DÖRDÜNCÜ MAYMUN

12 Ekim 2014 Pazar

DİKKAT TAŞERON VAR


Televizyon dizisinin setinde vukuat var…
Servis şoförlerinden biri (veya ikisi) iş dönüşü götürdükleri figüran kıza tecavüz etmiş.
Kız şikâyet edince polis de gelip şoförleri almış doğal olarak.
Vaka-i adiyeden bir durum ama televizyon dizisi olmasından dolayı haber değeri taşımış, magazin basını üzerine atlamış her yerde yayınlanmış.
Yapımcı da bu olayda adının geçmesinden rahatsız olmuş doğal olarak, bir açıklama yapma gereği duymuş.
Buraya kadar doğrusu pek ilgimi çekmiyordu, bu tür haberlerin hep cinsel istismar malzemesi yapıldığını düşünürüm. Ama yapılan açıklamayı duyunca kulak kabarttım; işin boyutu bir anda değişebilirdi.
Yapımcı, “Valla da billa da o şoförlerin bizim firmayla hiçbir ilgisi yok, onlarla taşeron olarak çalışıyoruz sadece” türünden bir açıklama yapıyor.
Tabii tecavüzcü taşeron olunca tecavüze mantıklı bir açıklama geliyor!
Taşerondur her ettiği halt doğrudur…
Her ne kadar “Peki o taşerona taşeronluğu beybabam mı verdi?” sorusunu sorsanız da kendini bu rezil olaydan sıyırmış oluyor kendince.
Aslında bu açıklama taşeronluğun nasıl bir şey olduğunu çok net biçimde anlatıyor; bu yüzden bizi aydınlattığı için yapımcı arkadaşa minnettar olmamız gerek.

Mecidiyeköy’deki asansör cinayetinden sonra da işveren topu taşeronlara attı bigüzel…
Asansörcü de taşeronmuş, onu denetleyen de başka bir taşeronmuş; yani o taşeron denetçi, parasını aldığı patronunu denetleyip ona göre rapor veriyor.
Eh Soma’daki maden ocağı katliamının sorumluları da taşeronlardı…
Ama ortada bir dolu taşeron olunca hangisinin gerçek sorumlu olduğu bulunamadı.
Sadece bu durumların bir sorumsuzluk örneği olduğu kanıtlandı.

Anladığım kadarıyla bu taşeronluk bulaşıcı.
Vıcık vıcık bir şey, her yere bulaşıyor; sağ sol dinlemiyor…
Beşiktaş belediyesi işçileri grevdeymiş, üstelik grev yapıyorlar diye dayat yiyorlarmış; niye?
İşten atılıp, yerlerine taşeronlar alınıyormuş…
Tabii sosyal demokrat iddiasındaki bir belediyede bunların olması bağlı olduğu partini ayıbı; o ayrı bir konu.
Ama bu durum, taşeronluğun bulaşıcı olduğunun kanıtı; tehlike büyük ciddi bir salgın olduğu kesin.
Artık aşı mı geliştirirsiniz, karantina mı uygularsınız ne yapansanız yapın bu virüsün önüne geçin biran önce.
İyisi mi her kurumun kapısına koca koca yazmak gerek:

“DİKKAT TAŞERON VAR”

KOLTUK SENDROMU




Bayram ziyaretine gittiğim büyük teyzenin evi doğal olarak pek kalabalıktı, herkes rutin bayramlaşması için gelmişti. Salonda pek oturacak yer yoktu, beni duvarın dibindeki tabureye buyur ettiler, geçip oturdum mecburen.
Amcalar, halalar, teyzeler sıra sıra oturuyorlardı, salonun başköşesindeki koskoca deri koltuğa 7 yaşında bir velet kurulmuştu; belli ki gelir gelmez koltuğa tırmanmış, kimse de çocuktur diye sesini çıkartmamıştı. Sanıyorum kuzenlerden birinin oğlu olmalıydı. Akrabalarla böyle kırk yılda bir karşılaşınca kim kimdi, diye tanımakta güçlük çekilir; çünkü acımasız zaman fiziğinizi ve kimyanızı fena halde bozmuştur; ama koltuğu hemen tanıdım. Rahmetli enişte mal müdürüydü, onun koltuğuydu, ondan başkasını oturtmazlardı;
“Aman o eniştenin koltuğu sakın dokunma, kızar sonra” derlerdi. Eniştenin heybetli bir şekilde koltuğa oturuşu gözümün önüne geldi, çocukken amma da korkardım onun halinden… Ne günlere geldik, şimdi bu velet fütursuzca geçip kurulmuş onun yerine.
Kerata oturduğumdan beri gözünü dikti bana ters ters bakıyor; epey bir tedirgin oldum doğrusu.
 Teyzanım elindeki tepsiyle tatlı servisine başladı, ilk servisi de velede yaptı;
Tatlılara burnunun ucuyla bakan velet sordu:
Ne tatlısı bu böyle?
“Baklava…”
“Kadayıf yok mu?”
“Var evladım, sen bunu al şimdi; hemen getiririm kadayıfını…”
Velet baklavaya yumulurken teyzanım diğer misafirlere servise devam etti, ben tam sıra bana geldi diye hamle yaparken hop beni atlayıp diğerine geçti; sonunda tepsideki baklavalar bitince beni fark etti;
“A evladım sen öyle kıyıda köşede kalınca görmedim; getiririm birazdan senin baklavanı” diyerek çıktı…
Velet, iki koltuk ötede oturan kuzene beni gösterdi;
“Anne ya, kim bu şaşkın şaşkın bakan denyo ?”
Kuzen biraz mahcup gülümsedi;
“Aaa tanımadın mı Abdülhamit; dayı o dayı…”
“Nereden tanıyayım, hayatımda ilk defa görüyorum…”
Velet haklıydı nereden tanısındı?
Tabii bu yaştaki çocuğa büyük dedenin adını verirsen olacağı bu…
Abdülhamit beni tepeden aşağı süzerek baktı…
“Sen ne iş yapıyorsun bakayım?”
Öyle bir edayla sordu ki ister istemez, hafifçe öne doğrulup ceketimi ilikleyerek yanıtladım.
“Yazarlık yapıyorum efendim…”
“İyi… Yaz ama öyle her aklına geleni yazıp da başını bela sokma…”
Bu arada teyzanım Abdülhamit’in kadayıfını getirdi, sonra bana döndü…
“Sen bir tabak daha baklava alır mıydın?” diye sordu…
“Bir tabak daha alabilmem için önce ilk tabağı almam gerekiyor teyzeciğim diye yanıtladım…”
Teyzanım özür dileyerek dışarı çıktı…
Abdülhamit bir yandan kadayıfı götürürken, bana seslendi…
“Pişşt koçum, şu çikolata kutusunu kap gel bakayım…”
İster istemez yerimden fırlayıp masanın üstündeki çikolata kutusunu kapıp ona yöneldim, bir türlü inanamıyordum, neden böyle yapıyordum; çocuk terbiyesinde dayağa karşı olsam da böyle bir durumda kızılcık sopasını kaptığım gibi girişmem gerekiyordu. Daha da garibi, ne annesinden, ne babasından ne de diğer büyüklerden bir ses çıkıyordu.
Sonunda kuzen ayağa kalktı;
“Bize müsaade bayram ziyareti uzun olmaz, daha da gideceğimiz yerler var; hadi gel Abdülhamit” diyerek oğlunu da kaldırdı…
Kapı önünde vedalaşırken çocuk elimi öpüp başına koydu;
“Bayramınız kutlu olsun dayıcıyım” diyerek saygılı bir ifadeyle baktı…
İnanamıyordum az önce koltukta oturan ruh hastası gitmiş yerine bambaşka son derece normal, çocuk gibi bir çocuk gelmişti…
Onlar gittikten sonra boşalan koltuğa oturdum, şöyle bir arkama yaslandım, kollarımı iki yana açarak yerleştirdim, doğrusu pek bir rahattı; çocukluğumdan beri özendiğim bu koltuğa ilk kez oturmanın keyfini yaşıyordum.
Teyzanım “Buyur evladım”, diye baklavamı getirdi…
“Onu koy şöyle, hemen fırla bana bir kadayıf kap gel; az önce velet yedi, imrendim; bi tarafım şişmesin şimdi…”
Teyzanım “Başüstüne” deyip fırladı…
Gözüm hemen yanımda oturan yaşlı adama takıldı…
“Moruk, sen kimsin, kimlerdensin bakiiim” diye sordum…
Yaşlı adam önümde saygıyla eğilerek;
“Ben zatıalinizin amcasıyım evladım…”
Bana ne oluyordu böyle, ben böyle hıyarlıkları nasıl yapabiliyordum? Hâlbuki az önce içeri girdiğimde amcamın elini öpüp, hatırını sormuştum…
Tam “Özür dilerim”, diyecektim ki; dudaklarımdan;
“Kalk bana şuradan likörlüsünden bir çikolata kap”,  sözleri döküldü…
Meseleyi çözmüştüm, olay tamamen oturulan koltuktan kaynaklanıyordu; bu koltuğa oturan böyle belirtiler gösteriyordu; sadece oturanları değil karşısındakileri de etkiliyordu bu durum; onlar da oturanın karşısında elpençe duruyorlardı ister istemez. 

Ama inanın çok da endişelenecek bir durum yok, çaresi var… Koltuktan kalkınca her şey normale dönüyor.