Kemal Kılıçdaroğlu Ankara-İstanbul arası yaptığı "Adalet" yürüyüşüyle epey ses getirdi...
İşte o yürüyüşten çizgiler...
DÖRDÜNCÜ MAYMUN
18 Temmuz 2017 Salı
7 Temmuz 2017 Cuma
Nasreddin Hoca Festivalinin Son Hali !
Akşehir’de 58 yıldır yapılagelen bir Nasreddin Hoca şenliği
vardı…
Her yıl Temmuz ayı içinde mizahçılar, yazarlar, şairler,
sanatçılar toplanıp Nasrettin Hoca’yı anarlardı…
Söyleşiler, sergiler, konserler düzenlenir, yarışmalar
yapılırdı…
Yabancı konuklarla da uluslararası bir boyuta ulaşırdı…
En saygın kültür etkinliklerinden biriydi…
Bir hafta boyunca Akşehir’in o güzel, o aydın insanlarıyla mizah
dolu günler geçerdi…
Bir mizah ustası temsili hoca olurdu… Erol Günaydın, Levent
Kırca, Ferhan Şensoy, Cenk Koray, Halit Akçatepe, Rasim Öztekin, Ata Demirer, Hasan Kaçan gibi
isimler Nasreddin Hoca kimliğine girmişlerdi…
Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü artık bu festival o eski
festival değil…
Son yıllarda bu festival de her şey gibi gitgide iktidara
benzeyeme başladı…
Her sene biraz daha bağnazlaştı…
Hoca Nasreddin yavaş yavaş İmam Nasreddin’e dönüştü…
Bu seneki temsili Hoca bir mizahçı değil, mafya tetikçisi
rolleriyle tanınan iktidara yakın bir oyuncu…
Şunları söylemiş:
"Yüzlerinizi mahzun,
üzüntülü görüyorum. Şunu söylemek isterim ki ben insanlara kahkaha attırmadım
çünkü kahkaha zalimlerin sesidir. Kahkahanın bol olduğu bir dünyada mahzunların
iniltisi duyulmaz. Ben güldürmedim de. Gülmek ve güldürmek edebimizde hoş bilinmez.
Benim bir tek gayem vardı o da mahzun yüzlerde eşrefi mahlûkatın iç güzelliğini
yansıtan tebessüm oluşlara biraz düşünmeyi sağlamaktır. Gözlerinizden tebessümü
eksiltmeyin."
Kahkaha atmayı zalimlik, gülmeyi ayıp sayan, hiç
güldürmediğini söyleyen bir Nasreddin Hoca…
Nazım Hikmet “… Nasreddin
Hoca gibi ağlayan…” derken bunu kast etmemişti herhalde…
Bu dönüşümün ilk başladığı yıllardaki belediye başkanı eşeğe
ters binen Nasreddin Hoca heykelini “Hoca’yı gülünç hale sokuyorlar” diye
kaldırıp düz binen bir heykel dikmişti.
İlginçtir din bağnazları dünyanın her yanında aynı belli ki,
gülmeyi büyük bir günah sanıyorlar. Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanında
ortaçağın bağnaz rahiplerinin mizah kitaplarını nasıl yasakladığı anlatılır.
58 yılda gelinen nokta bu. Zaten birkaç yıldan beridir aynı
tarihlerde bir de “Kiraz Festivali”
yapılmakta. Yakında “Aynı haftada iki
festival çok bunları birleştirelim derler”, Nasreddin’i atarlar “Hoca Kirazı Festivali” yaparlar…
Bakanlık fonlarından nemalananlar illa ki bir festival
yapmak zorundalar zaten, tercihleri Nasreddin yerine elbette satılıp para
getirecek olan kiraz olur…
Normal liselerin imam hatibe dönüşmesi gibi bunu da
dönüştürürler…
“Zaten bütün ülke olarak dönüşüyoruz bu ne ki?”
diyeceksiniz…
Eh Nasreddin Hoca’nın dediği gibi; “Siz de haklısınız”.
10 Haziran 2017 Cumartesi
KATAR KİME NE KATAR?
Katar dediğin nohut oda, bakla sofa bir devlet…
Ama maşallah hallerine bakmadan her şeyimizi parasını
bastırıp aldılar, almaya da devam ediyorlar netice serbest piyasa…
Yarın öbür gün aldıklarını ülkelerine götürme imkânı olursa ülkelerine
sığdıramayacaklar, yanlarında bir depo devlet kiralamaları gerekecek.
Her depremden sonra nasıl deprem uzmanları, terör
olaylarından sonra terör uzmanları her yerden fırlayıp ahkâm kesiyorsa bu kez
de formül şaşmadı Katar krizinden sonra Katar uzmanları her köşede boy
göstermeye başladı.
Gördük ki herkes futboldan anladığı kadar Katar’dan da
anlıyormuş…
Son günlerde her şey epey hızlı gelişti…
Önce biz Trump’u evinde ziyaret ettik; tam Fettullah’ı
isteyecektik ki o bizden önce davranıp bizdeki tutuklu papazı istedi. Tam terör
olaylarına karşı tavrımızı koyarak manşetlere çıkmayı niyetlenirken de bizim
korumalar Beyaz Saray önünü Taksim Meydanı sanıp gösterici dövünce o şekilde
manşetlere çıktık…
Trump bizden sonra soluğu Suudi Kralın yanında aldı; sattığı
silahlar karşısında milyar dolarları cebe atıp keyfinden bir de kılıç dansı
yaptı.
Tabii silah satışı işin kamuflesi önemli olan para almak…
Hani bazı mafyalar da olur, parası olan esnafın yanına gelir
“Ben seni koruyacağım, kollayacağım sen de bedelini ödeyeceksin” diye; bildiğin
haraç yani… Kem küm ederse dükkânın camlarını indirir aşağıya “Bak
korunamıyorsun” işte der. Veya eşrafı birbirine düşürür sonra ara bulma ayağına
kendi payını alır buna da “racon kesmek” derler…
Durum aynen böyle “Bunca yıldır onları koruyoruz,
kolluyoruz, çobanlık ediyoruz e bedelini de alalım bari” diye kolları sıvadı.
8 İslam ülkesinin Katar’a tavır koması bununla bağlantılı.
Trump Katar emirini boşuna davet etmedi Beyaz Saray’a oturup racon payını
konuşacaklar elbette. Tabii terör örgütüne destek vermek de işin bahanesi,
çünkü iş desteğe gelince hepsinin katkısı var o işte. Ama kısa çöpü o
çektiğinden olsa gerek ihale ona kaldı.
Durumun buraya kadar olan kısmı Arap ülkelerinin kendi
aralarında sık sık yaşanan bir durumdan ibaret.
Ama biz de her “hıyarım var” diyene tuzumuzu alıp koşma geleneğimiz
gereği alelacele yaptık yapacağımızı; hazırladık askeri birliklerimizi…
Gitsek ne yapacağız pek belli değil; belli ki yakında yangın yerine dönecek bu
yüzden kaçılacak mallar var. Ama kavga
eden karı koca arasına girmek ne kadar tehlikeliyse kapışan Araplar arasına
girmek de o kadar tehlikeli; bir bakarsın onlar barışırlar “sana ne oluyor, biz
dövüşürüz de sevişiriz de” diyerek dayağı sana atarlar.
Durum ciddi, terörist olmakla suçlananlarla kurulan temaslar
var; mutlaka “Ticari temasları bir şekilde anlatabiliriz ama alnımızdan
öptürmeyeydik iyiydi” diye içlerinden geçiriyorlardır…
Tabii bir yanda can kuşumuz Suudi bir yanda kankamız Katar…
Üstelik bu defa mezhepleri de aynı, birinden yana olsan öteki gönül koyacak…
İki ucu bile kirli değil, değnek komple düşmüş düşeceği yere…
Ortadoğu konusunda son derece doğru saptamaları olan ama
kimse tarafından ciddiye alınmayan (Tıpkı
Yunan mitolojisindeki Kâhin Kassandra gibi) gazeteci Hüsnü Mahalli’nin
durumla ilgili attığı “tweetlere”
baktığımızda Katar’ın kime ne katacağı konusunda az çok fikir edinebiliyoruz…
- Katar işi bir başlangıç. İkinci “Arap Baharı” ya da BOP yeni başlıyor!
- Trump'ın konuşmasına bakılırsa Katar emiri Temim direkt uluslararası
ceza mahkemesine.
- Suriye konusunda birer CİA-Mossad operasyon merkezi gibi beraber
yayın yapan Suudi El-Arabiye ve Katar El-Cezire televizyonları şimdi
düşman
- Bu Katar işi tam bir dalavera. 6 yıldır bu ülkenin terörü
desteklediğini söylüyorum.
Şimdi Trump beni destekliyor!!
- Kaderin cilvesine bakın : Birlikte Suriye'yi yıkan S.Arabistan ve
ABD müttefikleri Katar'ı terörü desteklemekle suçluyor. Şamata çok!!
- “Arap Baharı” sürecinde
Katar'ın (kiminle)başta Suriye olmak üzere tüm terör örgütlerini desteklediğini
söylediğimizde neden kızıyorlardı?
- Üç gün önce söylemiştim : İşler çok karışacak… Şimdi :Daha da
karışacak!!
- Türkiye gibi bir ülke neden Katar gibi bir ülkenin yanında olur?
- Anlayan varsa kesin Arap olur:))
22 Kasım 2016 Salı
TRUMP’IN BAŞKAN OLMASININ İYİ TARAFLARI
“Faşist, manyak, dengesiz, terbiyesiz, cinsiyetçi, ırkçı, küfürbaz,
benmerkezci, herkesi aşağılayan, bir dediği bir dediğini tutmayan, ne zaman ne
yapacağı belli olmayan biri nasıl oldu da başımıza geldi?” sorusunu soruyorlar
birbirlerine.
Biz sormuyoruz tabii çünkü nasıl olduğunu çok iyi biliyoruz,
onlar da öğrenecekler abisi.
Amerikalı bir türlü anlam veremiyor bu duruma. İlk kez bir
konuda Amerika’dan önde olduğumuzu bilmenin haklı gururu içindeyiz.
Amerikalıyı karşımıza alıp tane tane bunun nasıl olduğunu
anlatabilir, bu konularda seminerler verebilir; onlara bunca yıllık
deneyimimizi aktarabiliriz.
Trump’ın gelişinin bizim açımızdan da pek çok yararı var
aslında.
Bir kere “Ne olacak bu Amerika’nın hali?” diye ağlayan
Amerikalıyı görünce “Oh be bir tek biz değilmişiz
bu dünyada” diye muhteşem bir rahatlama duyacağımız kesin.
En azından mizah yazarları, karikatüristler için Trump’un
gelişi altın, elmas madenleri bulmaktan çok değerlidir. Her aldığı nefesle yeni
bir malzeme verecek olan Trump bizlere altın çağımızı yaşatacaktır kuşkusuz.
Doğrusunu isterseniz Clinton Hanım’ın seçileceği endişesi
beni hep rahatsız etti; kuşkusuz malzeme bakımından Trump’dan aşağı
kalmayacaktı. Ama hem centilmenlik hem de “Yetmez ama evet” referandumunun
havuçlarından biri olan “kadına pozitif ayrımcılık” maddesi gereği bir hanımı
ancak bir yere kadar hicvedebiliriz. Hâlbuki ötekini istediğimiz gibi itin
mabadına sokup çıkartabiliriz.
Trump’un gelişini varoşların tepkisi olarak yorumlayanlar
var; bunca yıllık beyaz yakalı Amerikalıların o seçkinci tavrına karşı kenar
mahalle kabadayısı havasında “Hiyeeet dağlın ulan” tavrıyla çıkması bize pek
yabancı gelmese de Amerikalı için akıl sınırlarının açılması anlamındadır. İşe
kültürel açıdan yaklaşırsak yakında fanatiklerinin sayısının artması şaşırtıcı
olmaz. Varoşlardan bir hanımın çıkıp “We are thrilled with his hair” (Biz onun
saçının kılıyık)” demesi çok yakındır. Elbette Sayın Başkan gür saçlarıyla
meşhur olduğu için orada olundu mu saç kılı olunur.
Meksika sınırına duvar yapma, mültecileri kovalamak gibi
kendi iç meselelerine ağırlık vereceğinden Ortadoğu’da olduğu gibi başka
ülkelere pek bulaşmak istemiyor gibi.
Tabii Amerika derin devleti buna sesini çıkartmazsa iyi bir
şey aslında. Beki bu vesileyle yardım musluğu kesilen İŞİD türevi saçmalıklar
son bulur.
Zavallı Amerikalılar Kanada’ya iltica etmenin yollarını
arıyorlarmış, durun daha bu bir şey değil; daha yeni başladınız.
Kaliforniya federasyondan çıkıp ayrı bir devlet olmanın
yollarını arıyormuş. Neyse ki Trump, Kaliforniya valisini görevden alıp oraya
kayyım atama yetkisine sahip bir başkan değil.
Ama Kaliforniya dediğini yapar, diğer eyaletler de onun
izinden giderse o zaman seyreyleyin şenliği. O zaman Amerika Birleşik
Devletleri diye bir şey kalmayacak; sadece Washington dolaylarında küçük bir
Amerika devleti olacak.
Bu durumda Amerika devletinin başkanı Trump, “Eyaletler
gittiğine göre bu başkanlık unvanı fazla geliyor; iyisi mi parlamenter sisteme
geçelim. Bir ABMM (Amerika Büyük Millet Meclisi) olsun, milletvekilleri
seçilsin, başbakan olsun, bakanlar olsun; ben de Cumhurbaşkanı olayım”
diyebilir.
Böyle bir durumda da Türk tipi cumhurbaşkanlığını model
alacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Hele hele bir de KHK ile yetkileri elinde
toplarsa bu yetkilerin başkanlık devrinde bile olmadığı fark edilecek ve bu
zamana kadar görevde olan başkanlar “Yahu bunu niye daha önceden akıl etmedik”
diye dövüneceklerdir.
Bunun bize de olumlu bir yansıması olabilir kuşkusuz; bu
vesileyle başkanlık tartışmaları son bulur, “Şimdiki halimiz en muhteşem
halimizmiş meğer belamızı mı arıyoruz yahu?”
diye susup otururlar.
Yani bu Trump’un faydaları saymakla bitmez… İyi ki
geldin yahu…
26 Eylül 2016 Pazartesi
Adana Altın Koza'dan ödül geldi
23.Uluslararası Adana Film Festivali kapsamında düzenlenen "Adana" konulu senaryo yarışmasında Atay Sözer'in yazdığı "Allah'ın Adamı" isimli senaryo Muzaffer İzgü Üçüncülük Ödülü'nü kazandı. Ödül töreninde Altın Koza heykeli Muzaffer İzgü tarafından Atay Sözer'e verildi.
![]() |
| Atay Sözer - Muzaffer İzgü |
Yarışmanın ön değerlendirme kurulunda yer alan senaryo ve diyalog yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği Yönetim Kurulu Başkanı İlker Barış, Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV ve Sinema Bölüm Başkanı Doç. Dr. Nüket Elpeze Ergeç ve Altınoran Sanat ve Kültür Platformu Kurucusu, yazar, fotoğrafçı Dr. S. Haluk Uygur başvuran 62 senaryoyu ön elemeden geçirdi sıra jüriye geldi.
Jüri görevini yazar, yönetmen ve senarist Füruzan'ın başkanlığında yönetmen, senarist Biket İlhan, araştırmacı–yazar, Orhan Kemal Müzesi kurucusu Işık Öğütçü, psikolog ve yazar Jülide Sevim ile yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun üstlendi.
Orhan Kemal Birincilik Ödülü Onur Dur’un Tabana Kuvvet, Yaşar Kemal Ikincilik Ödülü Fadim Koçak ile Nuri Gürdil’in yazdığı İğne Deliği, Muzaffer İzgü Üçüncülük Ödülü de
Atay Sözer’in Allah’ın Adamı senaryolarına gitti.
![]() |
| Ödül alanlar ve jüri toplu halde |
20 Temmuz 2016 Çarşamba
22 Şubat 2016 Pazartesi
KIRMIZI KART
Futbolcunun biri hakeme kırmızı kart gösterdi.
Kimsenin aklına bile gelmezdi böyle bir şey bu yüzden herkes
şok içinde.
Oysa ötelerden gelen alışkanlığımızdır, hakemler istedikleri
yerde düdük çalarlar, istedikleri yerde de kırmızı kartlarını gösterirlerdi.
Hakemin kararlarına katılmasak da biraz homurdanır, söylenir ama sonra kuzu
kuzu katlanırdık neticeye.
Çünkü hakemin dediği dedik, çaldığı da düdüktü.
Bu kez beklenmedik bir şey oldu, hakem bir futbolcuya
kırmızı gösterdi, sonra birine daha gösterdi, hızını alamadı birine daha
gösterdi, bir dördüncü gelirken bir karambol yaşandı; futbolcu kaptı kartı,
kaldırdı hakeme doğru; parmağıyla da sahanın dışını gösterdi.
Hakem şaşkındı; böyle bir durumda ne yapacağını bilemiyordu.
UEFA, FİFA gibi kurumlar da bilemiyorlardı, akıllarına
gelmediği için böyle bir durumda neler yapılacağı kurallar kitabına
yazılmamıştı.
Acaba fetva hattına sorulsa bir yanıt alınabilir miydi; öyle
ya her halt sorulduğuna göre bu niye sorulmasın.
“Bir müsabaka esnasında futbolcu hakeme kırmızı kart
gösterirse, ne lazım gelir?”
“El cevap… Karışık bir durumdur; tarafların meşrebine ve
dahi mezhebine göre farklılıklar gösterebilir.”
Kırmızı kartı gören hakem bir an “Acaba dışarı çıkmam
gerekir mi?” diye düşündü saha dışına hamle etti. Sonra hakem olduğunu
anımsadı; yan hakemlerle bakıştı, sağ taraftaki hakem, eliyle dışarı dermen,
sol taraftaki durmasını işaret ediyordu.
Derken son kararını verdi, kırmızı kartını tekrar kapıp
futbolcuya gösterip onu da attı; oyun devam etti ama eskisi gibi değil…
Artık herkes farkındaydı, artık herkes hakemlerin de kırmızı
kart görebileceğini biliyordu. Artık hakemin ne dediği eskisi gibi dedikti; ne
de çaldığı düdük, eski düdüktü.
Bu bir milat olmuştu; artık her hangi bir yerde hakemliğe sıvanıp
millete ayar vereceğini zannedenler kırmızı kartı kendileri görebilirlerdi.
Artık futbolcular da biliyordu o kırmızı kartı ele
geçirmek hiç de zor değildi ve hakeme kırmızı kart göstermenin o muhteşem
tadını tatmışlardı.
29 Ekim 2015 Perşembe
BOMBALARI BAĞLAMIŞEM HACIYI DA GARA YOLLAMIŞEM
Biz her bir şeyin farkındayız; kimin ne olduğunu, ne
yaptığının farkındayız…
Bakın her şey o çay ocağında tezgâhladı mesela. Çaylarını
içip, bu dünyanın halledilecek meselesi kalmadığından öte dünyanın sorunları
üzerine hasbıhal etmeye başladılar.
Bir sordu “Ne olacak bu öte dünya hali?” diye…
Huriler onları büyük bir sabırla beklerken onlar çay ocağı
köşelerinde pinekliyorlardı…
“Bekletmek olmaz efendiler, hemen gelin gidelim o vakit?”
dedi kıt akıllı olanı…
“Hemen gidemeyiz, henüz araya minibüs servisi daha
başlamadı” diye cevap verdi biraz daha kıt akıllı olanı.
“Zaten başlamış olsa bile kapıda kuyruk vardır şimdi; Avrupa
gümrüğündeki gibi bir sürü bürokrasi, bir sürü sorgu sual. Günah, sevap
dökümlerine bakacaklar; tam girdim diyeceksin haydi beş namaz eksiğin çıkmış”
dedi daha kıt kafalı olanı…
En mankafa olanları da çözüm yolunu buldu…
“Canlı bomba olursak kafadan, sorgusuz sualsiz gireriz
içeri”
Hepsi de onun bu fikrini alkışladılar…
Bakın bu konuşmanın bütün kayıtları elimizde mevcut... Bu
canlı bombaların ne zaman nerede patlayacaklarını çok iyi biliyoruz. Nasıl Fuat
Avni bizim her haltımızı biliyorsa, biz de onları biliyoruz.
Şimdi “Madem duruma bu kadar hâkimsin; ne diye gidip
yakalamıyorsun?” diye soruyorsunuz.
Doğrusu sizler gibi haktan hukuktan, demokrasiden, insan
haklarından dem vuran kişilere bu soruyu hiç ama hiç yakıştıramadım.
Efendiler, burası bir hukuk devletidir. Bu kişiler;
gazeteci, aydın, bilim insanı, öğrenci, gezici ya da rüyasında darbe gördüğü
iddia edilen bir genelkurmay başkanı değil ki keyfi olarak gidip içeri alalım.
Bunlar sadece eylem hazırlığında olan canlı bombalar… Önce
bir patlasınlar hele; ondan sonra bakın burunlarından fitil fitil getiriyor
muyum getirmiyor muyum?
Getirmezsem gel o zaman hesabını sor…
Na işte Suruç’da patlayan canlı bomba; hemen hemen tamamına
yakını ele geçti…
Sadece sol kulak memesi; sağ husyesi bir de maslahatının bir
kısmı halen bulunamadı. Firarda olan bu parçalar da en kısa zamanda güvenlik
birimlerimizin titiz takibi sonucu yakalanıp yetkili mercilere teslim
edileceğinden hiç kuşkunuz olmasın; neticede kanundan kaçılmaz.
Keza Ankara garında patlayan canlı bombalar için de benzer
durum söz konusudur. Onlar da aynı çay
ocağında kişiler, tahmin edeceğiniz gibi.
“Bizimki Suruç’da patlayıp doğru hurilerin yanına gitti”
diye haset edip alelacele gidip orada patladılar. Biz onu yapacaklarını da
biliyorduk elbette ama hukuka olan saygımızdan sonuna kadar beklemek zorunda
kaldık.
Efendim diyorlar ki;
“Bu işi organize eden İşid’dir” tabii ben bunu pek işitmiyorum. Çünkü
biz işimize gelmediği için İşid’e İşid değil Daeş, diyoruz.
E peki niye öyle diyoruz, bir sorun bakalım?
Hani bazı babalar hayırsız evlatlarını “Artık benim senin
gibi evladım yok, sana bundan kelli evladım demeyeceğim” diye fırçalarlar ya.
Bizimki de aynen öyle işte.
İşte bu İşid denen
rezil bizi aldattı; heriflere armut verdik tutu armudu kafamıza fırlattı Allahın
ayıları. Bizim de tepemiz attı tabiiyetiyle.
“Sana bir daha İşid demeyeceğiz” diye koyduk onurlu
tavrımızı.
Daha önce de Hocafendi tarafından boynuzlanmıştık; hele onun
ki hiç affedilir gibi değildi. Onun için
saçımızı süpürge etmiştik, yediği önünde yemediği ardındaydı, ne istediyse
vermiştik. Ama o ne yaptı, taktırıverdi boynuzları.
Biz de “Sana artık Hocafendi demeyeceğiz bundan sonra
paralel diyeceğiz” diye belirledik stratejik derinliğimizi.
Tabii bildiğiniz gibi Esat da bizi üzdüğü için kendine artık
Eset, diyoruz.
Keza PKK da fena halde kandırdı bizi; oturduk o kadar sohbet
ettik birlikte çay içtik (sahi bomba
olayı da çay içerken tezgâhlanmıştı, acaba çayı hepten yasaklasak mı?); ama
onlar çayımıza ilaç katıp bizi uyuttular. Bizi Yeşilçam’ın kötü adamı
tarafından kandırılan masum kız konumuna düşürdüler… Görün bakın bir daha onlara
PKK diyor muyuz?
Bu canlı bombalar bize karşı olan bütün güçlerin ortak
hareketidir neticede. İşid, Daeş, PKK, DHKPC,
PTT, Geziciler, Esed, Cümle
muhalefet, gazeteciler, yazarlar, çizerler, Çarşı, Galatasaray, Fenerbahçe, Aziz Yıldırım,
Paralel Yapı, dikdörtgen, ikizkenar
üçgen, yamuk, dik açı, 360 derece, açıortay, hipotenüs… Hepsi ortak hareket
ediyor; bunların hepsi bizim için birer canlı bomba.
Biz hepsini, her şeyi biliyoruz ama bir şey yapamıyoruz
çünkü memlekette hukuk var arkadaş…
Araklama Senaryolar
Bir dönem sinemamızda şimdi de Tv dizilerinde gördüğümüz kötü bir hastalık vardır.
Yeni, özgün bir şey yaratmak yerine daha önce tutmuş bir senaryoyu araklayıp güncele uygulamak. Tabii bu yöntemde her zaman başarıya ulaşılacak demek değildir.
Hani minarenin tepesinde mahsur kalmış adamı beline ip bağlatıp çektirerek yere yapıştıran Karadenizlinin; Yahu bu yöntem kuyudan adam çıkartırken işe yaramıştı diye hayal kırıklığına uğranması gibi yüksek olasılıktır.
Ama uyanık yapımcı için pek önemli değildir bu, özgün senaryo aramaz, eski senaryodan şaşmaz.
70li yıllarda pek revaçta olan senaryoyu yeniden devreye soktuklarında pek şaşırmadım. Yapımcı aynı yapımcı çünkü eski çektiği filmini güncel koşullarla yeniden çekiyor
Bir senaryo için olmazsa olmaz kural bir dramatik çatışma olmasıdır.
Bazen zengin kız-fakir oğlan, katil-polis bazen kan davası güden iki aile olarak ortaya çıkar.
70lerin senaryosunda ana tema kan davasıydı ve seri cinayetler söz konusuydu.
Yapımcı önce senariste senaryoyu yazdırmış sonra da yönetmen film için hazırlıklara başlamıştı.
Öncelikle oyuncu ajansından elemanlar geldi o elamanlara rol dağıtımı yapıldı
Hangi aktörlerin öleceği hangilerinin öldüreceği belirlendi
İlk önce köşe başında pusuya düşürülüp öldürülen gazeteci sahnesi çekildi, ikinci sahne gazetecinin ölümüne misilleme yapanların bir polisi kaçırıp infaz edilmesiydi
Bu iki sahneden sonra öğle paydosu oldu; köfte ekmekler dağıtıldı katil rollerini oynayan oyuncular karınlarını doyururken bir yandan da sorunlarını konuşuyorlardı.
Paramızı hemen öderler mi acaba?
İnşallah hemen öderler, filmin vizyona girmesini beklerlerse yandık
Peki televizyonda gösterildiğinde ayrıca para verirler mi?
Unut onu birader, burasını Amerika mı sandın?
Ama niye ki, senaryo Amerikan filminden arak değil mi?
Evet doğru, ben de seyrettim o filmi; sonunda katil uşak çıkıyor
Bu arada yapımcı ilk günün şerefine seti ziyaret edip getirdiği baklavayı bütün ekibe ikram etmişti. Yemini billah ediyordu, paralar zamanında önenecekti
Aynı ajanstan gelen oyuncular böyle yeminleri çok duyduklarından fazla umutlanmadılar ama profesyonel olduklarından gene de kendilerine verilen farklı rolleri başarıyla oynadılar.
Film gösterime girdiğinde çok büyük hasılat yaptı
İzleyici bu korku ve gerilim filminin etkisinden uzun yıllar çıkamadı.
Hatta o kadar etkilendiler ki, kendi gerçeklikleriyle kurgusal gerçeklikleri biri birine karıştı. Kendileriyle özdeşleştirdikleri karakteri öldüreni düşman bellediler, onları canlandıran aktörleri gerçek hayatta sokakta gördükleri zaman bir temiz dövdüler.
Onlar da Biz ne inandırıcı oynamışız yahu diye sevinip züğürt tesellisinde bulundular
Şimdi gene aynı yapımcı; senariste gene aynı hikâyeyi sipariş ediyor.
Biraz günümüze uydur teknolojiyi kullan; bilgisayar, internet, telefon dinleme, şantaj mantaj, olsun. Ama sakın ana yapıya dokunma; diyor.
Yeni gelen yönetmeni de tembihliyor; bol bol patlama çatlama olsun, kafalar kollar kopsun, diyor
Gene aynı ajanstan gelen oyunculara rol dağıtımı yapılıyor; yukarıda yazılanlar fasit daire örneğinde olduğu gibi devam ediyor Biri birini öldürecek sonra ötekini öbürünü katledecek sonra tekrar öteki öbürünü bombalayacak
Öğlen paydoslarında oturup köfte ekmeklerini yerken Ne olacak sinemamızın hali? diye dertleşecekler
Ama bu defa bu film tutar mı bilmem
Artık millet kabak tadı vermiş bu senaryoyu izler mi?
Neticede sonu belli işte; katil uşak çıkıyor
Yeni, özgün bir şey yaratmak yerine daha önce tutmuş bir senaryoyu araklayıp güncele uygulamak. Tabii bu yöntemde her zaman başarıya ulaşılacak demek değildir.
Hani minarenin tepesinde mahsur kalmış adamı beline ip bağlatıp çektirerek yere yapıştıran Karadenizlinin; Yahu bu yöntem kuyudan adam çıkartırken işe yaramıştı diye hayal kırıklığına uğranması gibi yüksek olasılıktır.
Ama uyanık yapımcı için pek önemli değildir bu, özgün senaryo aramaz, eski senaryodan şaşmaz.
70li yıllarda pek revaçta olan senaryoyu yeniden devreye soktuklarında pek şaşırmadım. Yapımcı aynı yapımcı çünkü eski çektiği filmini güncel koşullarla yeniden çekiyor
Bir senaryo için olmazsa olmaz kural bir dramatik çatışma olmasıdır.
Bazen zengin kız-fakir oğlan, katil-polis bazen kan davası güden iki aile olarak ortaya çıkar.
70lerin senaryosunda ana tema kan davasıydı ve seri cinayetler söz konusuydu.
Yapımcı önce senariste senaryoyu yazdırmış sonra da yönetmen film için hazırlıklara başlamıştı.
Öncelikle oyuncu ajansından elemanlar geldi o elamanlara rol dağıtımı yapıldı
Hangi aktörlerin öleceği hangilerinin öldüreceği belirlendi
İlk önce köşe başında pusuya düşürülüp öldürülen gazeteci sahnesi çekildi, ikinci sahne gazetecinin ölümüne misilleme yapanların bir polisi kaçırıp infaz edilmesiydi
Bu iki sahneden sonra öğle paydosu oldu; köfte ekmekler dağıtıldı katil rollerini oynayan oyuncular karınlarını doyururken bir yandan da sorunlarını konuşuyorlardı.
Paramızı hemen öderler mi acaba?
İnşallah hemen öderler, filmin vizyona girmesini beklerlerse yandık
Peki televizyonda gösterildiğinde ayrıca para verirler mi?
Unut onu birader, burasını Amerika mı sandın?
Ama niye ki, senaryo Amerikan filminden arak değil mi?
Evet doğru, ben de seyrettim o filmi; sonunda katil uşak çıkıyor
Bu arada yapımcı ilk günün şerefine seti ziyaret edip getirdiği baklavayı bütün ekibe ikram etmişti. Yemini billah ediyordu, paralar zamanında önenecekti
Aynı ajanstan gelen oyuncular böyle yeminleri çok duyduklarından fazla umutlanmadılar ama profesyonel olduklarından gene de kendilerine verilen farklı rolleri başarıyla oynadılar.
Film gösterime girdiğinde çok büyük hasılat yaptı
İzleyici bu korku ve gerilim filminin etkisinden uzun yıllar çıkamadı.
Hatta o kadar etkilendiler ki, kendi gerçeklikleriyle kurgusal gerçeklikleri biri birine karıştı. Kendileriyle özdeşleştirdikleri karakteri öldüreni düşman bellediler, onları canlandıran aktörleri gerçek hayatta sokakta gördükleri zaman bir temiz dövdüler.
Onlar da Biz ne inandırıcı oynamışız yahu diye sevinip züğürt tesellisinde bulundular
Şimdi gene aynı yapımcı; senariste gene aynı hikâyeyi sipariş ediyor.
Biraz günümüze uydur teknolojiyi kullan; bilgisayar, internet, telefon dinleme, şantaj mantaj, olsun. Ama sakın ana yapıya dokunma; diyor.
Yeni gelen yönetmeni de tembihliyor; bol bol patlama çatlama olsun, kafalar kollar kopsun, diyor
Gene aynı ajanstan gelen oyunculara rol dağıtımı yapılıyor; yukarıda yazılanlar fasit daire örneğinde olduğu gibi devam ediyor Biri birini öldürecek sonra ötekini öbürünü katledecek sonra tekrar öteki öbürünü bombalayacak
Öğlen paydoslarında oturup köfte ekmeklerini yerken Ne olacak sinemamızın hali? diye dertleşecekler
Ama bu defa bu film tutar mı bilmem
Artık millet kabak tadı vermiş bu senaryoyu izler mi?
Neticede sonu belli işte; katil uşak çıkıyor
19 Haziran 2015 Cuma
Rehberimiz Süleyman
Süleyman Demirel’in ölüm haberi beni çok eskilere götürdü,
çocukluk günlerime.
Saçı dökülmüş, şişman hali karikatüre benzediğinden beni
güldürüyordu hep, zaten o yüzdendir ki karikatürü en kolay çizilen politikacı
unvanını hiç kimseye kaptırmamıştı.
Kendi yapmıştı bu saptamayı, “Bir daire içine yan yana iki
yuvarlak yap olsun karikatürüm”, diyordu.
Pek alıngan değildi, bir iki istisna dışında pek kimseye
hakkında yazılan çizilenden dolayı dava aşmışlığı yoktu.
Sadece iktidarının ilk yıllarında çorabı delik bir
fotoğrafının yayınlanmasına epey bozulup dava açmaya niyet ettiğini
anımsıyorum.
Laf çevirmekte ustaydı, vecize niteliğindeki sözleriyle
mizahçılar için muhteşem bir kaynaktı.
“İktidara gelir gelmez niye zam yaptınız?” sorusuna
“Biz zam yapmadık, zammı burada bulduk, zaten vardı; eğer zammın
üzerine otursaydık civciv çıkardı” türünden akla zarar yanıtlar veriyordu. Sen
bu duruma gülerken önemli soru da kaynayıp gidiyordu.
Büyük günahları da vardı tabii… Sağcıları pek severdi, onların
katil olabileceğini düşünmezdi pek. Ancak Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının
idamları mecliste oylanırken büyük bir şevkle el kaldırmasının hesabı tarih
önünde soruluyor zaten.
![]() |
| İdamlar onaylanıyor |
En son 12 Eylül darbesi gelince biraz direnir gibi oldu;
demokrasiden falan söz etti…
Aziz Nesin de “Bu bir darbe daha yerse kesin komünist olur”
demişti…
Ama Sivas olaylarının başlangıcında “Aman halkla askeri karşı
karşıya getirmeyin” diyerek onlarca aydının yanmasına vesile oldu.
Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde bir davası daha
olmuştu…
Malumunuz Can Yücel’in dilinin kemiği yoktur, geldiği gibi
söyler lafını.
“Pezevenk” demiş bir yerde onun için.
Tabii tartışmasız hakaret kabul ediliyor; savcı hemen açmış
davayı Cumhurbaşkanına hakaretten.
Açarken de üzülmüş biraz;
“Can Bey’i biliriz, severiz ama ne çare ki kanun önünde
kimseye ayrıcalık olmaz; yapılan suç ortada bu davayı açmak zorundayım…”
Süleyman Bey de üzgün;
“Ben asla kişisel olarak şikâyetçi değilim; ama hukuka
müdahale edemem; savcı da görevini yapıyor ona karışamam…”
Duruşmanın yargıcı da çaresiz;
“Hay Allah; suç sabit, kanunda yazan cezayı vermek
zorundayım; yapın savunmanızı belki hafifletici nedenler falan bulabiliriz”
diyor…
İlginç bir dava oluyor; savcı da yargıç da sanığı aklamak
için yollar arıyorlar bir türlü bulamıyorlar.
Can Baba da özür dileyerek cezasını hafiflettirme yoluna
gitmiyor doğal olarak; şanına yakışmaz çünkü…
Düşünüp taşınıyor, öyle bir savunma yapmalı ki, hem lafını
geri almasın hem de ceza yemesin.
Sözlükleri tarıyor ve sonunda aradığını buluyor…
Pezevenk kelimesinin, tasavvuf dilinde “Yol gösteren,
rehberlik eden kimse” anlamına geldiğini görüyor.
Aranan savunma bulunmuş oluyor; çıkıyor yargıcın karşısına…
“Ben o kelimeyi bu anlamda kullandım, yol gösterici, rehber
demek istedim” diyor…
Yargıç da rahatlıyor, savcı da…
“Ha tamam o zaman” diyorlar…
Karar beraat…
Can Baba’nın keyfi yerine geliyor…
“Neticede lafı çevirmiş sayılmam, söylediğim doğru; adam
bunca yıllık pezevengimiz değil mi?” diyor…
Gerçekten de pek çok konuda rehberlik ettiği ve tarihte
önemli bir yer tutacağı tartışılmaz…
Pek çok mizahçıya da kişisel gelişimlerinde büyük ölçüde yol
gösterici olmuştur…
Kendi adıma özellikle mizahımıza yaptığı katkılanından
dolayı şükranlarımı sunuyorum.
12 Ekim 2014 Pazar
DİKKAT TAŞERON VAR
Televizyon
dizisinin setinde vukuat var…
Servis
şoförlerinden biri (veya ikisi) iş
dönüşü götürdükleri figüran kıza tecavüz etmiş.
Kız
şikâyet edince polis de gelip şoförleri almış doğal olarak.
Vaka-i
adiyeden bir durum ama televizyon dizisi olmasından dolayı haber değeri
taşımış, magazin basını üzerine atlamış her yerde yayınlanmış.
Yapımcı
da bu olayda adının geçmesinden rahatsız olmuş doğal olarak, bir açıklama yapma
gereği duymuş.
Buraya
kadar doğrusu pek ilgimi çekmiyordu, bu tür haberlerin hep cinsel istismar
malzemesi yapıldığını düşünürüm. Ama yapılan açıklamayı duyunca kulak kabarttım;
işin boyutu bir anda değişebilirdi.
Yapımcı,
“Valla da billa da o şoförlerin bizim
firmayla hiçbir ilgisi yok, onlarla taşeron olarak çalışıyoruz sadece”
türünden bir açıklama yapıyor.
Tabii
tecavüzcü taşeron olunca tecavüze mantıklı bir açıklama geliyor!
Taşerondur
her ettiği halt doğrudur…
Her
ne kadar “Peki o taşerona taşeronluğu
beybabam mı verdi?” sorusunu sorsanız da kendini bu rezil olaydan sıyırmış
oluyor kendince.
Aslında
bu açıklama taşeronluğun nasıl bir şey olduğunu çok net biçimde anlatıyor; bu
yüzden bizi aydınlattığı için yapımcı arkadaşa minnettar olmamız gerek.
Mecidiyeköy’deki
asansör cinayetinden sonra da işveren topu taşeronlara attı bigüzel…
Asansörcü
de taşeronmuş, onu denetleyen de başka bir taşeronmuş; yani o taşeron denetçi,
parasını aldığı patronunu denetleyip ona göre rapor veriyor.
Eh
Soma’daki maden ocağı katliamının sorumluları da taşeronlardı…
Ama ortada bir dolu taşeron olunca hangisinin gerçek
sorumlu olduğu bulunamadı.
Sadece bu durumların bir sorumsuzluk örneği olduğu
kanıtlandı.
Anladığım kadarıyla bu taşeronluk bulaşıcı.
Vıcık vıcık bir şey, her yere bulaşıyor; sağ sol
dinlemiyor…
Beşiktaş belediyesi işçileri grevdeymiş, üstelik grev
yapıyorlar diye dayat yiyorlarmış; niye?
İşten atılıp, yerlerine taşeronlar alınıyormuş…
Tabii sosyal demokrat iddiasındaki bir belediyede
bunların olması bağlı olduğu partini ayıbı; o ayrı bir konu.
Ama bu durum, taşeronluğun bulaşıcı olduğunun kanıtı;
tehlike büyük ciddi bir salgın olduğu kesin.
Artık aşı mı geliştirirsiniz, karantina mı
uygularsınız ne yapansanız yapın bu virüsün önüne geçin biran önce.
İyisi mi her kurumun kapısına koca koca yazmak gerek:
“DİKKAT
TAŞERON VAR”
27 Ağustos 2014 Çarşamba
İçimdeki İnsan
YAPIM: DE Yapımcılık- Aydın Sayman
ESER : İrfan Yalçın “Fareyi Öldürmek”
SENARYO: Atay Sözer
GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ: Eyüp Boz
MÜZİK: Can Atilla
YÖNETMEN : Aydın Sayman
OYUNCULAR
VEDAT ERİNCİN……………………………………………Sabri
SUAVİ EREN………………………………………………….Yazar Nuri
FÜSUN DEMİREL……………………………………………Şükran
ŞEBNEM BOZOKLU…………………………………………Nejla
MELEK ŞAHİN………………………………………………..Sabahat
MACİT KOPER………………………………………………..Deli Naci
MENDERES SAMANCILAR………………………………..Yüksel
MURAT KARASU……………………………………………..Murat
RIZA SÖNMEZ………………………………………………..Hulusi
TİMUR ÖLKEBAŞ…………………………………………….Ömer
MUHLİS ASAN………………………………………………..Çaycı Ahmet
HAKAN TÜRKŞEN…………………………………………….Şef Fethi
SEDA KIZILTOPRAK……………………………………….Tülin
AHMET YAŞAR………………………………………………..Genç Sabri
ONUR DEMİRCAN……………………………………………Genç Murat
GÜRKAN GÜZEYHUZ……………………………………….Genç Yazar
SEDA BOZKURT…………………………………………….. Gülay
21 Şubat 2014 Cuma
19.Nehar Tüblek Karikatür Yarışması
![]() |
| Atay Sözer- Birincilik Ödülü |
Konusu “Seçim” olarak belirlenen 19. Nehar Tüblek Karikatür Yarışması Sonuçlandı...
Birincilik Ödülünü Atay Sözer kazandı… 6 Mart 1995 tarihinde vefat eden, ömrünü karikatüre adamış değerli sanatçılarımızdan Nehar Tüblek adına Beşiktaş Belediyesi ile Karikatürcüler Derneği tarafından düzenlenen karikatür yarışmasının bu yıl on dokuzuncusu gerçekleşti. Yarışmaya 202 karikatürcü katıldı. Son katılım tarihi 10.02.2014 olan yarışmanın İsmail Ünal (Beşiktaş Belediye Başkanı), Kemal Çiloğlu-(Beşiktaş Belediye Başkan Vekili) ve karikatüristler Tonguç Yaşar, Erdoğan Bozok, Raşit Yakalı, Mahmut Akgün, Musa Kart, Ahmet Öztürklevent ve Akdağ Saydut’tan oluşan seçiciler kurulu 19 Şubat 2014’tarihinde toplanarak sonuçları aşağıdaki gibi belirledi. 19. Yarışmanın konusu “seçim” olarak belirlenmişti. Ödüller: Birincilik Ödülü: Atay Sözer İkincilik Ödülü: Ahmet Aykanat Üçüncülük Ödülü: Sait Munzur Mansiyonlar I: Serdar Kıcıklar Mansiyonlar II: Halit Kurtulmuş Aytoslu Mansiyonlar III: Ali Şur Beşiktaş Belediyesi Onur Ödülü: Olga Güler Özel Ödüller: Beşiktaş Jimnastik Kulübü Özel Ödülü: Mehmet Selçuk Karikatürcüler Derneği Özel Ödülü: Özcan Çalışkan Kabataş Lisesi Eğitim Vakfı Özel Ödülü: Murat Sarı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Özel Ödülü: Ömer Çam Dünya Yayıncılık Özel Ödülü: Hasan Ceylan Nehar Tüblek Ailesi Adına Özel Ödül: Ali Bulca Karikatürcüler Derneği 18 Yaş alttı Gençleri ve Çocukları Özendirme Ödülleri: 1. Semra Ağar 2. Cemre Eskici 3. Rana Uysal 4.Ayberk Şentürk 5. Melisa Demircan 6.Semanur Balkan
Kazanan karikatürler için tıklayın
![]() |
| Beşiktaş Belediye Başkan Yardımcısı Kemal Çiloğlu-Atay Sözer |
![]() |
| Kemal Çiloğlu-Atay Sözer-Ahmet Aykanat-Sait Munzur |
19 Ekim 2013 Cumartesi
5 Eylül 2013 Perşembe
Kadeş Savaşı'nı kim kazandı?
Savaş muhabbeti iyice sıktı; insanlar
Suriye’ye gireceğiz, girmeyeceğiz gerginliği içinde. Bu stresten uzaklaşmak
için isterseniz biraz tarihi bir konuya değinip kafamızı dağıtalım (Tabii mecazi anlamda).
Konumuz tarihin ilk savaşlarından
biri olan Kadeş Savaşı…
Bu savaş bugünkü Suriye sınırları içinde gerçekleşmiştir (Gene mi Suriye yahu, biz konudan çıkalım
derken konu gelip bize giriyor !)
Savaş bugünkü Anadolu topraklarında yaşayan Hititlerin Kralı
Muvatalli ile Mısır Firavunu Ramses arasında geçer…
Her savaş gibi bu savaş da elinin körü bir nedenden ötürü
çıkmıştır, dolayısıyla bir süre sonra çıkış nedeni unutulmuş ancak savaş
sürmüştür.
Oysa ki Muvattali ve Ramses’in arası kısa bir süre öncesine
kadar pek bir iyidir.
Ramses, Muvattali’yi ülkesine davet etmiş ve Nil kıyısında
birlikte sandal sefası yapmışlardır, daha sonra da Ramses, Muvattali’nin daveti
üzerine Hitit diyarına iade-i ziyarette bulunmuştur. Ailecek güzel bir tatil
geçirmişler ve Hititli ressamlara poz vermişlerdir. Bugün arkeoloji müzesini
ziyaret edenler Ramses ve Muvattali’nin bu resimlerini görebilirler.
Ama o ne olduğu unutulan elinin körü nedenden dolayı araları
iyice açılmıştır; Muvattali kırk yıllık Ramses’e gıcıklık olsun diye “Remses” demeye başlamıştır.
Eh Ramses de ondan aşağı kalmamaktadır “Bulaşma
bana bulaşırım sana” diye posta koymaktadır.
Bu arada deniz aşırı diyarlardan da Muvattali’yi gaza
getirenler vardır.
“Gidip gösterelim şu
Ramses’e gününü; hadi sen git gir ben de geliyorum” demektedirler.
Muvattali de bu gaza fazlasıyla gelip “Ama ben şöyle bir kapıdan bakıp gitmem, girdim mi tam girerim; o
Remses’i piramitsiz gömmeden gelmem” diye işin suyunu çıkartmaktadır
“Gir anasını satiim…” diyerek gaz gelişi
devam etmektedir.
Muvattali savaş elbiselerini giydi, silahlarını
kuşandı;
“Ben gidiyorum siz de geliyor musunuz?”
diye deniz ötesine seslendi.
Deniz ötesinden
ses geldi “Tamam yahu, teknoloji daha
gelişmedi öyle ha deyince gelinmiyor; daha gemileri tersaneden çıkartacağız,
forsaları bulacağız, yelkenleri diktireceğiz. Sen başla hele biz yetişiriz
merak etme”
Bu garanti
üzerine Muvattali, Ramses’in üzerine yürüdü…
İki ordu Kadeş
meydanında kıyasıya bir savaşa başladı…
Deniz ötesinden
hiçbir zaman yardım gelmedi…
İki tarafta da
birlerce insan hayatını kaybetti…
Baktılar ki
kimse kazanamayacak, bir barış antlaşmasına karar verdiler ve tarihin ilk antlaşması
olan Kadeş Antlaşması imzalandı…
Muvattali,
Ramses’e gene “Ramses” demeye
başladı…
İki ülke bu
savaştan uğradıkları zararı uzun süre gideremedi; savaşın tam bir galibi yoktu.
Herkes gene başlangıçta olduğu topraklarına sahipti sadece her iki tarafta da
nüfus azalmış ve pek çok yer yıkılmıştı.
Daha sonraki
yıllarda Mısırlı tarihçiler bu savaşı Mısır’ın zaferi olarak yazdılar…
Hititlilere
gelince… Ne yazık ki artık Hitit diye bir ülke olmadığından “Bu savaşı aslında Hititler kazanmıştır”
diyecek bir tarihçileri de yoktu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















































