DÖRDÜNCÜ MAYMUN

29 Ekim 2015 Perşembe

Gündem çizgileri


Fetullah medyasına el kondu




BOMBALARI BAĞLAMIŞEM HACIYI DA GARA YOLLAMIŞEM


Biz her bir şeyin farkındayız; kimin ne olduğunu, ne yaptığının farkındayız…
Bakın her şey o çay ocağında tezgâhladı mesela. Çaylarını içip, bu dünyanın halledilecek meselesi kalmadığından öte dünyanın sorunları üzerine hasbıhal etmeye başladılar.
Bir sordu “Ne olacak bu öte dünya hali?” diye…
Huriler onları büyük bir sabırla beklerken onlar çay ocağı köşelerinde pinekliyorlardı…
“Bekletmek olmaz efendiler, hemen gelin gidelim o vakit?” dedi kıt akıllı olanı…
“Hemen gidemeyiz, henüz araya minibüs servisi daha başlamadı” diye cevap verdi biraz daha kıt akıllı olanı.
“Zaten başlamış olsa bile kapıda kuyruk vardır şimdi; Avrupa gümrüğündeki gibi bir sürü bürokrasi, bir sürü sorgu sual. Günah, sevap dökümlerine bakacaklar; tam girdim diyeceksin haydi beş namaz eksiğin çıkmış” dedi daha kıt kafalı olanı…
En mankafa olanları da çözüm yolunu buldu…
“Canlı bomba olursak kafadan, sorgusuz sualsiz gireriz içeri”
Hepsi de onun bu fikrini alkışladılar…
Bakın bu konuşmanın bütün kayıtları elimizde mevcut... Bu canlı bombaların ne zaman nerede patlayacaklarını çok iyi biliyoruz. Nasıl Fuat Avni bizim her haltımızı biliyorsa, biz de onları biliyoruz. 
Şimdi “Madem duruma bu kadar hâkimsin; ne diye gidip yakalamıyorsun?” diye soruyorsunuz.
Doğrusu sizler gibi haktan hukuktan, demokrasiden, insan haklarından dem vuran kişilere bu soruyu hiç ama hiç yakıştıramadım.
Efendiler, burası bir hukuk devletidir. Bu kişiler; gazeteci, aydın, bilim insanı, öğrenci, gezici ya da rüyasında darbe gördüğü iddia edilen bir genelkurmay başkanı değil ki keyfi olarak gidip içeri alalım.
Bunlar sadece eylem hazırlığında olan canlı bombalar… Önce bir patlasınlar hele; ondan sonra bakın burunlarından fitil fitil getiriyor muyum getirmiyor muyum?
Getirmezsem gel o zaman hesabını sor…
Na işte Suruç’da patlayan canlı bomba; hemen hemen tamamına yakını ele geçti…
Sadece sol kulak memesi; sağ husyesi bir de maslahatının bir kısmı halen bulunamadı. Firarda olan bu parçalar da en kısa zamanda güvenlik birimlerimizin titiz takibi sonucu yakalanıp yetkili mercilere teslim edileceğinden hiç kuşkunuz olmasın; neticede kanundan kaçılmaz.
Keza Ankara garında patlayan canlı bombalar için de benzer durum söz konusudur.  Onlar da aynı çay ocağında kişiler, tahmin edeceğiniz gibi.
“Bizimki Suruç’da patlayıp doğru hurilerin yanına gitti” diye haset edip alelacele gidip orada patladılar. Biz onu yapacaklarını da biliyorduk elbette ama hukuka olan saygımızdan sonuna kadar beklemek zorunda kaldık.
Efendim diyorlar ki;  “Bu işi organize eden İşid’dir” tabii ben bunu pek işitmiyorum. Çünkü biz işimize gelmediği için İşid’e İşid değil Daeş, diyoruz.
E peki niye öyle diyoruz, bir sorun bakalım?
Hani bazı babalar hayırsız evlatlarını “Artık benim senin gibi evladım yok, sana bundan kelli evladım demeyeceğim” diye fırçalarlar ya. Bizimki de aynen öyle işte.
İşte bu  İşid denen rezil bizi aldattı; heriflere armut verdik tutu armudu kafamıza fırlattı Allahın ayıları. Bizim de tepemiz attı tabiiyetiyle.
“Sana bir daha İşid demeyeceğiz” diye koyduk onurlu tavrımızı.
Daha önce de Hocafendi tarafından boynuzlanmıştık; hele onun ki hiç  affedilir gibi değildi. Onun için saçımızı süpürge etmiştik, yediği önünde yemediği ardındaydı, ne istediyse vermiştik. Ama o ne yaptı, taktırıverdi boynuzları.
Biz de “Sana artık Hocafendi demeyeceğiz bundan sonra paralel diyeceğiz” diye belirledik stratejik derinliğimizi.
Tabii bildiğiniz gibi Esat da bizi üzdüğü için kendine artık Eset, diyoruz.
Keza PKK da fena halde kandırdı bizi; oturduk o kadar sohbet ettik birlikte çay içtik (sahi bomba olayı da çay içerken tezgâhlanmıştı, acaba çayı hepten yasaklasak mı?); ama onlar çayımıza ilaç katıp bizi uyuttular. Bizi Yeşilçam’ın kötü adamı tarafından kandırılan masum kız konumuna düşürdüler… Görün bakın bir daha onlara PKK diyor muyuz?
Bu canlı bombalar bize karşı olan bütün güçlerin ortak hareketidir neticede. İşid, Daeş, PKK, DHKPC,  PTT,  Geziciler, Esed, Cümle muhalefet, gazeteciler, yazarlar, çizerler,  Çarşı, Galatasaray, Fenerbahçe, Aziz Yıldırım, Paralel Yapı, dikdörtgen,  ikizkenar üçgen, yamuk, dik açı, 360 derece, açıortay, hipotenüs… Hepsi ortak hareket ediyor; bunların hepsi bizim için birer canlı bomba.

Biz hepsini, her şeyi biliyoruz ama bir şey yapamıyoruz çünkü memlekette hukuk var arkadaş… 

AK TROL OLMANIN TAHAMMÜL EDİLMEZ AĞIRLIĞI


Eğer “Bir trol olmaktan daha zor olan nedir?” derseniz hiç tartışmasız “Ak trol olmaktır” yanıtını alırsınız.
Şimdi sizlere bir ak trol olmanın inceliklerini anlatayım da görün çektiğimiz zorlukları.
Web âleminin Facebook, Twitter, gibi sosyal medya mecralarında sörf yapanlar illa ki adım başı bir trolle karşılaşırlar.
Misal; bir sayfayı açtığınızda karşınıza bir ölüm haberi çıkar “Falanca sanatçı mevta olmuş” diye yanında da o sanatçının sırıtan bir fotoğrafı.
Bu haberin altında da yorum bölümü vardır; o sanatçıyı sevenler hemen yorumlarını yazarlar.
“Büyük bir kayıp… Pek üzüldük… Yeri doldurulmayacak… Bir yaprak daha düştü… Allah rahmet eylesin… Işıklarda uyusun” türünden.
Oysa bu haber çakmadır, palavradır; merhum oldu dedikleri zat sapasağlamdır ama bu haberi okuyan yakınları kriz geçirip yoğun bakıma kaldırılır.
İşte bu tür haberleri yapan manyaklara kısaca “trol” diyoruz.
Bir de bunun ak olan cinsi vardır; normal trolün hiper düzeyde çalışanıdır dolasıyla manyaklık düzeyinin de hiper boyutta olması şarttır.
Trollüğümün ilk zamanlarında doğrusu pek keyifli anlar yaşamıştım. Adı lazım değil magazin aleminin ortalarda pek dolaşan bir ismi adına sahte bir tweeter hesabı açıp;
“Elimde iyi kafa bulduran uyuşturucu var, retwitt yapan ilk beş kişiye bedava” diye mesaj atmıştım bir seferinde.
Sonuç; polis o arkadaşın evine baskın yapıp bilmem kaç kilo uyuşturucuyla yakalanmıştı. Tabii suçüstü mahkemesinde kendini savunurken “o twitti ben atmadım” demeye bile vakit bulamamıştı garibim.  Boş atıp dolu tutmuştum, trol piyasası “Acaba yeni bir Fuat Avni mi geliyor?” diye çalkalanmıştı.
İşte bir meslek büyüğüm beni bu olaydan sonra buldu.
“Sende ışık var arkadaş, gel bizim ak troller arasına katıl” dedi böylece de maceram başlamış oldu.
Öncelikle biz ak troller sürüler halinde yaşarız. Bizim için tahsis edilmiş ofiste ellişer kişilik vardiyalar halinde 7/ 24 çalışırız.
Hepimiz önümüzdeki bilgisayarlarla sosyal medyayı takip ederiz…
Gerçek ismimizi kullanmayız tabii ki, efsanelerdeki troller gibi bizim de adlarımız vardır.
Gerzek, Salak, Mankafa, Rezil, Kepaze, Utanmaz, Şarlatan, Şaklaban gibi… Benim adım da Embesil oldu mesela.
Bu iş kesinlikle dikkat gerektirir, hiçbir şeyi, hiçbir haberi kaçırmamanız gerek. Gördüğünüz her haberin altına uysun uymasın mutlaka yorumunuzu koymalısınız. Çünkü ay sonunda maaşınız hesaplanırken bu yorumlardaki performansınız ayrıca prim olarak yansıtılıyor.
Her birimizin yüze yakın sahte hesabı var; her hesaptan ayrı ayrı yorumlar giriyoruz bir yandan da diğer trol kardeşlerimizin de iletilerini kontrol edip ayrıca onlara da yorumlar yapıyoruz; bir anda bir habere yüzlerce yorum yapılmış oluyor. Yorum dediysem öyle akıllı uslu şeyler sanmayın; validelerden, ebelerden, başlayıp cümle silsilesine saydırıyoruz. Bu kadar hesabı birbirine karıştırmadan saydırmadın ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu tahmin edersiniz. Bunları gören normal vatandaşlar da bizim gazımıza gelip yorumları yağdırıyorlar. Ama genellikle bizi bile kıskandıracak yorumlar oluyor, hiç duymadığım küfürleri sayelerinde öğrenmiş oluyorum. Yarın öbür gün gelip de işimizi elimizden alırlar diye de endişeleniyorum doğrusu.
 Tabii bu yorum işi son derece incelikli, kendi içinde bir matematiği olan bir iştir, benim gibi çarpım tablosunu ezberleyemediği için ilkokulu bile bitiremeyen birin bu lafı etmesi tuhaf gelebilir belki. Ama demek ki doğuştan böyle bir yeteneğim varmış işte.
Şimdi gelin belli başlı trolleme tekniklerini görelim.

MEŞHUR KİŞİLERİ TROLLEME
Kişi; oyuncu, şarkıcı, yazar veya siyasetçi olabilir. Bu gibi kişiler toplumla olan diyaloglarını sıcak tutmak için sosyal medyada hesap açıp, zaman zaman buradan düşüncelerini, dileklerini paylaşırlar.
Söz gelimi biri şöyle bir şey yazdı; “Bugün çok güzel bir gün; hepinize günaydın”.
Hemen altına döşenirsiniz  “Yani dün kötü müydü şerefsiz, adi!” (Tabii burada adi yerine daha sinkaflı küfürler kullanıyoruz tahmin edeceğiniz gibi)
Bir diğer trol anında destek verir; “Sen bizim ecdadımıza hakaret mi ediyorsun vatan haini”
Sonra diğerleri de başlarlar yağdırmaya; hesap sahibi abandone olur.
“Ne dedim yahu, sadece günaydın dedim” diye yapacağı savunma bu kadar trolün höykürmesi arasında davulcu yellenmesi gibi kalacağından sonunda sosyal medya hesabını siler bir daha da açmaya tövbe eder.

KENDİ KENDİNİ TROLLEME
Bazen trollenecek bir şey bulamazsınız. O zaman kendi açacağınız bir sahte hesaba bir şeyler yazar sonra diğer sahte hesabınızla ana avrat girişirsiniz. Kamuoyu yaratmak,  milleti ayağa kaldırmak için etkili bir yöntemdir.
Yalnız burada çok dikkat etmeniz gereken bir nokta vardır. Böyle bir durumda ciddi bir kişilik bölünmesi riskiyle karşı karşıyasınız. Geçenlerde bir arkadaş bir hesabından diğer hesabındaki kendine ağıza alınmayacak rezillikte küfürler etmiş, sonra o hesaptaki kendi fena halde bozulup diğer hesaptaki kendinin başına tabanca dayayıp ateş etmiş; görünürde intihara teşebbüs vakası olarak kayıtlara geçti. Yoğun iş temposunu kaldıramamıştı. Neyse ki kefeni yırttı,  iki ay komada kaldı, şimdi de Bakırköy’de şizofreni teşhisiyle yatmakta.

HER GÖRDÜĞÜN HALTI TROLLEME
Yoğun çalışma ortamında bir yerden sonra otomatiğe bağlarsınız ve her gördüğünüz haltı trollemeye kalkarsınız. Aslında bu yöntemle çok verimli sonuçlar alabilirsiniz. Mesela geçenlerde bir haber gördüm; adamın biri “Bu memleketten gitmek istiyorum” diye bir şey söylemiş. Bir arkadaşımız altına döşenmiş “Durduğun kabahat, s.kr git”…
Ben de hemen desteği verdim “Şerrrefsiiiiz vatan haini, ne hayrın var ulan memlekete” diye.
Meğer o adam Fransız bir oyuncuymuş, burayla bir alakası yokmuş, kendi memleketiyle alakalı söylemiş. Ama olsun, fark etmez neticede millet gaza gelmekten keyif alıyor, ne için gaza geldiğinin pek önemi yok.
Tabii gene de bu yöntemde çok dikkat etmek gerek, siz siz olun trolleyeceğiniz kişinin ismine mutlaka bakın; kişi her zaman Fransız çıkmayabilir.
Üç gün önce bir hesaptan bir gönderi yazılmıştı; “Beni kandırdılar” diyordu.
Vakit geç olmuştu, sabahtan beri torollemekten canım çıkmıştı; hadi son bir yorum yapıp vardiyayı devredeyim, dedim ve yorumumu girdim,  “Vaaaay sazan vaaaay!” diye…
Diğer trol arkadaşlar da benden aldıkları pasla yağdırdılar yorumları…
“Sen de kanmayaydın ulan kek!”, “Elma şekeriyle mi kandırdılar şekerim?”, “Bugün kandırırlar yarın bandırırlar” türünden yorumlara bir de normal vatandaşlardan (tabii lafın gelişi normal diyorum) gelen katmerli yorumlar eklenince ortam epey coştu. On beş dakika içinde yüzlerce sinkaflı yorumun bilgisayar sistemini patlatacağını sandım bir an.
Sistem patlamadı ama tam on beş dakika sonra kapı patladı… Terörle mücadelenin elemanları içeri dalıp bizi yüzükoyun yatırdılar, ters kelepçe takarak götürdüler.
Meğer torollediğim hesap bir sayın büyüğümüze aitmiş.
Üç gündür savcının karşısında bütün ekip ifade veriyoruz; hakkımızda teröre örgütü üyesi olmak ve büyüğe hakaretten dava açılacak.

Valla billa ben terörist değil, bir garip trolüm sadece…

Araklama Senaryolar

Bir dönem sinemamızda şimdi de Tv dizilerinde gördüğümüz kötü bir hastalık vardır.
Yeni, özgün bir şey yaratmak yerine daha önce tutmuş bir senaryoyu araklayıp güncele uygulamak. Tabii bu yöntemde her zaman başarıya ulaşılacak demek değildir.
Hani minarenin tepesinde mahsur kalmış adamı beline ip bağlatıp çektirerek yere yapıştıran Karadenizlinin; “Yahu bu yöntem kuyudan adam çıkartırken işe yaramıştı” diye hayal kırıklığına uğranması gibi yüksek olasılıktır.
Ama uyanık yapımcı için pek önemli değildir bu, özgün senaryo aramaz, eski senaryodan şaşmaz.
70’li yıllarda pek revaçta olan senaryoyu yeniden devreye soktuklarında pek şaşırmadım. Yapımcı aynı yapımcı çünkü eski çektiği filmini güncel koşullarla yeniden çekiyor…
Bir senaryo için olmazsa olmaz kural bir “dramatik çatışma” olmasıdır.
Bazen zengin kız-fakir oğlan, katil-polis bazen kan davası güden iki aile olarak ortaya çıkar.
70’lerin senaryosunda ana tema “kan davasıydı” ve seri cinayetler söz konusuydu.
Yapımcı önce senariste senaryoyu yazdırmış sonra da yönetmen film için hazırlıklara başlamıştı.
Öncelikle oyuncu ajansından elemanlar geldi o elamanlara rol dağıtımı yapıldı…
Hangi aktörlerin öleceği hangilerinin öldüreceği belirlendi…
İlk önce köşe başında pusuya düşürülüp öldürülen gazeteci sahnesi çekildi, ikinci sahne gazetecinin ölümüne misilleme yapanların bir polisi kaçırıp infaz edilmesiydi…
Bu iki sahneden sonra öğle paydosu oldu; köfte ekmekler dağıtıldı katil rollerini oynayan oyuncular karınlarını doyururken bir yandan da sorunlarını konuşuyorlardı.
“Paramızı hemen öderler mi acaba?”
“İnşallah hemen öderler, filmin vizyona girmesini beklerlerse yandık”
“Peki televizyonda gösterildiğinde ayrıca para verirler mi?”
“Unut onu birader, burasını Amerika mı sandın?”
“Ama niye ki, senaryo Amerikan filminden arak değil mi?”
“Evet doğru, ben de seyrettim o filmi; sonunda katil uşak çıkıyor”
Bu arada yapımcı ilk günün şerefine seti ziyaret edip getirdiği baklavayı bütün ekibe ikram etmişti. Yemini billah ediyordu, paralar zamanında önenecekti…
Aynı ajanstan gelen oyuncular böyle yeminleri çok duyduklarından fazla umutlanmadılar ama profesyonel olduklarından gene de kendilerine verilen farklı rolleri başarıyla oynadılar.
Film gösterime girdiğinde çok büyük hasılat yaptı…
İzleyici bu korku ve gerilim filminin etkisinden uzun yıllar çıkamadı.
Hatta o kadar etkilendiler ki, kendi gerçeklikleriyle kurgusal gerçeklikleri biri birine karıştı. Kendileriyle özdeşleştirdikleri karakteri öldüreni düşman bellediler, onları canlandıran aktörleri gerçek hayatta sokakta gördükleri zaman bir temiz dövdüler.
Onlar da “Biz ne inandırıcı oynamışız yahu” diye sevinip züğürt tesellisinde bulundular…
Şimdi gene aynı yapımcı; senariste gene aynı hikâyeyi sipariş ediyor.
Biraz günümüze uydur teknolojiyi kullan; bilgisayar, internet, telefon dinleme, şantaj mantaj, olsun. Ama sakın ana yapıya dokunma; diyor.
Yeni gelen yönetmeni de tembihliyor; bol bol patlama çatlama olsun, kafalar kollar kopsun, diyor…
Gene aynı ajanstan gelen oyunculara rol dağıtımı yapılıyor; yukarıda yazılanlar fasit daire örneğinde olduğu gibi devam ediyor… Biri birini öldürecek sonra ötekini öbürünü katledecek sonra tekrar öteki öbürünü bombalayacak…
Öğlen paydoslarında oturup köfte ekmeklerini yerken “Ne olacak sinemamızın hali?” diye dertleşecekler…
Ama bu defa bu film tutar mı bilmem…
Artık millet kabak tadı vermiş bu senaryoyu izler mi?
Neticede sonu belli işte; katil uşak çıkıyor…

19 Haziran 2015 Cuma

Rehberimiz Süleyman

Süleyman Demirel’in ölüm haberi beni çok eskilere götürdü, çocukluk günlerime.
Saçı dökülmüş, şişman hali karikatüre benzediğinden beni güldürüyordu hep, zaten o yüzdendir ki karikatürü en kolay çizilen politikacı unvanını hiç kimseye kaptırmamıştı.
Kendi yapmıştı bu saptamayı, “Bir daire içine yan yana iki yuvarlak yap olsun karikatürüm”, diyordu.
Pek alıngan değildi, bir iki istisna dışında pek kimseye hakkında yazılan çizilenden dolayı dava aşmışlığı yoktu.
Sadece iktidarının ilk yıllarında çorabı delik bir fotoğrafının yayınlanmasına epey bozulup dava açmaya niyet ettiğini anımsıyorum.
Laf çevirmekte ustaydı, vecize niteliğindeki sözleriyle mizahçılar için muhteşem bir kaynaktı.
“İktidara gelir gelmez niye zam yaptınız?” sorusuna
“Biz zam yapmadık, zammı burada bulduk, zaten vardı; eğer zammın üzerine otursaydık civciv çıkardı” türünden akla zarar yanıtlar veriyordu. Sen bu duruma gülerken önemli soru da kaynayıp gidiyordu.
Büyük günahları da vardı tabii… Sağcıları pek severdi, onların katil olabileceğini düşünmezdi pek. Ancak Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamları mecliste oylanırken büyük bir şevkle el kaldırmasının hesabı tarih önünde soruluyor zaten.   
İdamlar onaylanıyor

En son 12 Eylül darbesi gelince biraz direnir gibi oldu; demokrasiden falan söz etti…
Aziz Nesin de “Bu bir darbe daha yerse kesin komünist olur” demişti…
Ama Sivas olaylarının başlangıcında “Aman halkla askeri karşı karşıya getirmeyin” diyerek onlarca aydının yanmasına vesile oldu.
Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde bir davası daha olmuştu…
Malumunuz Can Yücel’in dilinin kemiği yoktur, geldiği gibi söyler lafını.
“Pezevenk” demiş bir yerde onun için.
Tabii tartışmasız hakaret kabul ediliyor; savcı hemen açmış davayı Cumhurbaşkanına hakaretten.
Açarken de üzülmüş biraz;
“Can Bey’i biliriz, severiz ama ne çare ki kanun önünde kimseye ayrıcalık olmaz; yapılan suç ortada bu davayı açmak zorundayım…”
Süleyman Bey de üzgün;
“Ben asla kişisel olarak şikâyetçi değilim; ama hukuka müdahale edemem; savcı da görevini yapıyor ona karışamam…”
Duruşmanın yargıcı da çaresiz;
“Hay Allah; suç sabit, kanunda yazan cezayı vermek zorundayım; yapın savunmanızı belki hafifletici nedenler falan bulabiliriz” diyor…
İlginç bir dava oluyor; savcı da yargıç da sanığı aklamak için yollar arıyorlar bir türlü bulamıyorlar.
Can Baba da özür dileyerek cezasını hafiflettirme yoluna gitmiyor doğal olarak; şanına yakışmaz çünkü…
Düşünüp taşınıyor, öyle bir savunma yapmalı ki, hem lafını geri almasın hem de ceza yemesin.
Sözlükleri tarıyor ve sonunda aradığını buluyor…
Pezevenk kelimesinin, tasavvuf dilinde “Yol gösteren, rehberlik eden kimse” anlamına geldiğini görüyor.
Aranan savunma bulunmuş oluyor; çıkıyor yargıcın karşısına…
“Ben o kelimeyi bu anlamda kullandım, yol gösterici, rehber demek istedim” diyor…
Yargıç da rahatlıyor, savcı da…
“Ha tamam o zaman” diyorlar…
Karar beraat…
Can Baba’nın keyfi yerine geliyor…
“Neticede lafı çevirmiş sayılmam, söylediğim doğru; adam bunca yıllık pezevengimiz değil mi?” diyor…
Gerçekten de pek çok konuda rehberlik ettiği ve tarihte önemli bir yer tutacağı tartışılmaz…
Pek çok mizahçıya da kişisel gelişimlerinde büyük ölçüde yol gösterici olmuştur…

Kendi adıma özellikle mizahımıza yaptığı katkılanından dolayı şükranlarımı sunuyorum.


6 Nisan 2015 Pazartesi

MUHTARLAR AKSARAY’DA



Aşağı mahallenin Kel Muhtarı heyecan içinde geldi;
“Duydun mu Kör Muhtar, biz de yolcuymuşuz sonunda, sıramız geldi; gidiciyiz anlayacağın…”
Bu Kel Muhtar hep böyle şom ağızlıdır zaten,
“Ulan durup dururken niye gidelim, tamam kazık kakacak halimiz yok ama biraz daha kalalım bu dünyada”
“Kalamayız, pek muhterem büyüğümüz muhtarları huzuruna kabul ediyor ya; işte nihayet sıra bize geldi; az önce aradılar, o Kör Muhtarı da alıp tez vakitte gel, dediler. Hadi kalk bekletmek olmaz…”
Biz Kel Muhtar ve Kör Muhtar hemen yola revan olduk, mahalleli bizimle gurur duyuyordu gerçekten; tıpkı asker uğurlamalarında olduğu gibi davullu zurnalı bir uğurlama töreni hazırlamışlardı;
“En büyük muhtarlar bizim muhtarlar” diye slogan bile attılar; çok duygulandık.
Bakkal Nuri, cigarasından bir nefes çekip; “Benim için de büyüğümün elini öpün” , diye sipariş verdi. Başka işimiz yoktu sanki…
“Sen önce büyüğümün adını ağzına alırken cigaranı söndürmesini öğren Nuri” diye azarladım. 
Muhterem büyüğümüzün o muhteşem Aksaray’ını görecektik nihayet, insanlar anlata anlata bitiremiyorlardı o bin odalı sarayı; yani Sultan Süleyman’ın sarayı bile bu kadar büyük değilmiş.  Amerikan başkanının sarayından bile büyükmüş; sonradan öğrendim Amerikalının sarayına da Aksaray anlamına gelen Beyaz Saray deniyor ya, meğer onlar “Beyaz Ev” diyorlarmış, ona “Saray” diye biz diyormuşuz. Bu demek oluyor ki dünyadaki gerçek anlamdaki “Beyaz Saray” bizim Aksaray’ımız oluyor.
Neyse efendim tez zamanda vasıl olduk sarayımıza…
Bizi içeri buyur ettiler; yan yana dizilmiş Davutoğulları, Egemenoğulları, Çağlayanoğulları, Muammeroğulları, Bayraktaroğulları, Götürenenoğulları gibi beyliklerin askerleri ellerinde mızrakları bekliyorlardı hepsinin kıyafeti bir başka şaheserdi vallahi, mahalleye dönünde havlucu Necati’den bir takım da kendime alacağım şart olsun. Aralarından geçip büyük salona girdik; diğer muhtarlar da oradaydı; yerimize oturduk. Sayın büyüğümüz de lütfedip geldiler, konuşmaya başladılar; konuşmasını hayranlık içinde dinledim; gerçi ne dediğini hiç anlamadım ama herhalde iyi bir şeyler demiştir. Konuşma bitince “De hadi gidin artık” dediler, biz de kapıya doğru seğirttik, bir baktım potinimin bağı çözülmüş; eğilip bağladım, doğrulduğumda kimse yoktu, bizim Kel Muhtar öteki muhtarlara birlikte koşa koşa gitmişlerdi; yahu ne aceleniz var, atlı mı kovalıyor? Ben de kapıdan çıkıp etrafıma bakındım; bir sürü koridor var hangi birine girsem acaba? Neticede girdim birine, acep çıkış nerededir, etrafta kimse de yok ki sorayım; git git koridor bitmiyor; döndüm bir yana; yahu baktım gene aynı yere gelmişim. Bu defa başka bir koridora girdim; her yanda bir kapı; kolay değil netice bin oda var.
İyisi mi odalardan birine bakayım, belki birini görürüm diye tıklattım bir kapıyı, daldım içeri.
Odanın içinde üst üste duran bir sürü ayakkabı kutusu, sanırsın ayakkabıcı dükkânı; ama içlerinde ayakkabı yok, deste deste para var; yeni yetme bir oğlan çocuğu da oturmuş odanın ortasına paraları bir kutudan çıkartıp diğerine dolduruyor.
“Delikanlı az bir bakar mısın? Ben çıkış yolunu bulamadım”, dedim…
“Ah amcacım valla ben de bulamadım bir çıkış yolu, babam paraları sıfırla dedi; ama bir türlü sıfırlayamıyorum, nasıl yapacağımı da bilemiyorum; kız kardeşim olsa o becerirdi ama o da daha gelmedi, siz biliyor musunuz sıfırlamayı amca?” diye Küçük Emrah ağlaklığıyla bir baktı ki valla içim sızladı.
“İyi de yavrum paralar o kutudan bu kutuya koyarak sıfırlanmaz ki, bence başka bir yol denemen gerekir” dedim aklım yettiğince.
Boş bir ifadeyle bakıp “Bir daha söyler misiniz amcacım?” dedi kibar bir şekilde.
Ben de cümlemi tane tane bir daha söyledim, sonra da cümlemin ana fikrinin altını iyice çizdim.
“Yani neymiiiiş, o kutudan bu kutuya olmazmııııış…”
Çok sevindi “Yaşasın, ben de o zaman bu kutudan o kutuya koyayım”, diyerek bu kez paraları gene öteki kutuya koymaya başladı.
Ondan hayır gelmeyeceğini anlayınca gene koridora çıktım, başka bir odaya daldım…
Bir oda ki her taraf boydan boya küçük küçük televizyon ekranlarıyla dolu, her birinde ayrı görüntü, ayrı bir sokak; muhterem büyüğüm oturmuş hepsini izliyor, ekranların birine baktım, yahu bizim mahalle. Bakkal Nuri, dükkânın önüne çekmiş tabureyi oturuyor; derken çıkardı tabakasını bir sigara yaktı; sayın büyüğüm birden celallendi; bir düğmeye bastı “Sigara içiyoooo, hemen gidip ceza yazın bu rezile” diye haykırdı. Sonunda yaktı işte başını Bakkal Nuri, hâlbuki o kadar söylemiştim, içme şu mereti, diye…
Demek bizim mahalle de izleniyormuş, bundan sonra dikkatli olmak gerek; usulca dışarı çıkıp kapıyı kapatıp gene koridora çıktım; derken telefonum çaldı; arayan Kel Muhtar…
“Ulan Kör, neredesin, ben kayboldum, yolu bulamıyorum, gel beni kurtar”  diye ağlıyor…
“Valla ben de kayboldum, önce kendimi kurtarayım sonra seni bulurum”…

Üç gün geçti hâlâ çıkışı bulamadık, bir şey değil bari Kel Muhtar’a rast geleydim; kader birliği edip çıkışı birlikte arardık, ama ne mümkün!  Aksaray’ın koridorlarında dönüp duruyoruz; ne olur siz biliyorsanız gelip kurtarın bizi bu karabasandan...