DÖRDÜNCÜ MAYMUN

29 Ekim 2015 Perşembe

BOMBALARI BAĞLAMIŞEM HACIYI DA GARA YOLLAMIŞEM


Biz her bir şeyin farkındayız; kimin ne olduğunu, ne yaptığının farkındayız…
Bakın her şey o çay ocağında tezgâhladı mesela. Çaylarını içip, bu dünyanın halledilecek meselesi kalmadığından öte dünyanın sorunları üzerine hasbıhal etmeye başladılar.
Bir sordu “Ne olacak bu öte dünya hali?” diye…
Huriler onları büyük bir sabırla beklerken onlar çay ocağı köşelerinde pinekliyorlardı…
“Bekletmek olmaz efendiler, hemen gelin gidelim o vakit?” dedi kıt akıllı olanı…
“Hemen gidemeyiz, henüz araya minibüs servisi daha başlamadı” diye cevap verdi biraz daha kıt akıllı olanı.
“Zaten başlamış olsa bile kapıda kuyruk vardır şimdi; Avrupa gümrüğündeki gibi bir sürü bürokrasi, bir sürü sorgu sual. Günah, sevap dökümlerine bakacaklar; tam girdim diyeceksin haydi beş namaz eksiğin çıkmış” dedi daha kıt kafalı olanı…
En mankafa olanları da çözüm yolunu buldu…
“Canlı bomba olursak kafadan, sorgusuz sualsiz gireriz içeri”
Hepsi de onun bu fikrini alkışladılar…
Bakın bu konuşmanın bütün kayıtları elimizde mevcut... Bu canlı bombaların ne zaman nerede patlayacaklarını çok iyi biliyoruz. Nasıl Fuat Avni bizim her haltımızı biliyorsa, biz de onları biliyoruz. 
Şimdi “Madem duruma bu kadar hâkimsin; ne diye gidip yakalamıyorsun?” diye soruyorsunuz.
Doğrusu sizler gibi haktan hukuktan, demokrasiden, insan haklarından dem vuran kişilere bu soruyu hiç ama hiç yakıştıramadım.
Efendiler, burası bir hukuk devletidir. Bu kişiler; gazeteci, aydın, bilim insanı, öğrenci, gezici ya da rüyasında darbe gördüğü iddia edilen bir genelkurmay başkanı değil ki keyfi olarak gidip içeri alalım.
Bunlar sadece eylem hazırlığında olan canlı bombalar… Önce bir patlasınlar hele; ondan sonra bakın burunlarından fitil fitil getiriyor muyum getirmiyor muyum?
Getirmezsem gel o zaman hesabını sor…
Na işte Suruç’da patlayan canlı bomba; hemen hemen tamamına yakını ele geçti…
Sadece sol kulak memesi; sağ husyesi bir de maslahatının bir kısmı halen bulunamadı. Firarda olan bu parçalar da en kısa zamanda güvenlik birimlerimizin titiz takibi sonucu yakalanıp yetkili mercilere teslim edileceğinden hiç kuşkunuz olmasın; neticede kanundan kaçılmaz.
Keza Ankara garında patlayan canlı bombalar için de benzer durum söz konusudur.  Onlar da aynı çay ocağında kişiler, tahmin edeceğiniz gibi.
“Bizimki Suruç’da patlayıp doğru hurilerin yanına gitti” diye haset edip alelacele gidip orada patladılar. Biz onu yapacaklarını da biliyorduk elbette ama hukuka olan saygımızdan sonuna kadar beklemek zorunda kaldık.
Efendim diyorlar ki;  “Bu işi organize eden İşid’dir” tabii ben bunu pek işitmiyorum. Çünkü biz işimize gelmediği için İşid’e İşid değil Daeş, diyoruz.
E peki niye öyle diyoruz, bir sorun bakalım?
Hani bazı babalar hayırsız evlatlarını “Artık benim senin gibi evladım yok, sana bundan kelli evladım demeyeceğim” diye fırçalarlar ya. Bizimki de aynen öyle işte.
İşte bu  İşid denen rezil bizi aldattı; heriflere armut verdik tutu armudu kafamıza fırlattı Allahın ayıları. Bizim de tepemiz attı tabiiyetiyle.
“Sana bir daha İşid demeyeceğiz” diye koyduk onurlu tavrımızı.
Daha önce de Hocafendi tarafından boynuzlanmıştık; hele onun ki hiç  affedilir gibi değildi. Onun için saçımızı süpürge etmiştik, yediği önünde yemediği ardındaydı, ne istediyse vermiştik. Ama o ne yaptı, taktırıverdi boynuzları.
Biz de “Sana artık Hocafendi demeyeceğiz bundan sonra paralel diyeceğiz” diye belirledik stratejik derinliğimizi.
Tabii bildiğiniz gibi Esat da bizi üzdüğü için kendine artık Eset, diyoruz.
Keza PKK da fena halde kandırdı bizi; oturduk o kadar sohbet ettik birlikte çay içtik (sahi bomba olayı da çay içerken tezgâhlanmıştı, acaba çayı hepten yasaklasak mı?); ama onlar çayımıza ilaç katıp bizi uyuttular. Bizi Yeşilçam’ın kötü adamı tarafından kandırılan masum kız konumuna düşürdüler… Görün bakın bir daha onlara PKK diyor muyuz?
Bu canlı bombalar bize karşı olan bütün güçlerin ortak hareketidir neticede. İşid, Daeş, PKK, DHKPC,  PTT,  Geziciler, Esed, Cümle muhalefet, gazeteciler, yazarlar, çizerler,  Çarşı, Galatasaray, Fenerbahçe, Aziz Yıldırım, Paralel Yapı, dikdörtgen,  ikizkenar üçgen, yamuk, dik açı, 360 derece, açıortay, hipotenüs… Hepsi ortak hareket ediyor; bunların hepsi bizim için birer canlı bomba.

Biz hepsini, her şeyi biliyoruz ama bir şey yapamıyoruz çünkü memlekette hukuk var arkadaş… 

Araklama Senaryolar

Bir dönem sinemamızda şimdi de Tv dizilerinde gördüğümüz kötü bir hastalık vardır.
Yeni, özgün bir şey yaratmak yerine daha önce tutmuş bir senaryoyu araklayıp güncele uygulamak. Tabii bu yöntemde her zaman başarıya ulaşılacak demek değildir.
Hani minarenin tepesinde mahsur kalmış adamı beline ip bağlatıp çektirerek yere yapıştıran Karadenizlinin; “Yahu bu yöntem kuyudan adam çıkartırken işe yaramıştı” diye hayal kırıklığına uğranması gibi yüksek olasılıktır.
Ama uyanık yapımcı için pek önemli değildir bu, özgün senaryo aramaz, eski senaryodan şaşmaz.
70’li yıllarda pek revaçta olan senaryoyu yeniden devreye soktuklarında pek şaşırmadım. Yapımcı aynı yapımcı çünkü eski çektiği filmini güncel koşullarla yeniden çekiyor…
Bir senaryo için olmazsa olmaz kural bir “dramatik çatışma” olmasıdır.
Bazen zengin kız-fakir oğlan, katil-polis bazen kan davası güden iki aile olarak ortaya çıkar.
70’lerin senaryosunda ana tema “kan davasıydı” ve seri cinayetler söz konusuydu.
Yapımcı önce senariste senaryoyu yazdırmış sonra da yönetmen film için hazırlıklara başlamıştı.
Öncelikle oyuncu ajansından elemanlar geldi o elamanlara rol dağıtımı yapıldı…
Hangi aktörlerin öleceği hangilerinin öldüreceği belirlendi…
İlk önce köşe başında pusuya düşürülüp öldürülen gazeteci sahnesi çekildi, ikinci sahne gazetecinin ölümüne misilleme yapanların bir polisi kaçırıp infaz edilmesiydi…
Bu iki sahneden sonra öğle paydosu oldu; köfte ekmekler dağıtıldı katil rollerini oynayan oyuncular karınlarını doyururken bir yandan da sorunlarını konuşuyorlardı.
“Paramızı hemen öderler mi acaba?”
“İnşallah hemen öderler, filmin vizyona girmesini beklerlerse yandık”
“Peki televizyonda gösterildiğinde ayrıca para verirler mi?”
“Unut onu birader, burasını Amerika mı sandın?”
“Ama niye ki, senaryo Amerikan filminden arak değil mi?”
“Evet doğru, ben de seyrettim o filmi; sonunda katil uşak çıkıyor”
Bu arada yapımcı ilk günün şerefine seti ziyaret edip getirdiği baklavayı bütün ekibe ikram etmişti. Yemini billah ediyordu, paralar zamanında önenecekti…
Aynı ajanstan gelen oyuncular böyle yeminleri çok duyduklarından fazla umutlanmadılar ama profesyonel olduklarından gene de kendilerine verilen farklı rolleri başarıyla oynadılar.
Film gösterime girdiğinde çok büyük hasılat yaptı…
İzleyici bu korku ve gerilim filminin etkisinden uzun yıllar çıkamadı.
Hatta o kadar etkilendiler ki, kendi gerçeklikleriyle kurgusal gerçeklikleri biri birine karıştı. Kendileriyle özdeşleştirdikleri karakteri öldüreni düşman bellediler, onları canlandıran aktörleri gerçek hayatta sokakta gördükleri zaman bir temiz dövdüler.
Onlar da “Biz ne inandırıcı oynamışız yahu” diye sevinip züğürt tesellisinde bulundular…
Şimdi gene aynı yapımcı; senariste gene aynı hikâyeyi sipariş ediyor.
Biraz günümüze uydur teknolojiyi kullan; bilgisayar, internet, telefon dinleme, şantaj mantaj, olsun. Ama sakın ana yapıya dokunma; diyor.
Yeni gelen yönetmeni de tembihliyor; bol bol patlama çatlama olsun, kafalar kollar kopsun, diyor…
Gene aynı ajanstan gelen oyunculara rol dağıtımı yapılıyor; yukarıda yazılanlar fasit daire örneğinde olduğu gibi devam ediyor… Biri birini öldürecek sonra ötekini öbürünü katledecek sonra tekrar öteki öbürünü bombalayacak…
Öğlen paydoslarında oturup köfte ekmeklerini yerken “Ne olacak sinemamızın hali?” diye dertleşecekler…
Ama bu defa bu film tutar mı bilmem…
Artık millet kabak tadı vermiş bu senaryoyu izler mi?
Neticede sonu belli işte; katil uşak çıkıyor…

19 Haziran 2015 Cuma

Rehberimiz Süleyman

Süleyman Demirel’in ölüm haberi beni çok eskilere götürdü, çocukluk günlerime.
Saçı dökülmüş, şişman hali karikatüre benzediğinden beni güldürüyordu hep, zaten o yüzdendir ki karikatürü en kolay çizilen politikacı unvanını hiç kimseye kaptırmamıştı.
Kendi yapmıştı bu saptamayı, “Bir daire içine yan yana iki yuvarlak yap olsun karikatürüm”, diyordu.
Pek alıngan değildi, bir iki istisna dışında pek kimseye hakkında yazılan çizilenden dolayı dava aşmışlığı yoktu.
Sadece iktidarının ilk yıllarında çorabı delik bir fotoğrafının yayınlanmasına epey bozulup dava açmaya niyet ettiğini anımsıyorum.
Laf çevirmekte ustaydı, vecize niteliğindeki sözleriyle mizahçılar için muhteşem bir kaynaktı.
“İktidara gelir gelmez niye zam yaptınız?” sorusuna
“Biz zam yapmadık, zammı burada bulduk, zaten vardı; eğer zammın üzerine otursaydık civciv çıkardı” türünden akla zarar yanıtlar veriyordu. Sen bu duruma gülerken önemli soru da kaynayıp gidiyordu.
Büyük günahları da vardı tabii… Sağcıları pek severdi, onların katil olabileceğini düşünmezdi pek. Ancak Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamları mecliste oylanırken büyük bir şevkle el kaldırmasının hesabı tarih önünde soruluyor zaten.   
İdamlar onaylanıyor

En son 12 Eylül darbesi gelince biraz direnir gibi oldu; demokrasiden falan söz etti…
Aziz Nesin de “Bu bir darbe daha yerse kesin komünist olur” demişti…
Ama Sivas olaylarının başlangıcında “Aman halkla askeri karşı karşıya getirmeyin” diyerek onlarca aydının yanmasına vesile oldu.
Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde bir davası daha olmuştu…
Malumunuz Can Yücel’in dilinin kemiği yoktur, geldiği gibi söyler lafını.
“Pezevenk” demiş bir yerde onun için.
Tabii tartışmasız hakaret kabul ediliyor; savcı hemen açmış davayı Cumhurbaşkanına hakaretten.
Açarken de üzülmüş biraz;
“Can Bey’i biliriz, severiz ama ne çare ki kanun önünde kimseye ayrıcalık olmaz; yapılan suç ortada bu davayı açmak zorundayım…”
Süleyman Bey de üzgün;
“Ben asla kişisel olarak şikâyetçi değilim; ama hukuka müdahale edemem; savcı da görevini yapıyor ona karışamam…”
Duruşmanın yargıcı da çaresiz;
“Hay Allah; suç sabit, kanunda yazan cezayı vermek zorundayım; yapın savunmanızı belki hafifletici nedenler falan bulabiliriz” diyor…
İlginç bir dava oluyor; savcı da yargıç da sanığı aklamak için yollar arıyorlar bir türlü bulamıyorlar.
Can Baba da özür dileyerek cezasını hafiflettirme yoluna gitmiyor doğal olarak; şanına yakışmaz çünkü…
Düşünüp taşınıyor, öyle bir savunma yapmalı ki, hem lafını geri almasın hem de ceza yemesin.
Sözlükleri tarıyor ve sonunda aradığını buluyor…
Pezevenk kelimesinin, tasavvuf dilinde “Yol gösteren, rehberlik eden kimse” anlamına geldiğini görüyor.
Aranan savunma bulunmuş oluyor; çıkıyor yargıcın karşısına…
“Ben o kelimeyi bu anlamda kullandım, yol gösterici, rehber demek istedim” diyor…
Yargıç da rahatlıyor, savcı da…
“Ha tamam o zaman” diyorlar…
Karar beraat…
Can Baba’nın keyfi yerine geliyor…
“Neticede lafı çevirmiş sayılmam, söylediğim doğru; adam bunca yıllık pezevengimiz değil mi?” diyor…
Gerçekten de pek çok konuda rehberlik ettiği ve tarihte önemli bir yer tutacağı tartışılmaz…
Pek çok mizahçıya da kişisel gelişimlerinde büyük ölçüde yol gösterici olmuştur…

Kendi adıma özellikle mizahımıza yaptığı katkılanından dolayı şükranlarımı sunuyorum.


12 Ekim 2014 Pazar

DİKKAT TAŞERON VAR


Televizyon dizisinin setinde vukuat var…
Servis şoförlerinden biri (veya ikisi) iş dönüşü götürdükleri figüran kıza tecavüz etmiş.
Kız şikâyet edince polis de gelip şoförleri almış doğal olarak.
Vaka-i adiyeden bir durum ama televizyon dizisi olmasından dolayı haber değeri taşımış, magazin basını üzerine atlamış her yerde yayınlanmış.
Yapımcı da bu olayda adının geçmesinden rahatsız olmuş doğal olarak, bir açıklama yapma gereği duymuş.
Buraya kadar doğrusu pek ilgimi çekmiyordu, bu tür haberlerin hep cinsel istismar malzemesi yapıldığını düşünürüm. Ama yapılan açıklamayı duyunca kulak kabarttım; işin boyutu bir anda değişebilirdi.
Yapımcı, “Valla da billa da o şoförlerin bizim firmayla hiçbir ilgisi yok, onlarla taşeron olarak çalışıyoruz sadece” türünden bir açıklama yapıyor.
Tabii tecavüzcü taşeron olunca tecavüze mantıklı bir açıklama geliyor!
Taşerondur her ettiği halt doğrudur…
Her ne kadar “Peki o taşerona taşeronluğu beybabam mı verdi?” sorusunu sorsanız da kendini bu rezil olaydan sıyırmış oluyor kendince.
Aslında bu açıklama taşeronluğun nasıl bir şey olduğunu çok net biçimde anlatıyor; bu yüzden bizi aydınlattığı için yapımcı arkadaşa minnettar olmamız gerek.

Mecidiyeköy’deki asansör cinayetinden sonra da işveren topu taşeronlara attı bigüzel…
Asansörcü de taşeronmuş, onu denetleyen de başka bir taşeronmuş; yani o taşeron denetçi, parasını aldığı patronunu denetleyip ona göre rapor veriyor.
Eh Soma’daki maden ocağı katliamının sorumluları da taşeronlardı…
Ama ortada bir dolu taşeron olunca hangisinin gerçek sorumlu olduğu bulunamadı.
Sadece bu durumların bir sorumsuzluk örneği olduğu kanıtlandı.

Anladığım kadarıyla bu taşeronluk bulaşıcı.
Vıcık vıcık bir şey, her yere bulaşıyor; sağ sol dinlemiyor…
Beşiktaş belediyesi işçileri grevdeymiş, üstelik grev yapıyorlar diye dayat yiyorlarmış; niye?
İşten atılıp, yerlerine taşeronlar alınıyormuş…
Tabii sosyal demokrat iddiasındaki bir belediyede bunların olması bağlı olduğu partini ayıbı; o ayrı bir konu.
Ama bu durum, taşeronluğun bulaşıcı olduğunun kanıtı; tehlike büyük ciddi bir salgın olduğu kesin.
Artık aşı mı geliştirirsiniz, karantina mı uygularsınız ne yapansanız yapın bu virüsün önüne geçin biran önce.
İyisi mi her kurumun kapısına koca koca yazmak gerek:

“DİKKAT TAŞERON VAR”

27 Ağustos 2014 Çarşamba

İçimdeki İnsan





İrfan Yalçın'ın "Fareyi Öldürmek" romanından uyarlanan "İçimdeki İnsan" filmi yakında sinemalarda...

YAPIM: DE Yapımcılık- Aydın Sayman

ESER : İrfan Yalçın “Fareyi Öldürmek”
SENARYO: Atay Sözer
GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ: Eyüp Boz
MÜZİK: Can Atilla
YÖNETMEN : Aydın Sayman

OYUNCULAR

VEDAT ERİNCİN……………………………………………Sabri
SUAVİ EREN………………………………………………….Yazar Nuri
FÜSUN DEMİREL……………………………………………Şükran
ŞEBNEM BOZOKLU…………………………………………Nejla
MELEK ŞAHİN………………………………………………..Sabahat
MACİT KOPER………………………………………………..Deli Naci
MENDERES SAMANCILAR………………………………..Yüksel
MURAT KARASU……………………………………………..Murat
RIZA SÖNMEZ………………………………………………..Hulusi
TİMUR ÖLKEBAŞ…………………………………………….Ömer
MUHLİS ASAN………………………………………………..Çaycı Ahmet
HAKAN TÜRKŞEN…………………………………………….Şef Fethi
SEDA KIZILTOPRAK……………………………………….Tülin
AHMET YAŞAR………………………………………………..Genç Sabri
ONUR DEMİRCAN……………………………………………Genç Murat
GÜRKAN GÜZEYHUZ……………………………………….Genç Yazar
SEDA BOZKURT…………………………………………….. Gülay

21 Şubat 2014 Cuma

19.Nehar Tüblek Karikatür Yarışması

Atay Sözer- Birincilik Ödülü

Konusu “Seçim” olarak belirlenen 19. Nehar Tüblek Karikatür Yarışması Sonuçlandı...

Birincilik Ödülünü  Atay Sözer kazandı… 6 Mart 1995 tarihinde vefat eden, ömrünü karikatüre adamış değerli sanatçılarımızdan Nehar Tüblek adına Beşiktaş Belediyesi ile Karikatürcüler Derneği tarafından düzenlenen karikatür yarışmasının bu yıl on dokuzuncusu gerçekleşti. Yarışmaya 202 karikatürcü katıldı. Son katılım tarihi 10.02.2014 olan yarışmanın İsmail Ünal (Beşiktaş Belediye Başkanı), Kemal Çiloğlu-(Beşiktaş Belediye Başkan Vekili) ve karikatüristler Tonguç Yaşar, Erdoğan Bozok,  Raşit Yakalı, Mahmut Akgün, Musa Kart, Ahmet Öztürklevent ve Akdağ Saydut’tan oluşan seçiciler kurulu 19 Şubat 2014’tarihinde toplanarak sonuçları aşağıdaki gibi belirledi. 19. Yarışmanın konusu “seçim” olarak belirlenmişti. Ödüller: Birincilik Ödülü: Atay Sözer İkincilik Ödülü: Ahmet Aykanat Üçüncülük Ödülü: Sait Munzur Mansiyonlar I: Serdar Kıcıklar Mansiyonlar II: Halit Kurtulmuş Aytoslu Mansiyonlar III: Ali Şur Beşiktaş Belediyesi Onur Ödülü: Olga Güler Özel Ödüller: Beşiktaş Jimnastik Kulübü Özel Ödülü: Mehmet Selçuk Karikatürcüler Derneği Özel Ödülü: Özcan Çalışkan Kabataş Lisesi Eğitim Vakfı Özel Ödülü: Murat Sarı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Özel Ödülü: Ömer Çam Dünya Yayıncılık Özel Ödülü: Hasan Ceylan Nehar Tüblek Ailesi Adına Özel Ödül: Ali Bulca Karikatürcüler Derneği 18 Yaş alttı Gençleri ve Çocukları Özendirme Ödülleri: 1. Semra Ağar 2. Cemre Eskici 3. Rana Uysal 4.Ayberk Şentürk 5. Melisa Demircan 6.Semanur Balkan



Kazanan karikatürler için tıklayın

Beşiktaş Belediye Başkan Yardımcısı Kemal Çiloğlu-Atay Sözer

Kemal Çiloğlu-Atay Sözer-Ahmet Aykanat-Sait Munzur


5 Eylül 2013 Perşembe

Kadeş Savaşı'nı kim kazandı?

Savaş muhabbeti iyice sıktı; insanlar Suriye’ye gireceğiz, girmeyeceğiz gerginliği içinde. Bu stresten uzaklaşmak için isterseniz biraz tarihi bir konuya değinip kafamızı dağıtalım (Tabii mecazi anlamda).
Konumuz tarihin ilk savaşlarından biri olan Kadeş Savaşı…
Bu savaş bugünkü Suriye sınırları içinde gerçekleşmiştir (Gene mi Suriye yahu, biz konudan çıkalım derken konu gelip bize giriyor !)
Savaş bugünkü Anadolu topraklarında yaşayan Hititlerin Kralı Muvatalli ile Mısır Firavunu Ramses arasında geçer…
Her savaş gibi bu savaş da elinin körü bir nedenden ötürü çıkmıştır, dolayısıyla bir süre sonra çıkış nedeni unutulmuş ancak savaş sürmüştür.
Oysa ki Muvattali ve Ramses’in arası kısa bir süre öncesine kadar pek bir iyidir.
Ramses, Muvattali’yi ülkesine davet etmiş ve Nil kıyısında birlikte sandal sefası yapmışlardır, daha sonra da Ramses, Muvattali’nin daveti üzerine Hitit diyarına iade-i ziyarette bulunmuştur. Ailecek güzel bir tatil geçirmişler ve Hititli ressamlara poz vermişlerdir. Bugün arkeoloji müzesini ziyaret edenler Ramses ve Muvattali’nin bu resimlerini görebilirler.
Ama o ne olduğu unutulan elinin körü nedenden dolayı araları iyice açılmıştır; Muvattali kırk yıllık Ramses’e gıcıklık olsun diye “Remses” demeye başlamıştır.
Eh Ramses de ondan aşağı kalmamaktadır  Bulaşma bana bulaşırım sana” diye posta koymaktadır.
Bu arada deniz aşırı diyarlardan da Muvattali’yi gaza getirenler vardır. 
Gidip gösterelim şu Ramses’e gününü; hadi sen git gir ben de geliyorum” demektedirler.
Muvattali de bu gaza fazlasıyla gelip “Ama ben şöyle bir kapıdan bakıp gitmem, girdim mi tam girerim; o Remses’i piramitsiz gömmeden gelmem” diye işin suyunu çıkartmaktadır
Gir anasını satiim…” diyerek gaz gelişi devam etmektedir.
Muvattali  savaş elbiselerini giydi, silahlarını kuşandı;
Ben gidiyorum siz de geliyor musunuz?” diye deniz ötesine seslendi.
Deniz ötesinden ses geldi “Tamam yahu, teknoloji daha gelişmedi öyle ha deyince gelinmiyor; daha gemileri tersaneden çıkartacağız, forsaları bulacağız, yelkenleri diktireceğiz. Sen başla hele biz yetişiriz merak etme
Bu garanti üzerine Muvattali, Ramses’in üzerine yürüdü…
İki ordu Kadeş meydanında kıyasıya bir savaşa başladı…
Deniz ötesinden hiçbir zaman yardım gelmedi…
İki tarafta da birlerce insan hayatını kaybetti…
Baktılar ki kimse kazanamayacak, bir barış antlaşmasına karar verdiler ve tarihin ilk antlaşması olan Kadeş Antlaşması imzalandı…
Muvattali, Ramses’e gene “Ramses” demeye başladı…
İki ülke bu savaştan uğradıkları zararı uzun süre gideremedi; savaşın tam bir galibi yoktu. Herkes gene başlangıçta olduğu topraklarına sahipti sadece her iki tarafta da nüfus azalmış ve pek çok yer yıkılmıştı.
Daha sonraki yıllarda Mısırlı tarihçiler bu savaşı Mısır’ın zaferi olarak yazdılar…
Hititlilere gelince… Ne yazık ki artık Hitit diye bir ülke olmadığından “Bu savaşı aslında Hititler kazanmıştır” diyecek bir tarihçileri de yoktu.

Savaş İstemiyoruz



6 Temmuz 2013 Cumartesi

Sigaramda Mao Var


Toplumların zaman zaman içinden geçtikleri paranoya dönemleri olabiliyor. Örneğin 2.Abdülhamit dönemi. En başta Abdülhamit’in kendi bizzat paranoya içinde olduğundan bu kademe kademe topluma yansımıştı. Kendinden önceki padişahlar çeşitli darbelerle kimi zaman da katledilerek alaşağı edildiklerinden  Beni ne vakit halledecekler?” endişesine kapılması doğaldı aslında. Bu yüzden kurulan jurnal sistemi ve sansür mekanizması o kadar zıvanadan çıktı ki “Burun” lafı eden bile “Zatı şahanelerinin burnu pek bir heybetlidir, sen şimdi neyi ima ediyorsun bre zındık?”  diye okkanın altına gitti.

12 Mart, 12 Eylül keza 28 Şubat dönemlerinde de benzer paranoyalar yaşanmıştır.
Mao ve ona benzetilen Bahar logosu

Bahar sigara paketinin amblemini yan çevirip bakıldığında Mao’nun portresi çıkıyor; 2,5 liranın arka yüzündeki Atatürk resmini ters çevirip, kalpağını parmağınızla kapattığınızda Lenin’in silueti beliriyor türünden iddialar ciddi ciddi tartışılmıştı. Hatta ben bile uzun süre incelememe rağmen ne Mao’yu ne de Lenin’i görünce “Galiba bende bir tuhaflık var” diyerek başka bir paranoya içine girmiştim.

Senatör McCarthy başlattığı cadı avıyla tarihe geçti
Bu sadece bize özgü bir durum değil tabii Amerika da McCarthy soruşturmalarında ciddi bir paranoya dönemi geçirmiştir.  Cadı Avı tüm dehşetiyle uygulanmıştır. Aydınlar, bilim adamları sanatçılar (ki özellikle sinemacılar) akıl tutulmalarının yaşandığı sorgulamalara maruz kalmışlardır. Kimileri hemen çözülüp arkadaşlarını ihbar ederek günü kurtarmışlar, kimileri de sağlam omurgalarıyla dimdik durup işsiz kalmışlardır. Ama bugün tarih her iki tarafı da bir şekilde anıyor. Başarılı bir kariyeri olan Elia Kazan, Oscar töreninde protesto ediliyor, sinema tarihine başarılarının yanında “ama muhbir” sıfatı eklenerek geçiyor.

 Gelelim bugüne; Gezi Direnişi adıyla başlayıp dalga dalga büyüyen hareket; en tepede zaten var olan bir paranoyayı tetikledi ve kademe kademe yayılmaya başlandı.
Twiter, Facebook mesajları; Cep telefonlarından Zello konuşmaları, Tiyatro oyunlarıyla yapılan darbe provaları vs. Bunların Bahar paketindeki Mao resmi iddiasından çok daha zırva olduğu kuşkusuz. Eh aradan geçen bunca zamanda zırvalama konusunda da bir gelişme kaydedelim müsaadenizle.
Bu paranoyalar ciddi bir insan harcama dönemi başlattı; özellikle medya ve dizi sektörlerindekiler göz önünde olduklarından daha çok uğruyorlar bu kıyıma.
Kişiler hedef gösteriliyor alenen; sadece savcıları değil psikopat katilleri de göreve çağırıyorlar adeta.
Artık bir tesadüf müdür bilemem (Bende de mi paranoya başladı nedir?) tam da bu dönemde gazeteler, televizyonlar el değiştirmeye başladı. Yeni patronlar yazarlarını, programcılarını işten çıkartmaya başladılar; stoklanmış yarışma programları, sunucuları sakıncalı hale geldi diye (ne demekse!) çöpe atılıp yeniden yeni bir sunucuyla çekilmeye başlanıyor (o yeni sunucunun da balıklama işi alması ayrı bir yazı konusu);  müzisyenlerin konserleri iptal ediliyor, dizilerin senaryo yazarlarının işlerine son veriliyor. Yeni dizilerin kadroları artık ellerdeki kara listelere bakılarak yapılıyor. Tepeden tek bir adamın emriyle olmuyor elbette bütün bullar. Ancak bulaşan yaygınlaşan paranoya “Aman neme gerek başımız ağrımasın, çizelim üstünü gitsin” diyerek yapacağını yapıyor. Daha yeni liman ihalesi alan medya patronundan farklı bir davranış bekler misiniz?  (Ne yapsın yani, pişmiş aşına su mu katsın!)
Elia Kazan tarihe şerh düşülerek geçti


Bir paranoya döneminde olduğumuz artık tartışılmaz, ne kadar sürer bilemiyorum ama sonunun ne olacağı belli; bugün üstleri çizildikleri halde dik duranlar o zaman da aynı şekilde durmayı sürdürecekler gerisini ötekiler düşünsün artık. Tarihe Elia Kazan gibi muhalefet şerhi düşülerek geçmek de var…

1 Temmuz 2013 Pazartesi

2 Temmuz Sivas'ın En Karanlık Günü

 

Madımak Yanıyor- 2 Temmuz 1993...37 can anısına... (Otobüs oyunundan) 


SİVAS ACISI

Bu bulut bizim oranın bulutu
Hemşeriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış ta Sivas'tan gelmiş
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var

Ben bilirim
Bu rüzgar bizim oranın rüzgarı
Hemşerimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan
Yurdumun rüzgarı
Kurutsun diye akan kanlarımı

Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi, hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından, Sivas işi

Ben duyarım, duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sivas ilinden
Sivas rüzgarında uçup gelmiş
Helallik dilemeye

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne de sende
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı da olsa bütün vicdan kapıları yüzüme
Bilmelisin, bir yerin var can evimde
                      Aziz Nesin


28 Haziran 2013 Cuma

GEZİ'DEN ÇİZGİLER






GEZİNİN ÖTEKİ YANI




MUTLU VALİ: Gezi Parkı’nda olanlar endişe etmesinler; müdahale olmayacaktır. Vallahi de billahi de olmayacaktır bak yeşil tuttum bir Allah, pardon yeşil kalmamış tutamıyorum ama yemin ediyorum işte; isteyen cepten beni arasın konuşurum, isterlerse ödemeli bile arayabilirler; buyurun gelin birlikte çay içelim poğaça da var; bakın kesinlikle gaz falan sıkılmayacak öhö öhööö bu ne… Yahu evladım bari gaz sıkmadan önce cümlemi bitirmemi bekle, bütün valilik karizmamı çiziyorsun,  bak anılarımı yazmaya başladım seni de yazacağım ona göre…

DOKTOR MİMAR MUHALLEBİCİ BAŞKAN : Vallahi de billahi de bi günahım; emri ferman yüce sultanımızın. Küçükken de hep aynı olurdu, bana bir oyuncak alırlardı bir heves oynamak istediğimde hep ağabeyim alıp o oynardı, bir türlü hevesimi alamazdım. Şimdi de aynı oluyor, bir türlü İstanbul’la oynayamıyorum, oynamak şöyle dursun göstermiyor bile. Nasıl bir şey olduğunu bile unuttum. Topçu Kışlası diye bir şey yapacakmış, hadi göstermiyorsun bari ne yapacağın hakkında bir bilgi ver; gazeteciler bir şey soruyor kem küm cevap veriyorum haydiii tam tersini söylüyor. Adamlar sonra “Sen orada bostan korkuluğu musun?” demezler mi? Ah kafa ah ne diye bulaşırsın bu işlere, otur kazandibi tavukgöğsü sat adam gibi…

MİSBAH BAŞKAN: Ben konuşmam, benim ağzımdan laf alamazsınız… Ne demek “Taksim’de bundan sonra ne olacak?”  ne anlamsız bir soru. Ben ne bileyim, belediye başkanı mıyım ? Pardon ne dediniz ? Sahi ya bir ara belediye başkanı seçilmiştim, unutmuştum valla… Ama olsun gene de konuşmam, muhallebici başkanım konuştukça madara oluyor, ondan ibret alıp susuyorum. Hem bırakın bu anlamsız şeyleri ben size pederimden duyduklarımı anlatayım da şaşın kalın, cennette verilecek olan huri ve gılman sayısına zam gelmiş biliyor muydunuz? Gezi’yi falan bırakalım da doğru cennete gidip kuralım çadırlarımızı…


İÇ İŞİMİN BAKANI: Toma’mız var, biber gazımız, gaz bombamız, copumuz, plastik mermimiz... Bir heves çıktık tam girişeceğiz aaa herifler yayılmışlar çimenlere, kurmuşlar çadırları, kitap okuyorlar. Eskiden olsa kitap okumaları analarını ağlatmak için yeterli bir nedendi, ama şimdi pek yemiyor. Ne olur kalkıp bir şey söyleyin, bir hareket falan çekin bari. Bu kadar polisi getirip diktik buraya sıkılıyor çocuklar… Yok mu bizim taşeronlardan kimse gelip taş maş atsın da saldırmaya bahanemiz olsun… Ahhh kafam… Nereden buldunuz bu geri zekâlı taşeronu, taş at dedikse kafama mı at dedik? 



POLAT ALEMDAR: Bize azar azar nazar değdi; biz her zaman söylemiş bulunmuştuk, yok yani dediğim üzere aynen böyle oluyor bir şeyler yapalım çabuk olalım ama acele etmeden hızlı hızı ve yavaşça bitirelim yani. Bakın kedilerin gözleri vardır, fosforludur parlar ayrıca kedilerin kuyruğu da olur kediler dört ayaklıdır ve dört ayakları üstüne düşerler. Kediler miyav miyav derler, fare tutarlar… Ne dediğimi anlattırabiliyor muyum, anlayan varsa bana da anlatsın sevabına çünkü ben ne dediğimden bir halt anlamadım.




KARİKATÜR HASAN: Aslında bizim oğlanla arkadaşı parka gittiğinden ben de mecburiyetten ilgileniyorum, yoksa vallahi de işim olmaz. Dedim ki sayın başbakanımıza, bunlar iyi çocuklar, bunlar sevgiye muhtaç, bunlar başları okşansınlar istiyor. Güldü bunları söyleyince, “merak etme okşarız” dedi. Bakın çocuklar söz verdi, okşayacakmış işte. Hadi bakiim evlerinize, zaten orası sidik kokuyor, size gelmiyor mu? Bi dakka yahu yoksa benden mi geliyor... Ya bu parkta gaz maskesinin yanında don da veriyorlar mıydı yahu?  E karikatürcüyüm ya komiklik yapmam gerek böyle. Karikatür dedim de aklıma geldi İlhan Abi bir zamanlar  Yalakalık yapan karikatürist çizgiyle mizah sanatına istifa dilekçesi yazmış demektir, bu durumdaki karikatüristin bizzat kendi karikatüre dönüşür…” demişti ama kimi kast ettiğini pek anlayamadım, anlayan varsa beri gelsin…

HÜLYA YA SABIR: Ben Gezi’yi pek bilmem, orası zaten kalabalık herkes oraya gidiyor. Şimdi gidersem karambolde kimse beni fark etmeyecek. Ben de Gezi’ye gideceğime Başbakan’a gittim orada da çaylar, poğaçalar bedava üstelik adam gibi kristal bardakta veriyorlar. Ben aslında oradaki gençlere hak vermiyor değilim ama buradaki gence de yani başbakana da veriyorum ama yani hak anlamında. Şimdi benim de kızım var onun da sorunları var geçen gün bunun çıktığı çocuğa asılan bir yellozun saçını başını yolmuş e parktakilerin de sorunları var. Bunu anlattım başbakana, onlar da senin çocukların sayılır, dedim. Bir şey demedi, şöyle bir baktı. Sonra bana bir animasyon gösterdi; Tom ve Jerry, ay bayıldım bayıldım o küçücük fare kediye neler yapıyor öyle! Yani gül gül gül öldüm gülmekten. Sonra “Gezi’dekilere ne yapacaksınız?” dedim gene bir şey demedi ama gözlerinden ne yapacağını anladım. Burada söyleyemem utanırım. “Peki o zaman ben gideyim”, dedim; “Peki git o zaman, zaten niye geldin ki?” dedi. Ben de çıkıp geldim işte. Hakkaten ben niye gitmiştim ki?


POLİS HIDIR: Amirim evde üç gündür sular kesik, Toma’yı bizim eve götürüp sevabına depoyu doldursam mı? Burada ziyan oluyor, içim gidiyor. Milleti ille de ıslatacaksak babadan kalma cop yöntemini kullanalım. Bir de biber gazı kuru fasulyeye sıkılıyor muydu?






DEVLETLÜ VE ŞEVKETLÜ VE DAHİ HEYBETLÜ SULTAN: Ben ki yedi düvelin ve dahi yüzde ellinin ve bu kadar vekili vükelanın tek hâkimi, her şeyi bildiği gibi okuyan ve asla şaşmayan yüce ustayım; sizler ki çapulcular, alkolikler, marjinaller, aşırı sendikacılar ve dahi sidikliler. Karşıma geçmiş utanmadan arlanmadan, hayâ duymaz bir edepsizlik içinde bildiğinizi okursunuz.  Hele o haddini bilmez Avrupa Birliği hiç utanmadan bana laf çakıyor, bak arkadaş bana çakana ben de çakarım; sen beni tanımıyorsan ben seni hiç tanımam; Amerika da bir şeyler söylüyormuş hakkımda ben o Amerika’nın ta… Hadi söyletmeyin beni şimdi… Bana sinirli diyorlar, ulan benim nerem sinirli siz hiç sinirli görmemişsiniz, çakacam kafayı göreceksin siniri şimdi. Televizyonda izliyorsunuz Kanuni sakin bir adam ama babası Yavuz çok sinirliymiş. Demek ki neymiş; herkesin siniri kendine… Kanuni’ye söyledim hemen git hemen Taksim’i al, diye. Abi ben sadece oyuncuyum, dedi. Biliyordum zaten onun çakma Kanuni olduğunu, sen hayatında ne kadar at bindin? Ben bile on beş saniye durdum atın üstünde… İrademdir, hepinize buyuruyorum çabuk dağılın, yoksa ben gelip dağıtırım…