında selatin bir camii olması kaçınılmazdır. Cemaati olmayan Çamlıca’ya en büyük camii yapılıyorsa cemaati çok daha fazla olan Taksim’e daha büyük bir selatin camii gerekmektedir. Ancak selatin camiiler “Sultan” unvanına sahip kişilerin kendi ceplerinden yaptırdıkları camiiler olduklarından, saltanatın kaldırılmasından bu yana da hiç sultan kalmadığından (en azından kağıt üstünde) ortaya bir sorun çıkmaktadır. Ama bunun da rahatlıkla üstesinden gelinecektir “Sultan” unvanının kullanımı biraz yaygınlaştırılabilinir. Örneğin Türkan Şoray’ın lakabı nasıl Sinemanın Sultanı’ysa,  nasıl şarkıcı Nadide Sultan varsa nasıl Dansın Sultanları, Filenin Sultanları varsa benzer lakaplar başkalarına da takılabilir.  Böylece sultan olan biri rahatlıkla selatin camii yaptırabilir. Burada camii yaptıranın camiyi kendi malvarlığından yaptıracak olması problem gibi gözükse de aşılmayacak bir şey değildir.

Yeni planlanan Taksim’de trafik tamamen yer altına kaydırılacak ve üst tarafta yayalar gezecektir. Bu güzel bir şey gibi görünmekle birlikte çok iyi bir düzenleme yapılmalıdır.
Taksim’e farklı amaçlar için gelenlere, ayrı yerler ayrılmalıdır ki karışıklık olmasın…
Örneğin kendini yakmak için gelenlere AKM’nin hemen önü uygundur, böylelikle yangın AKM’ye sıçradığında daha önce de yandığından yangınlara deneyimli olan bina daha doğru biçimde yanar. Neticede “Vay koruma altındaydı, yıkım izini yoktu” türünden engellere takılmadan iş temiz bir şekilde halledilmiş olur…

Taksim Meydanı’nda anırmak isteyenler için tek değil birkaç yer ayrılmalıdır, bence her girişine bir yer olmalıdır çünkü talebin yoğun olacağı kesindir.

Mini etek, bikini giymek veya öpülmek isteyenler için zaten daha önceden mevcut alanlar biraz genişletilerek kullanılabilir.

Ha bazen de miting yapmak, İşçi Bayramı falan kutlamak için Taksim Meydan’ına gelmek isteyenler oluyor. İnsaf yani bu kadar kişiye yer sağlanmış onlar da başka meydanlarla idare etsinler artık, hem o meydanlar boş mu kalsın, o meydanlar üvey meydan mı?



5 Ağustos 2012 Pazar

METİN ERKSAN'LI BİR ANI



Metin Erksan’ı sonsuzluğa yolcu ettik, sinema tarihindeki yerini aldı…
Sıradışı bir yönetmendi bu sıradışılık onun çoğu zaman işsiz kalmasına neden olmuştu, özellikle yapımcılar için cazip bir yönetmen değildi; kılı kırk yaran sahneler iş günlerini uzatırdı, sinemada her saniye para olduğu için yapımcılar “Aman kalsın” derlerdi genelde…
“Sevmek Zamanı” en özgün işlerinden biridir, buyurun o filmle ilgili anlattığı bir anekdot.

Filmin final sahnesi; gölde bir kayık, kayıkta iki kişi, gelinlikli bir manken ve filmin baş öğesi olan büyük çerçeveli fotoğraf; göle kayıktakilerin yansıması vurmuş ve sağ taraftan bir ağaç dalı giriyor. Bu resmi bulabilmek için günlerce mekân aramış. Özellikle sağ taraftan giren dal çok önemli onun için. Güneşin batmak üzere olduğu saatlerde çekilmesi gerek yoksa istediği yansımayı alamayacak… Provalar başlıyor ama çekime geçilemiyor bir türlü çünkü güneş gidiyor hemen, 8-10 dakika içinde bitirmesi gerek. Metin Erksan gibi detaycı biri için bu çok zor tabii; çekim ertesi gün aynı saate bırakılıyor, gene bir aksilik çekim gene ertesi güne kalıyor. Bir hafta devam ediyor bu ertelemeler, sonunda kıvama geliyor, aksayan bir şey yok, o gün çekecekler artık o planı…
Kameramanı Fil Mengü’ye (Yeşilçam’ın unutulmaz görüntü yönetmenlerinden Mengü Yeğin) komutunu veriyor.
“Motor…”
“Bi dakka abi” diyor kameraman…
Gidiyor, herkesin şaşkın bakışı altında sağ taraftan giren dalı çekip alıyor ve dizinde kırıyor, sonra şoke olmuş Metin Erksan’a dönüp,
“Abi çerçeveye girip görüntüyü bozuyordu…” diyor.

Çekim ertesi güne kalıyor tabii, o dal parçası yerine bağlanıyor; Metin Hoca da  aynı zamanda yeğeni olan Mengü Yeğin’e “Fil” lakabını takıyor…

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Metin Erksan'a saygıyla

Metin ERKSAN 1929-2012
Sinemamızın en sıradışı yönetmenlerinden ustam Metin Erksan'ı kaybettik...
Böylece sinema tarihinde bir dönem daha kapanmak üzere; saygıyla anıyorum...
Sevmek Zamanı