
08 Ocak 2010 Cuma
02 Ocak 2010 Cumartesi
İSTANBUL 2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ

20 Aralık 2009 Pazar
27 Kasım 2009 Cuma
RABBİM "ANKARA" DEDİ

Eski maliye bakanımız Kemal Unakıtan beyefendinin muhterem zevceleri Ahsen Hanımefendi bayram tatilini Kıbrıs’da geçirmeye niyet etmiş. En doğal hakkıdır, belki de rabbi “Lefkoşa” demiştir.
Ahsen Hanım İstanbul Yeşilköy havaalanına gitmiş, hemen VİP bölümüne buyur etmişler. Temel adlı genel müdürün idaresindeki havaalını yetkilileri bu konuda çok hassastırlar. Bu kez apronda deve kesmeye kalkmasalar da hanımefendiye izzet ikramdan kaçınmamışlar.
Lakin o sırada pistte iki uçak varmış.
Biri Lefkoşa’ya gidecek olan Ankara isimli uçak,
diğeri de Ankara’ya gidecek olan başka bir uçak…
Temel adlı genel müdürün idaresindeki kişiler için yeteri kadar kafa karıştıracak bir durumdur bu; nitekim de karışmış…
Ahsen yengemiz Lefkoşa’ya gidecek Ankara uçağına bindirilecek yerde Ankara’ya gidecek olan başka uçağa bindirilmiş…
Yengemiz Kıbrıs niyetine inmiş Esenboğa’da, tabii orada da bir izzet bir ikram…
Karşılayan hostes kızın yanağını okşamış;
“Ah canııım, sen ne zaman buraya tayin oldun, daha geçen gün Ankara’daydın” diye…
Kızcağız afallamış;
“Eyvah hanımefendiye bir haller oldu” diye düşünmüş…
Ahsen Hanım neden sonra acı gerçeğin farkına varmış ve haklı olarak köpürmüş;
“Tiz bana çabuk bulun o Temel müdürü” demiş…
İstanbul’daki Temel adlı genel müdür ilk uçağa atlayıp huzura çıkmış;
“Af buyurun bir hatadır oldu, ama beterin beteri vardır; sizi yanlışlıkla İbiza adasına da yollayabilirdik” diye el etek öpmüş…
Ahsen yenge fırsat bu fırsat diye isteğini söylemiş…
“Bi şartla affederim, Kemal’le bana ömür boyu bedava bilet vereceksiniz…”
Eh gene de insaflı davranmış; belki de aklına gelmemiştir o anda.
Yoksa öte tarafta kullanmak üzere neler neler isteyebilirdi…
Atay SÖZER
05 Kasım 2009 Perşembe
FRANKEŞTAYN'İN DÖNÜŞÜ
Pardon, aslında çoktan gelmiş de geçmiş bile. Bunları yıllardan beri bize kakalamışlar, meğer yıllardan beri yediğimiz haltların farkında değilmişiz.
Şimdiki yenilik bunun bir yönetmeliğinin hazırlanmış olması… Biz yeni aydık, yeni uyandık, günaydın demek gerek. Sevindirici bir durum, bize horoz geni aşılanmadığı kesin yoksa çabuk uyanırdık.
Normalde önce yasalar çıkması gerekir, ama devenin boynu gibi neremiz doğru ki…
Belli ki yasaya da deve geni enjekte edilmiş…
Bundan sonra yasal olarak genetiğimizi hacamat edeceğiz…
Acaba bunu bizlere reva görenlerin genetiği ne yönde değiştirilmiş çok merak ediyorum.
Örneğin bu yasayı hazırlayan kişiye ne geni enjekte edilmiş acaba?
Artık ürün ambalajında içinde ne herzeler olduğu yazmayacak…
GDO’suz bir üründe de “Burada GDO yoktur” yazamayacak…
Müdür Bey’e soruyorlar…
“Neden?”
Müdür Bey mantıklı bir yanıt veriyor;
“E her olmayan şeyi yazamayız ki, sığmaz.”
Doğru, örneğin bir bisküvinin içinde otomobil yok, televizyon yok, balata yok, lastik yok, tramvay yok, kayak sopası yok, soba borusu yok… Hangi birini yazacaksın…
İyi de et ürünlerinin üstüne “Domuz eti ihtiva etmez” diye yazıyorsun…
O başka…
Sahi o müdür beyde ne geni var acaba?
Bu olanlardan sonra, şöyle ya da böyle, her koşulda insanın genetiğini fena halde bozacaklar!
04 Kasım 2009 Çarşamba
EŞŞEK GRİBİ KAPIMIZDA
Deli dana, Kuş gribi, Domuz gribi gibi hayvan kaynaklı hastalıklara biri yenisi daha ekleniyor.Deli dana olayını atlattık;
Kuş gribi unutuldu gitti…
Domuz gribi; Sayın Başbakanımızın “Herkes aşı olmak zorunda değil, ben de olmayacağım” açıklamasından sonra etkisini kaybetmeye başladı, yakında bir kararnameyle domuz gribinin yurda girişi yasaklanır, olur biter…
Ama öyle bir grip var ki bu hepsinden daha korkunç…
Bu grip :EŞŞEK GRİBİ
Çok korkunç, her zaman öldürmese bile kesinlikle süründürüyor…
Son derece sinsi bir virüs, nasıl girdiği, nasıl ilerlediği belli değil; insan bazen ömrünün sonuna kadar bunun ayrımında olamayabiliyor.
EŞŞEK GRİBİNİN BELİRTİLERİ
1-HAFIZA KAYBI: 5 dakika öncesini hatırlamama. İlerlemiş vakalarda bu süre 30 saniyeye kadar inebilir.
2-TEPKİSİZLİK : Olanlar karşısında hiç tepki vermeme. Örneğin biri gelip ağzını burnunu dağıtıp, malını mülkün elinden alsa, hiçbir şey yapmadan öyle boş boş bakar.
3-SAZANLIK : En olmadık, en mantıksız şeylere hemen inanma durumu.
4-HIYAR SEVERLİK : Hıyara karşı özel bir ilgi duyma. Biri “Burnum hıyar” dese bir avuç tuz alıp ona doğru koşar.
5-HAREKETLERİ İSTEMSİZ TEKRAR ETME : Beyin bazı hareketleri otomatiğe bağlar, yapılan bir hareket daha sonra istenmeze bile rutin olarak yinelenir. Örneğin alkışlamak, aynı kişiye oy atmak vs.
6-İDRAK ZORLUĞU : Bu durumlarda kafanın dış cidarında kalınlaşma görülür; söylenen sözü anlamak imkansız hale gelir.
7-MAKAT GEVŞEKLİĞİ : Kafadaki kalınlaşmanın tam tersi burada olur, söylenen sözler buradan girer, ama beyinden uzak olduğu için bir etkisi olmaz…
8-ALGI BOZUKLUĞU : Nesneleri, kişileri, olayları olduğundan farklı algılama durumu. Örneğin bir meşe odunu adam, adam da meşe odunu olarak algılanabilir.
9-SANALİZASYON SENDROMU: Bu durum sanal dünya ile gerçeği karıştırma durumudur. Bu vakalarda hasta televizyonun karşısından kalkamaz, hayatını orada devam ettirir. Ona göre hayat ekrandan gördükleridir ve oradaki her şeyi gerçek zanneder.
Eğer bu belirtilerden birine sahipseniz hemen en yakın sağlık kuruluşuna başvurmanıza gerek yoktur. Çünkü sahipseniz bunun farkında olamazsınız zaten. Eğer bir yakınınızda bu belirtiler varsa gene bir şey yapmayın, çünkü onun için iş işten geçmiş demektir, iflah olmaz.
Uzmanlar bu gribe karşı aşı geliştirmeye çalışsalar da pek başarılı olamamaktadırlar;
tam aşıyı buldukları anda virüs mutasyona uğrayıp onu etkisiz kılmaktadır.
Son derece bulaşıcı olan bu virüse yakalananların sayısı her geçen gün artmaktadır. İnsanın hasta olduğunun farkında olmamasından dolayı bu konuda kesin bir sayı verilememektedir.
Eşşek gribi öyle bir hastalık ki; yoğun çabalar sonucu grip kısmı tedavi edilse bile kalıcı hasar bırakmakta ve EŞŞEKLİK BAKİ KALMAKTADIR.
ATAY SÖZER
29 Ekim 2009 Perşembe
ADALET ÜCRETE TABİDİR

Adaletin gözü bağlı, bir eli terazili bir eli kılıçlı tanrıçası Themis’in heykeli çağcıl sanatçılarımız tarafından yeniden şekillenmiş ve Adalet Hanım günümüzün modern kadınının görüntüsüne kavuşmuştur.
Bir kere gözündeki o bağ atılmıştır; ne demektir kadının gözünün bağlı olması?
Bir dağa kaldırma olayı mı vardır, yoksa fanteziler içeren sado-mazoşist ilişkiler mi söz konusudur! E bari ağzına da deri toptan bir ağız tıkacı koysaydınız da tam olsaydı. Aksesuar olarak bileklerine de fantezi kelepçesi, boynuna da fantezi tasması.
Sizler Adaleti ne durama getirdiğinizin farkında mısınız?
Neyse ki yalnışdan asırlar sonra dönüldü Adalet Hanım gözünü açtı…
Saçlarına mizanpli yapıldı üzerindeki çaput yerine de Versace’den şık bir tasarım giydirildi.
Elindeki terazi ve zarif kılıç bu güzelliği tamamladı ve medyadaki tüm moda yorumcularından on üstünden on almayı başardı.

Bu durum adalet üzerinde yapılacak yeniliklerin muştucusu gibi geldi bize. Adalet Hanım’ın sadece dış görünüş olarak değil, özde de değişeceği iyice belli oldu.
Artık eldeki terazi öyle sembolik olarak değil işlevsel olarak kullanılacak.
Nasıl manavdan elma alırken terazi kullanılıyorsa burada da öyle olacak.
Tabii ki bazı üçkâğıtçı manavlar gibi hileli terazi olmayacak bu, ne de olsa Adalet Hanım’ın terazisi. Hassas tartacak illa ki… Ne de olsa para veriyor vatandaş, hakkını tam olarak almalı…
Atalarımız ne güzel demiş “Terazi var tartı var, her şeyin bir vakti var” diye; işte vakit gelmiştir, o vakit, bu vakittir.
Gerçi atalarımız bir de “Tezekten terazinin boktan olur dirhemi” demiştir, ama şimdilik bu konuya girmeyelim ne olur ne olmaz…
Artık her alanda özgürlük var; paran varsa bastırırsın istediğin hizmeti alırsın…
Eğitim paralı; bastır parayı oku….
Sağlık paralı; bastır parayı iyileş…
Artık, öğretmenin öğrencisi yok; öğretmenin müşterisi var…
Artık doktorun hastası yok; doktorun müşterisi var…
Bizzat devletin büyüğü söylemişti bir hastane açılışında;
“Hastalar sizin müşterilerinizdir” diye…
E bir adalet bu hale gelmemişti, bu büyük haksızlıktı, ama gideriliyor…
Artık adalet gözü açtı…
Artık adaletin de müşterisi olacak…
Adaleti de özelleştirme kapsamına sokup sattık mı işte o zaman tadından yenmeyecek…
Atay SÖZER
19 Ağustos 2009 Çarşamba
19 Temmuz 2009 Pazar
30 Mayıs 2009 Cumartesi
15 Nisan 2009 Çarşamba
18 Şubat 2009 Çarşamba
17 Şubat 2009 Salı
06 Aralık 2008 Cumartesi
ÖZELLEŞTİRME ÇOCUKLARI

İMF gibi Dünya Bankası gibi kuruluşlardan iki bürokrat ellerinde bond çantalarıyla gelip bu işgali gerçekleştirirler. Bunu yabana atılacak bir şey değildir, özelleştirme dediğimiz şey aslında bir sanattır. Önce adamı borçlandırırsın, borcunu ödemesine de izin vermezsin, tam öderken bir borç daha verirsin. Tıpkı genelev işletmecisi hür teşebbüs sahibi mümtaz şahsiyetlerin yaptığı gibi.
Onlar da sermayelerini hep borçlu tutup istediklerini yaptırırlar. Yöntem aynı yöntemdir; her ülkede bu işi yapmakla görevli simsarlar tayin
edilir, onlar da yaparlar. Dünyanın yetiştirdiği pek çok değerli özelleştirmeci vardır. Şimdi gelin özelleştirme konusuna emek vermiş bu özelleştirme çocuklarını tanıyalım.


Adamın biri işte... “Laissez faire, Laissez passer” yani “Bırakınız ne halt ederlerse etsinler, bırakınız ne cehenneme giderlerse gitsinler,bırakınız istiyorlarsa da öpsünler. ” diye bir herze yumurtlamış ve tüm özelleştirmecilere yol göstermiştir. Yatacak yeri olmayan bir çocuktur bu adam...

FRİEDMAN

Makyavel ve Adam Simith’den feyz alan, Galille’nin “Dünya yuvarlaktır” sözünü yanlış yorumlayarak “Küreselleşmeyi” keşfeden çocuk. Bulduğu
doktrinleriyle A BD’nin gözbebeği olmuş ve ilk icraatlarından birini Şili’de yapmıştır. Pinoche adlı bir başka özelleştirme çocuğuna darbe yaptırıp özelleştirme karşıtı Allende’yi devirip, ne var ne yok özelleştirmiştir. Bu başarısından sonra bu yöntemi pek çok yerde uygulatmıştır. Nerede birdarbe varsa bilin ki bu çocuğun parmağı vardır. En büyük özelleştirme çocuklarından biridir.

İnsanın, hırsı, ihtirası, açgözlülüğü, daha çok kazanma arzusu toplumları ileri götürür, kısaca “Genel zenginliği yapan kişisel kötülüklerdir”.
İşte bu sözler Keynes için bir düstur oluşturdu. Öyle ya “Herkes en basit yiyeceğe, en ucuz elbiseye ve en mütevazı konuta razı olsaydı, hiç şüphe yok ki bu türlü yiyecek, giyecek ve konutlardan başka türlüsü mevcut olmayacaktı”. Mandeville’nin aşağıdaki şiirini kesip hep cüzdanında taşıdı.
Liberalizmin temelini atarken de çıkartıp çıkartıp
okudu...
Hiçbir senyör övünmüyor Alacaklıları hesabına yaşamakla.Uşak giysileri eskicilerde yığılıyor.Saltanat paraları yok pahasına elden çıkarılıyor,Muhteşem koşum hayvanları satılıyor,Ve villalar borçlara kapatılıyor;bir suç gibi masraftan kaçılıyor;Pekiyi sonuç ne oluyor?“Şimdi ünlü bir kovanı seyredin.Ticaretle erdemin nasıl bağdaştığını.Onun lüksünden hiçbir iz kalmadı;Büsbütün başka bir görünüş kazandı
Toprak ve ev fiyatları al aşağı,Neş’e dolu sarayların duvarları,
İnşaatta duruş umumi,Sanatkarlar artık iş bulamıyor;Ressamlık kimseyi resmedemiyor;Heykelci ve gravürcü adı hiç anılmıyor
biridir, işin kuramını getirmiştir...
TURGUT ÖZAL
Yeni dünya düzeni, globalleşme gibi herzeleri gündemimize sokmakla görevlendirilmiş zat... Aslında onun hakkında ne söylesek azdır... İlahlar tarafından ülkenin geleceği de çizilirken onun nerelere geleceği, neler edeceği bir bir belirlendi... Boğaz Köprüsünü satacağım diye ortaya çıkıp, Türkiye’deki özelleştirmenin ateşini yaktı. O zaman “Köprüyü sattırmam da sattırmam” diyenler çıktıysa da anlara “Anasını bile satarım” diyerek neyi bulsa özelleştirmeye başlamıştır...
UNAKITAN
Türkiye’nin yetiştirdiği en hızlı çocuklardan biridir... Açık sözlüdür, lafını esirgemez.
Zamanında naylondan fatura imal ettiği söylense de
bunları duymaz, bile. Çok hoş görülüdür... Hazırcevaptır, mesela muhterem mahdumu, gümrük vergisinin artırılmasından kısa bir süre önce 4 bin
ton çerezlik mısır ithal etti... “Bu ne iş sayın bakan” diyenlere de “Yahu bizim oğlan onları kendi tavukları için getirdi, çok aç gözlü bu bizim oğlanın tavukları” diye yanıt vererek Nasreddin Hoca’yı bile solladı. Nasreddin Hoca dedik de aklımıza geldi. Bu muhterem “Parayı veren düdüğü çalar” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır. Kimseye ayrıcalık tanımaz, “önce gelen malı götürür”, der.
“Kim olduğun önemli değil, ister yerli ol , ister yabancı , İster kâfir ol , ister putperest ol, ister Mecusi ,İstersen yüz kere bozmuş ol tövbeni ... İster hırlı ol, ister hırsız, ister uğursuz, gel gene gel, batan geminin malları burada”, diyerek Hoca Nasrettin’den sonra Mevlana’ya da fark atan bir muhteremdir.
BUSH
birlikte bu unvanı da alırlar. Yani başkan olması dolayısıyla G.W Bush da kendinden öncekiler gibi bir özelleştirme çocuğudur... Şu anki başkan o
olması nedeniyle, kendinden öncekiler ve gelecek olanları temsilen onu listemize aldık.

ROTHSCHİLD
ABD’nin sahiplerinden, yedi göbekten bir özelleştirme çocuğu. Doları bile bu ailenin özel bankası basıyor, her şeyi yapıyor. Her taşın altından bunlar çıkıyor. Hicaz’ın Osmanlı’dan kopuşu sırasında faaliyet gösteren casusArabistanlı Lawrence’yi gönderen zevat arasında.
Dünyada boraks üretiminin %70’i ona ait. Ama dünya boraks madeninin %70’inin Türkiye’de bulunmasına çok bozuluyor. Bunları özelleştirsek de mi alsak özelleştirmesek de mi alsak kararsızlığı içinde olduğundan bu kadar oyalanıyor. “Özelleşip, güzelleşelim” ilkesine sıkı sıkıya bağılı.
istendiğinde “Rockfeller kadar zengin”, denir. Veya karılarına para yetiştiremeyen erkekler sonunda patlayıp “Kadın kadın sen beni Rockfeller sandın galiba” derler... Yani faydalı bir insandır, yoksa kocalar, eşlerine başka ne söyleyeceklerdi ?
Ya bu öyle bir çocuk ki anlatamam... Bir kere Güney Afrika’ya el koymuş bir kişidir. Irkçılığın en baba isimlerinden biridir. Kabileleri birbirine düşürüp savaştırmış kendi de parsayı toplamıştır. Afrika’nın meşhur elmas ocakları bu zata aittir. Rodezya’nın adı bile bu çocuğun adından gelir. Yani herifçioğlu adını ülkeye vermiş, egoya bak be! Yahu daha ne olsun? Önce saydığımız benzerleriyle birlikte dünyayı yönetenlerden birkaç kişiden biridir. Sonra “Rhodes Bursu” adıyla birçok çocuğa burs vermiştir. Tabii bu çocukların da birer özelleştirme çocuğu olması için gerekli eğitim sağlanmıştır. Daha küçücükken çocuğun hangi ülkenin idaresinde, hangi göreve geleceği belirlenmiştir. Eski ABD başkanlarından Clinton da bu bursu alan çocuklardan biridir... Anlayın işte daha fazla konuşturmayın adamı. Vallahi bu çocuk hakkında ne söyleyeceğimizi bilemiyoruz, fena halde kafa karıştıran “problem çocuk” modeli... Dünyanın en meşhur spekülatörlerinden biri olan bu çocuk Macaristan’da doğdu, ülkesi Nazi işgali altındayken karaborsacılık yaparak hayata atıldı. Musevi’ydi
ama sahte bir kimlik uydurup Tarım Bakanlığı’nda göreve işe başladı. Görevi de toplama kampına sürülecek Musevilerin el konulacak mallarını
belirlemekti.
Derken savaş bitti, Naziler yenildi, Macaristan’ı da Sovyetler işgal etti ve Nazi işbirlikçileri asılmaya başlandı. Soros usta bir manevrayla KGB ile işbirliğine girip ipten kurtuldu. Soros daha sonra kimsenin gönlü kalmasın
diye CİA ve MOSSAD ile de işbirliğine girme başarısını göstermiştir.
En büyük hobilerinden biri de darbe finansörlüğü yapmasıdır. Gürcistan, Ukranya, Kırgızistan’daki darbeler onun eseridir.
"Finansman gurusu". "Global hayırsever". "Tuttuğu altın olan Midas". "Açık toplum filozofu".
"Bilgisayar çağının Robin Hood'u","Tayland halkının kanını emen Drakula". "Malezya ekonomisinin mezar kazıcısı". "Çin'in timsahı". gibi lakapları vardır.Türkiye’ye de gelmiş idarecilerle teşrikimesai
yapmıştır. Türkiye’nin ihraç etmesi gereken şey ordusudur diye herze yumurtlayan odur. AKP, İslami bir ülkenin en demokratik partisi, diye
başbakanımıza övgüler düzen de odur.Bush aleyhtarı olduğuna bakmayın, sadece seçimlerde rakibini desteklemiştir. Ama yarın ne olacağı belli olmaz, çünkü kimse onun gibi anında taraf değiştirme ustası değildir.Açık Toplum Enstitüsü (open society institute) kurucusudur, bu kuruluş sivil toplum örgütlerini destekler gibi yapmaktadır ama aslında ne yaptığı
biraz muğlaktır. Yani demokrasiyi geliştirmek amacında olan bu kurumun parmağını attığı yerlerde yan tesir olarak nedense hep darbeler görülmektedir. Bu zatın ne olduğunu anlayanlar da vardır tabii, mesela Gürcistan’a gittiğinde üzerine yumurtayla mayonez atmışlardı.Ülkemizdeki özelleştirmelerle yakından ilgilenen bu çocuğa aman dikkat diyoruz, çok hiperaktiftir, bir şeyleri kırıp dökebilir...
ATAY SÖZER
21 Eylül 2007 Cuma
RESMİ KEÇİ
Her şey bakanlığa bağlı bir birime hırsız girmesiyle başladı... Bir gece kaç kişi oldukları belirlenemeyen hırsızlar kapıyı kırıp girmişler, üç beş bilgisayarı, beş altı telefonu, hanım memurlardan birinin unuttuğu yarısı tamamlanmış örgüyü çalıp kayıplara karışmışlardır. Bakanlık bu haberle çalkalanmaktaydı ertesi sabah; giden bilgisayarlar zaten eski modeldi, iki de bir arızalanıyordu bu yüzden içinde bilgi saklanması hiç sağlıklı değildi; birimin deneyimli müdürü de babadan kalma yöntemden şaşmamış ve bilgisayara girilen her bilgiyi ayrıca kâğıda yazılıp kalın klasörler içinde çelik dolaplarda saklanması talimatını vermişti. İyi ki de vermişti, şimdi tüm bilgiler
güvencedeydi. Olan memur hanımın örgüsüne olmuştu; günlerce uğraşmıştı o örgüyle, el emeği vermiş, göz nuru dökmüştü. Bitmemiş bir örgünün neden çalındığına da kimse bir anlam veremedi. Bu olay, bakanlık için bir onur meselesi olmuştu, devletin daha önce soyulduğu çok sık görülmesine rağmen bunun alenen yapılması bakan beyin canını sıkmıştı. Haberi alır almaz ilk sözü ;“Peki bekçi yok muymuş?” , oldu...
Bekçi yokmuş... İnanılır gibi değil ama bekçi yokmuş... Çünkü mevcut bekçi, iki gün önce emekli olmuş... Yerine hemen yeni bir bekçi atanması gerekiyormuş ama atanamamış... Bunun da nedenleri var tabii... Mesele biraz çetrefilli, kafanız karışacak biliyorum ama eğer sabrederseniz anlatmaya çalışayım...
Efendim bu birim kurulurken, iki kişilik bir bekçi kadrosu oluşturulmuş... Beş odacı, on memur, iki bölüm şefi, bir müdür kadrosu varmış ayrıca... Ancak sonradan görülmüş ki on memur yeterli değil, en azından dört memur daha gerekli. Tabii bunun için gerekli yerden istenilen kadroyu çıkartmak olanaksıza yakın zorlukta. Ancak deneyimli müdür pratik zekasıyla çözmüş bu sorunu da; bekçi kadrosundan alınan iki kişiye memurluk görevi, odacı kadrosundan bir kişiye de bekçilik görevi vermiş. Kalan üç odacı kadrosundaki iki kadroyu da de eksik kalan iki memur kadrosuna kaydırmış.
Koskoca birim tek bir odacıya kalmıştı uzun süre... Zaman içinde bir mucize gerçekleşmiş ve istenen dört memur kadrosu gelmişti, bu defa da odacı eksiği olduğundan gelen kadrolara dört odacı alınmıştı. Böylece birimde, odacı kadrosunda olup bekçilik yapanlar, bekçi kadrosunda olup memurluk yapanlar ve memurluk kadrosunda olup da odacılık yapanlar diye guruplar oluşmuştu; kim hangi kadroda herkes karıştırmaktaydı artık. Zaten bu durum da bu karışıklıktan kaynaklanmıştı... Herhalde anlamışsınızdır ne demek istediğimi, bundan daha da açık anlatılamaz artık...
Bakan hemen el koydu duruma; ilgili bakanlığa “bekçi kadrosu” için yazı yazılmasına karar verdi... Çağırdı muhasebeci kadrosundan işe alınan sekreterini,
“Yaz”, dedi... “Bakanlığımıza bağlı falanca birime çok acil bekçi gerekmektedir, gerekli kadroyu oluşturmak için gereğinin yapılmasını saygılarımla falan filan işte....”
Bakan hep böyle derdi sekreterine, hiçbir zaman tam cümleleri kurmazdı; ne istediğini söyler, “falan filan işte” diye bitirirdi, feraseti yüksek sekreter de ne demek istediğini anlar, resmi ağızla gerekli yazıyı hazırlar, bakan bey de imzalardı. Gene öyle yaptı, önce tükenmez kalemle bir taslak hazırladı. Bunu temizlikçi kadrosundan işe alınan asistanına verdi; asistanın da bu işleri öğrenmesi gerekiyordu tabii ki... Temizlikçi kadrosundan işe alınan asistan geçti bilgisayarın başına yazıyı hazırladı, ancak hızlı yazarak, işi bildiğini göstermek amacındaki temizlikçi kadrosundaki asistan; herkesin yapabileceği bir hata baktı; belki tükenmez kalemle yazılmış müsveddeyi yanlış okudu belki de acele yazarken tuşların azizliğine uğradı bilinmez; çıkan yazı “Bekçi alınacaktır” yerine “Keçi alınacaktır” , diye çıktı... Yazıyı çıkartıp masaya koydu... Peki diyeceksiniz, “Kimse kontrol etmedi mi ?”, diye... Etmedi, daha doğrusu edemedi, buna vakit olmadı. Hani derler ya “Kıç kısmetten çıkınca uçkur dokuz yerden koparmış”, burada da aynen öyle oldu, her şey peşpeşe geldi... Yazının yazılıp da masaya konulduğu an bakanlıkta bir fırtına başladı...
Önce başbakan istifa etti, dolayısıyla bakan bey de düşmüş oldu. Bütün bakanlık personelini de bir telaş aldı, kimsenin o yazıyla ilgilenecek hali yoktu artık...
Yeni hükümetin kurulması epey bir zaman aldı; yeni bakan koltuğuna oturunca çok doğal olarak etrafındakileri değiştirdi önce; eski bakanın muhasebeci kadrosundaki sekreteri başka bir bakanlığa temizlikçi olarak atanırken; başka bir yerde teknisyen kadrosundaki tanıdığını sekreter olarak aldı yanına, eski sekreterin temizlikçi kadrosundaki asistanı başka bir ile tayin edilirken, başka ildeki çaycı kadrosundaki bir kişi de yeni sekreterin asistanı oldu... Bir süre sonra bakanlıkta her şey rayına oturdu, herkes yeni görevine uyum sağladı...
Çaycı kadrosundaki asistan, masasının çekmecelerini karıştırırken keçi talebinde bulunan dilekçeyi buldu; bunu teknisyen kadrosundan gelen sekretere gösterdi.
Devlette devamlılık esastı, mademki kendilerinden önceki çalışanlar böyle bir istekte bulunmuşlar, bir bildikleri olmalıydı mutlaka. Hiç düşünmeden dilekçeyi bakanın önüne getirdi, bakan da fazla düşünmeden imzaladı... Dilekçe ilgili makama ulaşmıştı...
İlgili makam da işleme koldu bu dilekçeyi, madem devletin bir bakanlığından geliyordu, o bakanlık da “benim keçiye ihtiyacım var” diyordu, bunu sorgulamak kimseye düşmezdi. Yani bakanlığa “sen keçiyi ne yapacaksın?” diye sormak gereksizdi. Hemen bunun için gerekli prosedür başlatıldı; önce gazetelere ilan verildi...
“Bakanlığımızın falanca biriminde kullanılmak üzere ihale yoluyla bir adet keçi alınacaktır. Keçi sahiplerinin falanca gün falanca tarihte falanca yerde keçileriyle birlikte bulunup ihaleye katılmaları gerekmektedir, ihale kapalı zarf usulüyle olup....” falan filan diye devam ediyordu ilan.
Keçisini kapan koşmuştu verilen adrese, kapının önü mahşer günüydü sanki... Ortalık keçi sesinden ve kokusundan geçilmiyordu... Bakanlığın memur kadrosundaki kapıcısı yıllar sonra o günü şöyle anlatacaktı...
“Saymadım ama siz deyin beş yüz ben diyeyim bin... Keçiler binanın her bir yanındaydı, hangi kapıyı açsanız karşınıza bir keçi çıkıyordu. Keçiler bakanlığın bütün koltuklarını yediler o gün, zarar çok büyüktü... Af buyurun akşam olduğunda arkalarında keçi kakalarından oluşmuş bir dağ bırakmışlardı, temizlemek tam bir ay sürmüştü hâlâ da anlamış değilim, bir bakanlık neden keçi almak ihtiyacını duyar! “
O günün sonunda en uygun şartta sahip keçi seçildi; çok onur verici bir şeydir ki asla torpil olmadı bu seçimde. Kimse torpil talebinde dahi bulunmadı, herkes hakkına razı oldu. Belki de tarihteki ender anlardan biriydi; hilesiz, hurdasız, şeffaf bir ihale oldu...
Bakanlığın o birimindeki hırsızlık olayı çoktan unutulmuştu çünkü bütün memurlar da başka yerlere tayin olmuşlar, yerlerine başka kadrolardaki kişiler buradaki farklı kadrolara atanmıştı. Gene kimse kendi kadrosundaki işte değildi, bir tek son gelen keçi dışında...
Keçi kadrosunda göreve başlayan keçi, tüm bakanlıkların tüm birimlerinde alındığı kadroda alındığı görevi yapan tek canlıydı belki de...
08 Ağustos 2007 Çarşamba
10 Mayıs 2007 Perşembe
Atay SÖZER Söyleşisi

İsterseniz yalın bir soru ile başlayalım. Senaryo nedir?
Her senaryonun kesinlikle bir matematiği olmalıdır, diğer anlatı sanatlarının da bir matematiği vardır; romanda, müzikte, resimde de matematik vardır. Ancak matematik de kesinlikle yetenek isteyen bir iştir. Dolayısıyla bu ikisini ayıramayız.
Bu konuda genelleme yapmak olmaz tabii, ancak şöyle de bir gerçek var; edebiyat bir dildir, sinema da başka bir dildir. Her dilin kendi kuralları vardır. İngilizce kurallarını birebir Türkçe kurallarına uygulayamayız yoksa ortaya ‘tarzanca’ dediğimiz bir konuşma şekli çıkar.
Ama bir kişi her iki dili de kendi kurallarını uygulayarak ana dili gibi kusursuz konuşabilir.
Bazı edebiyatçıların senaryolarında edebiyatçı oldukları açıkça belli olmaktadır, aynı şekilde bir doktor veya avukat senaryo yazdığında mesleğiyle ilgili detaylara yaklaşımından dolayı (ki bunu farkında olmadan bilinçaltı dürtülerle yaparlar), “Bunu yazan doktor veya avukat” izlenimi doğabilir bunun adı da mesleki çarpıklıktır. Aynı şekilde bir senaryo yazarı roman yazdığı zaman benzer zafiyeti gösterebilir, örneğin fazla sinemasal bir üslup kullanır, okuyanda “Bunu yazan galiba senaryo yazarı” izlenimi uyandırabilir. Neticede senaryo yazarlığı da edebiyatçılık da uzmanlık isteyen işlerdir. Dâhiliye uzmanı ile Nörolog gibi; ama ikisi de netice doktordur; gereğinde aynı hastayı muayene edebilirler.
Lütfi Akad ustamın kulağıma küpe olmuş bir öğüdü vardır; “Bir sinemacının her konu hakkında uzman kadar değil ama o konunun uzmanına soru soracak kadar bilgi sahibi olması gerekir.”Bu iyi bir araştırmacı, iyi bir okuyucu olmayı gerektirir; istediğiniz bilgiye ulaşmak için uzmana doğru soruyu sormanız gerek. Yarattığınız karakterler bazen bir doktor, bir hukukçu veya bir oto tamircisi olabilir, hepsinin meslekleriyle ilgili detayları bilmeniz mümkün değildir elbette bu detaylara uzmanlardan ulaşırsınız ancak.Bir senaryo yazarında olması gereken önemli bir özellik de empati yeteneğidir. Karakteri yaratırken onun yerine geçip, onun gibi düşünebiliyorsanız gerçekçiliği büyük ölçüde yakaladınız demektir.Bir diğer gereklilik de, bir bakış açınızın ve söyleyeceğiniz bir cümlenizin olmasıdır.
İyi kurulmuş bir dizi örneği verebilir misiniz?
Rahmetli Sulhi Dölek’in kurduğu ‘Yabancı Damat’ı bir örnek olması açısından verebilirim. Dramatik yapıyı çok iyi kurduğu için iyi iş yaptı. Her şeyden önce ırkçı değil. Böylece Yunan da beğendi Türkler de beğendi.
Senaristler yönetmenlerden, yönetmenler de kendisinden başka herkeslerden biraz şikâyetçi gibi? Bu bir ekip işi ise, uyumsuzluğun altında yatan nedir?
Bu tamamen bizim insanımıza özgü bir davranış biçimi aslında. Başarısızlığın suçunu hep başkalarına atmayı seviyoruz ama başarıyı da nedense tek başımıza sahiplenmek istiyoruz. Aslında üretim sırasında taraflar adasındaki diyalog sağlam ve sürekli olursa bu uyumsuzluk da ortadan kalkar.
Derneklerde çekişme bitmez. Sen-der’deki dedikoduları alalım.
Bu tamamen yapımcıların halt etmesidir, başarısız bir işte en ideal günah keçisi senaryo yazarı olmaktadır. “İyi senaryo yazarı yok” sözünü kabul edemem ama “İyi yapımcı yok” lafını rahatlıkla söyleyebilirim. Şu nedenlerden dolayı:Klasik Yeşilçam’dan günümüz Tv dizilerine gelen çizgide Senaryo Yazarlarının en çok karşılaştıkları eleştiri “Hep aynı senaryoları yapıyorlar, hiç yaratıcılıkları yok” şeklinde olmaktadır.Bir kere yanlış şurada; benzer olan şeyler senaryolar değil, temalar ve öykülerdir. Senaryo dediğimiz şey o öykünün anlatılış şeklidir.Gelelim öykülerin benzerliği konusuna, bu doğrudur ama suçlusu senaryo yazarı değildir ki… Nice özgün öykü yapımcıların önüne gelmiş ama yapımcı ya anlayamadığından ya da cesareti olmadığından bu projelere para yatırmamıştır. Onun yerine dünyada denenmiş, gişe başarısı sağlamış öyküleri yeğlerler, senaryo yazarlarından böyle işler isterler. Beylik, klişeleşmiş bir sloganları vardır “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok” diye. Ne aşağılık, ne teslimiyetçi bir ifade. Amerika keşfedildi başımıza yeterince bela oldu zaten, elbette bir daha keşfetmeyelim. İyi güzel de bu kafayla yeni kıtaları nasıl keşfedeceğiz? Herhangi bir yerde keşfedilmeyi bekleyen yerler olmadığını nerden biliyorsunuz? Güzel, farklı, yeni senaryoların ortaya çıkmamasının en büyük nedeni, cesaretsiz yapımcılardır. Senaryo kurslarına gelince, hiç kimse insanın kafasının içini açıp bilgi koyamaz. Kursların veya bu konudaki diğer eğitim kurumlarının görevi sadece kılavuzluk etmektir, gerisi kişinin kendi becerisine kalmıştır.
Şimdi bu kıssadan hisse şu olmalı, eleştirileri, tavsiyeleri dinleyin ama hemen uygulamaya kalkmayın yoksa eşekleri tepenize çıkartırsınız.
Sevgili dostlar kimseye projelerinizi anlatmayın çalarlar, kimsenin projesini de dinlemeyin ola ki sizin de kafanızda benzer bir proje vardır sonra adınız hırsıza çıkar derdinizi anlatamazsınız… Mümkünse her fikrinizi küçük bir not halinde de olsa yazın.
İyi de yeni işe başlayanlar kimselere anlatmadığı projesini nasıl görücüye çıkaracak?
Şimdi Nasreddin Hoca gibi “Sen de haklısın” diyeceğim. Köşende çağrılmayı beklemekle de olmaz tabii, espri yaptım sadece. Yapacağınız şey projenizi sağlama alıp örneğin Sinebir gibi bir meslek birliğine tescil ettirip, yapımcı aramak. Ama yapımcıyı seçerken de dikkatli olmak gerek, projenizin çok yer dolaşıp, ayağa düşmemesi yararınızadır.
Birazda politikadan bahsedelim. Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşıyor özellikle TRT bu olayı bekler gibi. Ne düşünüyorsunuz?
Sadece TRT değil herkes bunu bekliyor. Sistematik bir şekilde yavaş yavaş devletin her kademesi mutasyona uğruyor. Bütün tersaneler ele geçiriyor, Ofer Sami, Galtaportu kuruyor, bütün kaleler zapt ediliyor, yakında bütün ordular da dağıtılabilir mi acaba? Sonra bir de gaflet, dalalet, hıyanet meselesi var.
Tepemizdeki senarist, dünyaya bir senaryo yazmış Türkiye’ye de bir rol vermiş. BOP, ılımlı İslam, eyalet sistemi gibi gelişmelerle sürüyor bu senaryo. Esas oğlanla esas kız başkaları, filmin kötü adamları da var, figüranları da; bizim rolümüz ise aşçı, uşak gibi üçüncü derece bir karakter. Mizahçı olarak bol malzemeli günlerin geldiğini görüyorum, yakında bir mizah patlaması yaşanabilir. Bundan da endişe duyuyorum; mizah genel gidişatla ters orantılıdır, en yoğun mizah üretilen dönemler hep kötü dönemler olmuştur; rahat dönemlerde ise mizah da etkisini azaltır, salt güldürmeye yönelik neşeli eserler ortaya çıkar. Cumhurbaşkanlığı seçimi uzayacağa benziyor, büyük bir olasılıkla erken seçim var. Şimdi partilerin düşünmesi gerekiyor, Tandoğan ve Çağlayan mitingleri gerçekten olağanüstüydü. Uzun zamandan beri görmediğimiz bilinçli bir kitle kendini gösterdi. Yani iyi bir seçmen kitlesi var, seçecekleri kişileri arıyorlar. Partilerin eski çekişmeleri bırakıp bu fırsatı kullanmaları gerek. Artık birleşirler mi, ittifak mı yaparlar bilmem.
Genelde AKP’nin, özelde de şu andaki Kültür Bakanlığı’nın sanatçılara yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?
AKP genele nasıl yaklaşıyorsa sanatçısına da öyle yaklaşıyor, ayrım yapmıyor yani hakkını yemeyelim! Bence sanat yapılmasını istemiyorlar, sanat mekanlarını battal duruma getirme gayretleri bu yüzden. Sinema Yasası oluşturulurken Kültür Bakanı’nın (Erkan Mumcu) sektör temsilcileriyle yaptığı toplantılara katıldım, gerçekten bir şeyler yapılma çabası vardı ortaya çok ideal olmasa da bir yasa çıktı. Ama zaman içinde uygulamada aksaklıklar gözlendi; şimdi sanki yasak savmak gibi bir şeyler yapılmakta. Küreleşme, özelleştirme politikası çerçevesinde devlet temel görevlerinden elini çekmekte bir bir; sağlıktan, eğitimden çekiliyorsa sanattan hayli hayli çekilecektir.
Karikatürlerinizden bahsedecek olursak, halen çiziyorsunuz değil mi?
Birkaç arkadaşla birlikte bir mizah grubumuz var “Homur Mizah Grubu” 5 yıldır belli aralıklarla “Homur” dergisini çıkartıyoruz. İlginç bir dergi, benzeri başka var mı bilmem. Şu bakımdan; bir kere sahibimiz yok, bir büromuz, adresimiz yok. Kefelerde lokallerde toplanıyoruz, siyasi mizah üretiyoruz. Çeşitli sivil toplum örgütleri basımı üstleniyorlar, artık onlar da alıştılar teklif onlardan geliyor. Birleşik Metal, Eğitim-Sen, Tabipler Odası gibi örgütlere çeşitli sayılar yaptık. Mizah üslubu olarak, 40’lı yıllarda Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali tarafından çıkartılan Markopaşa dergisini örnek aldık kendimize. Buraya hep çiziyorum hem de yazıyorum.
Karikatür çizmek de biraz senaryo kurmak gibi değil mi?
Kurmaca anlamında evet, sadece dili farkıdır, yöntemi farklıdır.
Bize biraz da çocukluğunuzdan bahseder misiniz?
Levent’te geçti çocukluğum, Emlak Bankası’nın emekliler için kurduğu ortahalli bir mahalleydi, tek katlı bahçe içinde küçük evler vardı. Dedem asker emeklisiydi, babam doktor, annem ev kadını, bir kardeşim var fotoğrafçı, büyükannem vardı, sürekli gelip giden akrabalar, komşular. Son derece sıcak insan ilişkileri vardı herkes birbirini tanırdı o mahallede. Şimdi apartman komşumu tanımıyorum. Levent sosyete mahallesi, küçük evler de villa oldu, bahçelerin nasıl olduğunu bilemiyorum çünkü koca duvarlar örtüyor oynarken girdiğim bahçeleri… O mahallenin güzel insanları da güzel atlara binip gittiler herhalde. Şimdi hiçbirini göremiyorum.
Şimdi nasıl yaşıyorsunuz?
Bir senarist gibi yaşıyorum. Sabah İlk işim gazete okumak; önce gazetemi okurum, sonra internetten başka gazetelere, köşe yazarlarına bakarım. Sonra çalışmaya başlarım… Hiç kötü huyunuz yok mu?Biraz içe dönük dönük bir insanım. Girişken değilim. Kendimi pazarlamasını pek bilmiyorum. Zaten bu pazarlama lafı da biraz tuhaf geliyor bana.
Hangi ortamlarda ya da ruh hali içinde daha rahat yazarsınız?
Sessiz, sakin, yoğunlaşmamı sağlayacak her ortamda çalışırım. Ya sabahın erken veya gecenin ilerleyen saatleri. Yazının türüne, benim o anki halime göre değişiyor .
21 Nisan 2007 Cumartesi
Atay Sözer Kimdir ?

MSÜ Sinema- Tv Bölümünden mezun oldu (1984)...
Karikatür çizdi, katıldığı karikatür yarışmalarında çeşitli ödüller kazandı...
Sinemada yönetmen yardımcılığı yaptı, birçok Tv dizisinin senaryosunu yazdı
Arkadaşlarıyla birlikte “Homur” Mizah Grubun kurdu, Homur Mizah Dergisi’ni çıkarttı…
KİTAPLARI
· DAMDAN DÜŞEN BAŞBAKAN- 1999- K YAYINLARI
· LAZ GÜVERCİN-2001- K YAYINLARI
ÖDÜLLERİ-Karikatür
· Abdi İpekçi Karikatür yarışması, ikincilik ödülü; 1984
· Gülhane Şenliği karikatür yarışması,Mansiyon-1985
· Kent-Koop karikatür yarışması, Mansiyon-1985
· Barış ve Sağlık karikatür yarışması üçüncülük ödülü, 1986
· Çankaya Belediyesi 2.Kent ve Çocuk Karikatür Yarışması; Yenimahalle Belediyesi ödülü 1991
· 5.Asaf Koçak Karikatür Yarışması Başarı Ödülü 2001.
· Akşehir Nasrettin Hoca Gülmece Öyküsü Yarışması, “LAZ GÜVERCİN” adlı öyküsüyle “Başarı Ödülü” – 1996
· Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Rıfat Ilgaz Gülmece Yarışması’nda, “KİTAP OKUMA SANATI” adlı öyküsüyle “Özendirme Ödülü” 1997
SENARYOLARI
Kuruntu Ailesi -TRT
Ben Olsaydım- TRT-
Karışık İş- TRT-
Biz Bize Benzeriz- TRT
Dünya Hali- TRT
Zeki-Metin’ce –TRT/ SHOW –
Hastane- ATV-
Hiç Bana Sordun Mu? –KANAL-D –
Beşi Bir Yerde- KANAL D-
Seyyar Kamil- STAR-
Çiçek Taksi- ATV-
Ayşecik- SHOW -
Öyle Bir Sevda Ki- TGRT
Ah Polis Olsam-Kanal D









































