DÖRDÜNCÜ MAYMUN

23 Şubat 2018 Cuma

İTTİFAKIMIN ADI VAR


Çocuk yeni seçim yasa tasarısını pek anlamamış, doğal olarak babasına soruyor.
-Babacım ben tam olarak anlamadım, benim anlayacağım şekilde tane tane anlatır mısın?
Babanın canı sıkılıyor onca işi arasında bir de buna dert anlatacak, ama evlat neticede atsan atılmaz, satsan satılmaz.
-Neyi anlamadın güzel yavrum, yeni yasaya göre partilere birbirleriyle ittifak yapma imkânı veriliyor, iki, üç, dört veya daha çok parti seçimlere ittifak yaparak girebilecekler.
-Peki, eskisi gibi tek olarak giremeyecek miyiz?
-Güzel yavrum tabii gireriz ama o zaman onun adı ittifak olmaz. İttifak için birkaç parti olması gerek, değil mi aslan yavrum? Lafımı kesme de devam edeyim. Şimdi ittifak yapacak partiler oy pusulası üzerine yan yana duracaklar…
-Ama o kadar insan oy pusulasına nasıl sığacaklar babacım?
-Akıllı oğlum, tabii ki partilerin isimleri yazılacak.
-O zaman tamam, öbür türlü mantıksız oluyordu çünkü.
-Aferin benim mantıklı oğlum devam ediyorum… Sonra bu ittifaka bir isim verilecek. Nasıl senin bir adın varsa benim bir adım varsa bunun da bir adı olacak.
-Anladım, mesela Abdülhamit olsun…
-Ulan Abdülhamit diye ittifak ismi olur mu?
-Niye ki, önümüze gelen her yere veriyoruz Abdülhamit diye burada niye olmuyor?
 -Mesela diyelim ki “Milli ve dini cumhur ittifakı” dedik; bunların yanında mühür basılacak birer yuvarlak olacak. Seçmenin biri geldi A partisinin yuvarlağına, bir başkası B partisinin yuvarlağına bastı; bir başkası da geldi ikisinin ortasına bastı işte her durumda bunlar ittifak yaptıkları için hepsi ittifakın oyu olarak sayılacak.           Yani partinin kendi yuvarlaklarına basılan oylar kendi hanelerine etki edecek, ortaya basılan ittifakın oyu sayılacak. Peki bu durum partilerin milletvekillerine nasıl yansıyacak Konyalı bilim adamlarımız üzerinde çalıştılar şöyle bir bilimsel yol buldular,  “İttifak yapan her bir partiye ortak oylardan gelen pay; ittifak yapan siyasi partilerin tek başına aldıkları oyun bu partilerin toplam oyuna bölünmesi ile elde edilen katsayının ittifakın ortak oyu ile çarpımı sonucu elde edilecek.” bu kadar basit, tabii bunun hesaplanması için sandık başkanlarını robot uzmanı alimlerimizden seçip  rabbimin izniyle meseleyi halledeceğiz. Aslında ittifaka verilen bir oy iki oy sayılsın diye bir sistem üzerinde çalışıyoruz ama onu çözemedik daha, bu defa muhalefet 10 partiyle ittifak yaparsa çuvallarız.
Bu uzun cümle çocuğun algı sınırları için epey zorlayıcıydı haklı olarak;
-Bir daha söyler misin babacım, diye sordu.
Baba bir derviş sabrıyla anlatmaya devam etti.
-Yani kısaca partilerin toplam oyu %10’u  geçerse, bir parti %10’un altında bile kalsa %10’u geçmiş sayılıp meclise girecek.
-Aaa bu şeye benzedi…
-Neye benzedi?
-Hani bir zamanlar savaş yapmıştık, Almanlar bizim dostumuzdu, onlar yenilince biz de yenik sayılmıştık… Burada da biz kazanırsak onlar da kazanmış sayılacak. Orada da şey vardı, itilaf devletleri, ittifak devletleri diye. Aaa ne tesadüf orada da ittifak var bak.
-Benim tarih şuurlu çocuğum, tam olmasa da biraz andırıyor. Devam ediyorum bir de mühürlü oy meselesi var; geçen oylamada epey tantana çıkardılar bu defa onu da hallediyoruz. Artık mühürsüz oylar da kabul edilecek.
-Peki, hiçbir yere mühür basılmazsa oy hangi partiye gidecek?
-Bu o mühür değil evladım seçmenin partiye bastığı mühür değil, sandık kurulunun pusulaya bastığı mühür.
-Aaa sandık kurulu da mı mühür basacak? Yani ya A partisine, ya B partisine ya da ortaya. Peki o zaman karışmaz mı, hangisi hangisi diye?
-Hayır akıl küpüm, pusulanın arkasına basılıyor o mühür.
-Peki o zaman o oy hangi partinin yüzdesine yazılıyor.
-Hiçbir partinin yazılmıyor, çıldırtma beni tepeleyeceğim şimdi.
-İyi de o zaman niye basılıyor?
-Çünkü seçimlerde herhangi bir suiistimal olmasın diye, sahte oylar olmasın, diye.
-E mühürsüz olursa da sayılacak dedin.
-Dedim.
-Mühürlü olursa?
-O zaman da sayılacak.
-Peki madem her iki halde de sayılacak o zaman ne demeye zahmete girip mühür basıyorlar? Sandık başkanlarına eziyet. Geçen seçimde başkan amcalardan biri “Allah verdikçe veriyor” diye mühürsüz oyları damgalayıp duruyordu, içim acımıştı valla kim bilir ne kadar yorulmuştur zavallı.

-Bir dakika yahu bu benim hiç aklıma gelmemişti. Bu defa hakkaten aferin, gene senden hayır var, hemen gidip talimatı vereyim düzenlemeyi ona göre yapsınlar. Hepsi mühürsüz olsun anasını satayım. Mükâfat olarak ittifaka senin adını vereceğim…

HÖH


Höh, amiyane bir nida gibi sanki. Birini eleştirirken, biriyle dalga geçerken;
“Höh sana!” dersiniz ya…
Son günlerde sık duymaya başladığımız ilerleyen zamanda da çok duyacağımız hatta HÖH de böyle bir şey sanırım.
İki ayrı Höh varmış;
1-Özel Halk Hareketi
2-Özel Halk Harekâtı
Hareket ve harekât kelimelerin anlamlarını biraz irdelediğimiz zaman şöyle bir durum çıkıyor ortaya.
Hareket; TDK sözlüğüne göre “Bir şeyin yerini durumunu değiştirmesi hareket etmesi;  belirli bir amaca varmak için birbiri ardınca yapılan ilerlemeler, akım” anlamlarına geliyor, yani halkın bir şeyler yapması durumu var, ancak burada anahtar kelime “özel”.
Halk özel olarak bir şeyler yapacakmış.
Ne yapacak tam bilemiyoruz, çünkü özel…
Harekât ise askeri bir terim; “Bir askerî birliğe yaptırılan manevra, çarpışma, çevirme, kovalama” anlamına geliyor ki bu da ilki gibi özel.
Ve her ne kadar ilki gibi dehşete düşürüyorsa da ilkine göre daha açık sözlü niyetini ne yapacağını gayet net bir şekilde ifade ediyor.
15 Temmuz dinci darbe teşebbüsünden sonra yetkililerin burunlarının dibindeki yaverler bile darbeci çıkınca ciddi bir paranoya baş gösterdi.
Sokaklara çıkan halk ne yapacağını tam olarak bilmediğinden bir o yana bir bu yana koşturdu, aralarında hayatlarını kaybedenler oldu; tehlikenin durulduğunu anlayınca da gaza gelip rastladıkları emir kulu askerleri linç ettiler.
İşte bu hareket ve harekâtlar bu başıbozukluğa bir düzen getirmeyi amaçlıyor.
Yani hareket ve harekât,  artık plan program; emir komuta düzeninde sürecekmiş.
Artık bilinçsiz olarak sağa sola koşturulmayacak, ille de birileri linç edilecekse bile bir nizam intizam içinde edilecek…
Özel kurulan kamplarda silahlı eğitimler başlamış bile; 70’li yılların komando kamplarında eğitilen tosuncuklar akla geliyor hemen 12 Mart faşizmin kontrgerilla faaliyetlerinde pek çok faili meçhulde kullanılmış bu tosuncuklar 12 Eylül darbesiyle boşa düşmüşler daha sonra mafya âleminin “saygın” babaları olarak icrayı sanat eylemişlerdir.
Şimdi gel de benzetme yapma…
Onlar da vatan kurtarma iddiasıyla yapıyorlardı her ne yapıyorlarsa.
Ama her vatandaşın olduğu gibi onların da önemli sorunları var tabii…
Silah ve mühimmat eksikleri varmış;  pompalı tüfekler yetmiyormuş daha profesyonel, attığını vuran yivli silahlar istiyorlar.
Aslında 15 Temmuz’u düşündüğümüzde lav silahı, roketatar, uçaksavar da vermeleri gerekiyor; tankları ve tepemizde dolaşan F16’ları başka türlü imha edemezler.
Bir de SADAT diye bir şey varmış; onlardan çok daha donanımlı (şimdilik), çok dapa profesyonel…
Ben bunu ilk bakışta Sedat diye okudum ve isim zannettim ve hemen çağrışım yaptı aklıma bizim okul döneminden “Nokta nokta Sedat” geldi.  Bu nokta nokta yerine gelen bir lakabı vardı ama benim burada söylemem pek yakışık almaz bu nokta noktada tahmin edebileceğiniz gibi bütün okulun yaka silktiği, rezilliğin zirvesinde biriydi. Kısa zamanda da belge alıp ayrıldı; şimdilerde saygın bir işadamı olarak dolanıyormuş ama nokta noktalığından asla taviz vermemiş.
Neyse konumuz Sedat değil SADAT yani Uluslararası Savunma Danışmanlık Ticaret Şirketi. Genellikle yurtdışında savaşan gruplara askeri eğitim veriyor, nasıl insan öldüreceklerini anlatıyor en kısa şekliyle.  
Başında ordudan atılan bir subay varmış (sahi acaba hangi gerekçeyle atılmış),  aynı zamanda sarayın başdanışmanlarındanmış hoş Fesli Kadir bile başdanışman olabiliyorsa bu hayli hayli olur. Aslında bizim Nokta nokta Sedat’la benzer yanları çok sanırım…
Netice olarak birileri organize olmuşlar harıl harıl gerilla savaşı teknikleri öğreniyorlar…
İç savaş tehlikesi söylemine girerek bu tehlikeye karşı uyarı yapanlar, felaket tellallığından vatan hainliğine kadar çeşitli suçlamalara maruz kalabilirler…
En azından şimdilik uyanık olarak bu tür hareketlere “Höh size” diye tavır almakta fayda var.

                                                                                                                      

MAN ADASI, REZA’YA KARŞI



Hiçbir derbi maçı bu kadar heyecanlı olmamıştı, aynı zamanda gündeme gelen iki olay kapışıyor; bakalım hangisi ötekinin önüne geçecek?
Mancılar ve Rezzacılar kıyasıya rekabet halinde.
 Man Adası diye bir adanın varlığından çoğumuz daha yeni haberdar olduk.
İngiltere’ye bağılı bir devletmiş, geçim kaynağı kara para aklanmasından geliyor.
Bayrağı, tabanları yağlayan bir adam imajı yaratan üç ayaktan oluşuyor…
Adanın kuyruksuz kedileri çok meşhurmuş…
Kedilerin neden kuyruksuz olduklarına dair efsaneler çeşitli. Zamanında Vikingler miğferlerine süs olsun diye kedilerin kuyruklarını kesip asarlarmış; kediler de onların bu davranışını engellemek için doğar doğmaz yavrularının kuyruklarını ısırarak kopartırmış bir kediye yakışacak son derece onurlu bir hareket. Bir başka efsaneye göre Nuh’un gemisine en son bu kedi binmiş, o sırada da fırtına çıkınca kapı kapatılmış ve kedinin kuyruğu da dışarıda kalıp kopmuş. Kedilerin rahatına düşkün hayvanlar olduğu malum, sallana salana en son gelen canlı olması inandırıcı. Tabii “bilimsel” yaklaşımlar da var, kuyruksuz kediler sözde kediyle tavşanın çiftleşmesi sonucu doğmuş; bu teoride “bizim papaz eriğini imam eriğine çeviren” ilim insanlarımızın parmağının olması olasıdır. Neticede adayla o kadar ticari bağımız olmuş.  Bunlar eğlenceli hikâyeler tabii, ama birinin bu kedilerle bizdeki trafoya giren kedinin akrabalık ilişkisini araştırması çok yararlı olur, ilinti olması olasılığı yüksektir.
Bu adadaki beş lira sermayeyle kurulan şirkete tanıdık simaların yolladığı milyarlar merak konusu oldu, en çok merak edilen konu da ticaret olduğu söylenen ticaretin ne olduğu konusu. Sanıyorum bunu kendileri de bilmiyordur.
“Tamam, düzeneği kurduk, şirketi açtık, alışverişe başladık; keşke ne alıp verdiğimiz konusunu da baştan belirleseydik. Şimdi biri aniden sorunca cevap veremiyoruz; biriniz durumu kurtarmak içip ‘Pirinç satıyoruz’ diyecek sonra dünür ondan habersiz ‘Lokum sattık’ diyecek hele hele oğlan da çıkıp ‘Biz ticaret mi yapıyorduk yahu?’  derse iyice madara olunacak…”  diye kara kara düşünüyorlardır. Fazla detay vermemelerinin nedeni büyük ihtimalle bu durumdur.
Man Adası olayı tam gaz giderken ABD’deki Zarrab davası da onunla at başı gidiyor.
Rıza, Reza, Sarraf, Zarrab olayı bizim cephemizde önce hayırsever Rıza olarak anılırken bir anda Reza’ya döndü; bunun Esat’ın Eset’e dönüşüyle bir ilgisinin olmadığına da gene bilim insanlarımız karar versin.
Önce Reza Zarrab ötmeye karar verip aradan sıyrılınca dava “Atilla Amerika’ya karşı” adını aldı, pek afili bir film adı gibi.  Görünen o ki devam filmleri de gelebilir…
“Egemen Amarika’ya karşı”, “Süleyman Amerika’ya karşı”, “Çağlayan Amarika’ya karşı” “Muammer Amerika’ya karşı”,  gibi örneklerle devam edebilir.
Son durumda günah keçisi seçilen müdür yardımcısı Atilla’nın hali içler acısı gerçekten, gerçekten de belki de rüşvet almayan daha doğrusu alamayan tek kişi o belki de.
Maşallah Zarrab alışkanlık gereği trafikte emniyet şeridini açan trafik müdüründen hapishanede kendine, içki, uyuşturucu ve hatun bulan gardiyanlara kadar her gördüğüne rüşvet dağıtmış; gönlü bol bir arkadaş, kimseden esirgememiş.
Zavallı müdür yardımcısı dövünüyordur şimdi “Saatten vazgeçtik hiç olmazsa bir tükenmez kalem kapaydık bari”, diye.
Çok heyecanlı bir dizi film gibi sürüyor; bakalım bir sonraki duruşmada ne olacak?
Kimin adları söylenecek?
Kime ne rüşvet verildiği ne bir biçimde tüm detaylarıyla söylendiği halde bizimkiler hakkında en ufak bir hareket bile yok hâlâ, çay içmek için olsun savcılığa davet yok…
Zamanında “Saat aldığımı söyleyenler ispatlamazlarsa, şerefsizdir, namussuzdur, hayâsızdır” diye böğürenler şimdi arazi durumunda.
Ama iç acıtan bir detay var; arkadaş dümenlerini çevirmek için Çin ve Hindistan’ı da denemiş, orada da epey uğraşmış ama becerememiş.
Savcı soruyor, “Niye beceremedin?”
“Oradakileri satın alamadım, rüşveti kabul etmediler…”
Reza o yüzden tamamen Türkiye’ye yönelmiş… Biliyor çünkü burada parasını bastırdın mı alamayacağın şeyin olmadığını.


Sonuç olarak kıyasıya bir mücadele var; bakalım “Man Adası Reza’ya karşı” davasını kim önde bitirecek?  

6 Kasım 2017 Pazartesi

BABAYİĞİT



27 Mayıs askeri darbesinden sonra gelen yeni idare ilk Türk otomobilini yapmayı planlanmıştı. Bunun için çeşitli yerlerden toplanan bir grup babayiğit mühendis aylarca özveriyle çalışarak “Devrim” adını verdikleri ilk otomobili ürettiler.
“Devrim Arabaları”  adlı filmde bu süreç çok güzel anlatılır…
Ankara’ya trenle getirilen otomobilin benzini bir katakulliyle boşaltılır ve Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in katıldığı deneme sürüşünde yolda kalır.
Olayın sonunda akılda kalan tek şey Cemal Aga’nın “Garp kafasıyla otomobili yaptık şark kafasıyla benzin koymayı unuttuk” cümlesi kalır. Otomobil üretim projesi de iptal edilir.
Oysa filmde de anlatıldığı gibi yabancı firmalar Türklerin otomobil yapmasını hiç istemiyorlar bu yüzden her aşamasında çomak sokuyorlardı; otomobili son anda benzinsiz bırakma dümeninde onların parmağının olma olasılığı hiç de uzak değildir. 
Tıpkı ilk Türk uçağının üretilme çalışmalarının ABD’nin “Boş verin yahu, biz size bedava uçak verelim” diye durdurulması gibi bu girişim de durdurulmuştur.
Sonra seri üretime geçilen ve gene ilk Türk otomobili olarak kayda geçilen bir “Anadol” var. Gerçi onun tüm parçaları yurtdışından getirilip burada monte ediliyordu ama neticede yerli üretimdi. Onun hakkında da “kaportasını inekler, keçiler yiyor” söylentileri çıkarttılar ve bir süre sonra da kaybolup gitti.
Bir ara Jet Fadıl denen bir başka babayiğit, ilk Türk otomobilini yapacağım diyerek ve bütün dini referanslarını kullanarak milletten paraları hacılayıp toz oldu.
 En son ilk Türk otomobili meselesi geçtiğimiz günlerde gündeme geldi.
5 Babayiğit işadamı bir araya gelip daha doğrusu bir araya getirilip bir açıklama yaptılar.
“Birlikte ilk otomobilimizi üreteceğiz inşallah…”
Sayın reisimiz dört sene sonrası için ilk otomobili satın almak için rezervasyon yaptırdı, ama parasını vereceğim demeyi ihmal etmedi. Çünkü otomobil gibi pahalı bir hediyeyi kabul etmesi asla düşünülmezdi elbette.
Bütün yandaş gazeteler büyük bir “tesadüf” eseri olarak bu görüntü için “Babayiğitler” manşetini attı.
E aklın yolu birdir !..
Böylece yerli üretim ilk otomobilin adı da belli oldu aşağı yukarı ,“Babayiğit”.
Yerli otomotiv sanayisine çomak sokmak doğru değil elbet, o başkalarının işi.
Babayiğit’i dünyanın her yerindeki karayollarında görmek herkesi memnun eder kuşkusuz.
Üstelik bu durum yeni iş alanları açacağından pek çok işsizi mutlu da edecektir.
5 Babayiğit işadamın paylaşım aşamasına geldiklerinde papaz olma ihtimali de yok değil. Onun için bu paylaşım yönteminin nasıl olacağının baştan belirlenmesi gerek.
Nasrettin Hoca’nın “Allah payı mı, kul payı mı?” yöntemlerinden birine karar vermeleri en doğrusu olacaktır.
Kul payı yöntemi sermayenin pek sevmediği bir yöntemdir, bu yöntem yüzünden yıllar yılı işçileriyle hep gırtlak gırtlağa gelmişler, toplu sözleşmelerde az ter dökmemişlerdir.
Şimdi kaderin cilvesi bunca yıl işçileriyle yaptıkları kavgayı şimdi birbirleriyle edeceklerdir.
Allah payı yöntemi normalde daha çok işlerine gelecek bir yöntem olması gerekir lakin tek başlarına olduklarında hep kendilerinin yanında olan Allah bu kez hangisinin yanında olacaktır? İster istemez Allah payı yönteminin yapısı gereği biri deveyi hamuduyla götürürken ötekine bir tokat atılıp “bas git” denecektir  (Bkz. Nasrettin Hoca’nın ilgili fıkrası).
Tabii bir de otomobillerin pazarlanma aşaması var…
Ya planlandığı gibi istenilen satış oranına ulaşılmazsa ne olacak?
Ama onun da bir yolu bulunacaktır mutlaka; köprülere uygulanan yöntemi burada da uygulayabilirler.
Nasıl köprüden geçmeyen araçların parası devlet kasasından (yani vatandaşın cebinden) ödeniyorsa burada da öyle yapılır.
Kaç zamandır insanlar haklı olarak “Geçmediğimiz köprünün parasını ödüyoruz, üstelik bizim otomobilimiz bile yok” diye kıyamet kopartıyordu. Şimdi binmedikleri otomobilin parasını da ödeyerek bu haksızlık giderilmiş olacaktır.

Babayiğit’in duble yollara çıkmasını sabırsızlıkla bekliyoruz.

18 Eylül 2017 Pazartesi

BÜYÜK NÜMAYİŞ


Mahalli yönetici Badem Bey epey bir tedirgindi; sekreteri vermişti ilk haberi.
“Efendim bir adam dışarıda nümayiş yapıyor” diye…
Mutlaka hükmet karşıtı bir şeydir, görevlerine dönmek için açlık grevi yapan akademisyenlere destek, adalet istemek gibi gerekçelerle olabilirdi bu yüzden hemen derdest edilmesini emredecekti. Ama işin mahiyetini öğrenince duraladı.
Dışarıda uzun pardösülü bir adam, gelene geçene pardösüsün önüne açarak nümayiş yapıyordu.
“Kim ulan bu herif?” diye bağırdı…
“Bilmiyoruz efendim, sabahtan beri burada gelen geçen herkese gösteriyor… Emredin içeri alalım” dediler.
“Durun bakalım, önce anlayalım neyin nesi kimin fesiymiş?  Eğer Deli Kadir’in fesiyse ters olur.”
“Efendim bence FETÖ’cüdür, alalım hemen…”
“Belli mi olur, ya değilse; ya o değil de gösterdiği kişiler FETÖ’cüyse? Yanlış bir şey yaparsak maazallah bizi de FETÖ’cü diye alırlar içeri, kimseyi de inandıramayız bir daha… Telefonunda baylok var mıymış baktınız mı?”
“Nasıl bakalım efendim, yanına yaklaşınca açıp gösteriyor hemen…”
“Kötü oldu, sokakta çoluk çocuk var edep ya hu… En iyisi bakan beyi arayalım…”
Bakan bey aranır, gösterinin ne mahiyette olduğu anlatılır…
“Gösteriyi yapan şahıs herhangi bir slogan atıyor, her hangi bir şey söylüyor mu?”
“Hayır, efendim, alenen açıp gösterisini yapıyor…”
“Bu kadar fütursuz olduğuna göre bizimkilerden olma ihtimali kuvvetlidir, bu konuda beyefendinin açıklamasını beklememizde fayda var... O açıklama yapmadan bir daha kılımı kıpırdatmam şerefsizim.  Geçen sefer; sayın beyefendi hazretlerini eleştiriyorlar, söylediklerini çarpıtıyorlar, o öyle demek istemedi, böyle demek istedi; tarzından bir açıklama yapmıştım… Höööyt hayır efendim, aynen de öyle dedim işte, racon gerekiyorsa onu da ben keserim o kadar; diye fırça attı, madara oldum. Bir daha mı tövbe…”
“O zaman durumumu anlatsanız bir zahmet, kapının önü kalabalıklaştı, millet gösteriyi izlemeye gelmiş; hani bilet kessek yolumuzu buluruz…”
“Beyefendiyi arayamam, tepkisinin ne olacağını bilemem; ben canımı sokakta bulmadım arkadaş… Beyefendi kendi kendine bir işaret versin hemen alırız içeri şerefsizi.”
“Ben bilmem valla durum çok ciddi, şimdi ondan görenler de nümayişe başlayıp topluca saraya doğru yürürlerse iş iyice kontrolden çıkabilir, Gezi olayları bunun yanında solda sıfır kalır. Yüzlerce pardösülü adamı sarayın önünde nümayiş yaparken düşünebiliyor musun?”
“Düşünebiliyorum… En iyisi bakanlar kurulunu toplayıp bu durumu sayın başbakana anlatmak… Bence o uğraşsın, zaten bu ara başka ne işi var?”
Bakanlar kurulunda bütün bakanlar endişe içindeydi…
Nümayişçiyle ilgili bir şeyler yapılması konusunda herkes hemfikirdi, ama ne yapılacağı konusunda önce sayın beyefendinin mutlaka bir görüş bildirmesi gerekiyordu, bildirmesi için de önce ona bu durumun bildirilmesi gerekiyordu. 
Başbakan “Arkadaşlar bu durumu beyefendiye kim bildirecek?” diye ağlamaklı bir ifadeyle konuştu, “Bu iç işleri sorunudur o yüzden bu ulvi vazife içişleri bakanına düşer…”
İçişleri bakanı isyan etti “Ne alakası var, bir kere olay içeride değil sokakta yani dışarıda olmuş… Dış işleri bakanı uyumaaa…”
Dış işleri bakanı hemen savunmaya geçti, “ Yahu herifin belli ki ruh sağlığı bozuk, sağlık bakanı söylesin… Onun alanı bu…”
Sağlık bakanının gerekçesi hazırdı “Bütün bunlar eğitim eksikliğinden kaynaklı, milli eğitim bakanı söylemeli” diye topu oraya attı…
Milli eğitimin zaten işi başından aşkındı “ Ben hiçbir şey söyleyemem, geçen gün rüyasında görmüş, bu TEOG kalksın, dedi şimdi nereye kaldırıp koyacağımı bilemiyorum. Yarın ne kaldırıp ne koyacağı belli değil. Bence hiç bulaşmayalım…”
“İyi de durum ciddi, birinin araması gerek… Hayvan herif hâlâ nümayişte…”
“Tamam işte ne güzel söyledin, o zaman Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı arasın. ”
Top daha sonra Kültür, Adalet, Gençlik ve Spor, Ulaştırma, Avrupa Birliği,  Orman, Maliye bakanlıklarına geldi…
Sonunda çöp çekerek halletme konusunda anlaştılar; ihale kısa çöpü çeken Kalkınma bakanına kaldı…
Kalkınma bakanı bildiği bütün duaları okuduktan sonra beyefendiyi aradı… Diğer kabine üyeleri de kulaklarını telefona yaklaştırıp konuşmayı duymaya çalışıyorlardı.
“Beyefendi rahatsız efendim, affınıza mağruren çok hassas ve dahi mühim bir meseleyi zatı şahanelerinize arz eyledikten sonra müstesna fikirlerinizi istirham edecektim…” diye konuya girdi lakin girizgahı biraz uzun tutunca zaten uykusundan uyandırıldığı için öfkeli olan beyefendi patladı…
“Ey kalkınma bakanı, beni değil memleketi kaldıracaksın arkadaş, senin işin bu… “
“Haklısınız beyefendi, lakin kabinedeki arkadaşlar zor durumda; bir karara varamadık acaba…” derken gene sözü kesildi.
“Bana bakın attırmayın tepemi, oraya gelirsem hepinize gösteririm…”
Telefon suratına kapanmıştı… Tüm bakanlar merak içindeydi…
“Ne dedi, ne dedi?”
“Valla anlamadım, buraya gelip hepimize gösterecekmiş; sizce bunda bir mana, bir şifre, bir işaret var mı?”
Başbakan düşündü “Bence var, göstereceğim dediyse az da olsa o gösteren adamla bir bağlantısı olma ihtimali var… İyisi mi şimdilik ilişmeyelim, bırakın göstersin ne gösteriyorsa, biz görmezden gelelim sonra duruma göre vaziyet alırız.”
“Ama durum acil, etraf kalabalıklaşmış, gazeteciler falan da gelmiş, öyle bırakamayız…”
“Tamam işte o zaman o kabalıkları, gazetecileri falanları içeri alalım mesele hallolur…”
Bütün bakanlar kurulu bu dahiyane fikri alkışladılar…


An itibariyle: Pardösülü nümayişçi tek başına nümayişine devam etmekte ama etrafta nümayiş yapılacak kişi kalmadığından bu nümayişten kaynaklanacak sakıncalar da ortadan kalkmış bulunmaktadır…

25 Ağustos 2017 Cuma

BALDIRI GÜZEL OSMAN AGA

Neşeli bir şarkı var, aslında bir kadın bir erkek düet olarak söyleniyor…
Hikâye şöyle, Osman Ağa denen bir hıyar, yaşı küçük bir kızla evleniyor, gerdek gecesi kıza sırnaşıyor, kız da bunu başından savmak için türlü bahaneler uyduruyor…
“Ne de güzel kaşların var” diyor kız da “Rastık sürmek ister Osman Aga” diyor…
Osman Aga da “Sabah çarşıya gidip alırız” deyince kız da “Sabahlara dayanamam Osman Aga, şimdi isterim” diye diretiyor…
Sonraki bölümde baldır faslı var; Osman “Baldırın ne güzel” diyor kız da naylon çorap istiyor… Yani erotizm düzeyi yüksek bir şarkı, TRT’de hep çalar durur, büyük bir ihtimalle repertuvar kurulu ne demek istendiğini tam kavrayamamış…
Bu şarkı genellikle tek bir kişi tarafından okunuyor; yani bir kişi hem Osman Aga’nın hem kızın sözlerini söylüyor…
Kadın şarkıcı olunca nispeten idare ediyor; kız sanki Osman Ağa ile başından geçeni anlatıyormuş havasında oluyor; hatta Osman Ağa’nın bölümlerini erkek taklidiyle okuduğunda sevimli bile olabiliyor.
Ama erkek şarkıcıda durum bir faciaya dönüşüyor…
Sözler fena karışıyor, algıda yanılmalara yol açıyor…
“Ne de güzel baldırın var, naylon çorap ister Osman Aga” denince çorabı isteyenin Osman Aga olduğu zannediliyor…
Ne zaman dinlesem gözümün önüne “Güzel baldırlarına naylon çorap giymiş, gözleri rastıklı bir Osman Aga” geliyor…

Yani Osman Aga’nın karizma fena halde çiziliyor…


18 Temmuz 2017 Salı

ADALET YÜRÜYÜŞÜ

Kemal Kılıçdaroğlu Ankara-İstanbul arası yaptığı "Adalet" yürüyüşüyle epey ses getirdi...
İşte o yürüyüşten çizgiler...

















7 Temmuz 2017 Cuma

Nasreddin Hoca Festivalinin Son Hali !


Akşehir’de 58 yıldır yapılagelen bir Nasreddin Hoca şenliği vardı…
Her yıl Temmuz ayı içinde mizahçılar, yazarlar, şairler, sanatçılar toplanıp Nasrettin Hoca’yı anarlardı…
Söyleşiler, sergiler, konserler düzenlenir, yarışmalar yapılırdı…
Yabancı konuklarla da uluslararası bir boyuta ulaşırdı…
En saygın kültür etkinliklerinden biriydi…
Bir hafta boyunca Akşehir’in o güzel, o aydın insanlarıyla mizah dolu günler geçerdi…
Bir mizah ustası temsili hoca olurdu… Erol Günaydın, Levent Kırca, Ferhan Şensoy, Cenk Koray, Halit Akçatepe,  Rasim Öztekin, Ata Demirer, Hasan Kaçan gibi isimler Nasreddin Hoca kimliğine girmişlerdi…
Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü artık bu festival o eski festival değil…
Son yıllarda bu festival de her şey gibi gitgide iktidara benzeyeme başladı…
Her sene biraz daha bağnazlaştı…
Hoca Nasreddin yavaş yavaş İmam Nasreddin’e dönüştü…
Bu seneki temsili Hoca bir mizahçı değil, mafya tetikçisi rolleriyle tanınan iktidara yakın bir oyuncu…
Şunları söylemiş:
"Yüzlerinizi mahzun, üzüntülü görüyorum. Şunu söylemek isterim ki ben insanlara kahkaha attırmadım çünkü kahkaha zalimlerin sesidir. Kahkahanın bol olduğu bir dünyada mahzunların iniltisi duyulmaz. Ben güldürmedim de. Gülmek ve güldürmek edebimizde hoş bilinmez. Benim bir tek gayem vardı o da mahzun yüzlerde eşrefi mahlûkatın iç güzelliğini yansıtan tebessüm oluşlara biraz düşünmeyi sağlamaktır. Gözlerinizden tebessümü eksiltmeyin."

Kahkaha atmayı zalimlik, gülmeyi ayıp sayan, hiç güldürmediğini söyleyen bir Nasreddin Hoca…
Nazım Hikmet “… Nasreddin Hoca gibi ağlayan…” derken bunu kast etmemişti herhalde…
Bu dönüşümün ilk başladığı yıllardaki belediye başkanı eşeğe ters binen Nasreddin Hoca heykelini  “Hoca’yı gülünç hale sokuyorlar” diye kaldırıp düz binen bir heykel dikmişti.
İlginçtir din bağnazları dünyanın her yanında aynı belli ki, gülmeyi büyük bir günah sanıyorlar. Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanında ortaçağın bağnaz rahiplerinin mizah kitaplarını nasıl yasakladığı anlatılır.

58 yılda gelinen nokta bu. Zaten birkaç yıldan beridir aynı tarihlerde bir de “Kiraz Festivali” yapılmakta. Yakında “Aynı haftada iki festival çok bunları birleştirelim derler”, Nasreddin’i atarlar “Hoca Kirazı Festivali” yaparlar…
Bakanlık fonlarından nemalananlar illa ki bir festival yapmak zorundalar zaten, tercihleri Nasreddin yerine elbette satılıp para getirecek olan kiraz olur…
Normal liselerin imam hatibe dönüşmesi gibi bunu da dönüştürürler…

“Zaten bütün ülke olarak dönüşüyoruz bu ne ki?” diyeceksiniz…
Eh Nasreddin Hoca’nın dediği gibi; “Siz de haklısınız”.

10 Haziran 2017 Cumartesi

KATAR KİME NE KATAR?


Katar dediğin nohut oda, bakla sofa bir devlet…
Ama maşallah hallerine bakmadan her şeyimizi parasını bastırıp aldılar, almaya da devam ediyorlar netice serbest piyasa…
Yarın öbür gün aldıklarını ülkelerine götürme imkânı olursa ülkelerine sığdıramayacaklar, yanlarında bir depo devlet kiralamaları gerekecek.
Her depremden sonra nasıl deprem uzmanları, terör olaylarından sonra terör uzmanları her yerden fırlayıp ahkâm kesiyorsa bu kez de formül şaşmadı Katar krizinden sonra Katar uzmanları her köşede boy göstermeye başladı.
Gördük ki herkes futboldan anladığı kadar Katar’dan da anlıyormuş…
Son günlerde her şey epey hızlı gelişti…
Önce biz Trump’u evinde ziyaret ettik; tam Fettullah’ı isteyecektik ki o bizden önce davranıp bizdeki tutuklu papazı istedi. Tam terör olaylarına karşı tavrımızı koyarak manşetlere çıkmayı niyetlenirken de bizim korumalar Beyaz Saray önünü Taksim Meydanı sanıp gösterici dövünce o şekilde manşetlere çıktık…
Trump bizden sonra soluğu Suudi Kralın yanında aldı; sattığı silahlar karşısında milyar dolarları cebe atıp keyfinden bir de kılıç dansı yaptı.
Tabii silah satışı işin kamuflesi önemli olan para almak…
Hani bazı mafyalar da olur, parası olan esnafın yanına gelir “Ben seni koruyacağım, kollayacağım sen de bedelini ödeyeceksin” diye; bildiğin haraç yani… Kem küm ederse dükkânın camlarını indirir aşağıya “Bak korunamıyorsun” işte der. Veya eşrafı birbirine düşürür sonra ara bulma ayağına kendi payını alır buna da “racon kesmek” derler…
Durum aynen böyle “Bunca yıldır onları koruyoruz, kolluyoruz, çobanlık ediyoruz e bedelini de alalım bari” diye kolları sıvadı.
8 İslam ülkesinin Katar’a tavır koması bununla bağlantılı. Trump Katar emirini boşuna davet etmedi Beyaz Saray’a oturup racon payını konuşacaklar elbette. Tabii terör örgütüne destek vermek de işin bahanesi, çünkü iş desteğe gelince hepsinin katkısı var o işte. Ama kısa çöpü o çektiğinden olsa gerek ihale ona kaldı.
Durumun buraya kadar olan kısmı Arap ülkelerinin kendi aralarında sık sık yaşanan bir durumdan ibaret.
Ama biz de her “hıyarım var” diyene tuzumuzu alıp koşma geleneğimiz gereği alelacele yaptık yapacağımızı; hazırladık askeri birliklerimizi…
Gitsek ne yapacağız pek belli değil;  belli ki yakında yangın yerine dönecek bu yüzden kaçılacak mallar var.  Ama kavga eden karı koca arasına girmek ne kadar tehlikeliyse kapışan Araplar arasına girmek de o kadar tehlikeli; bir bakarsın onlar barışırlar “sana ne oluyor, biz dövüşürüz de sevişiriz de” diyerek dayağı sana atarlar.
Durum ciddi, terörist olmakla suçlananlarla kurulan temaslar var; mutlaka “Ticari temasları bir şekilde anlatabiliriz ama alnımızdan öptürmeyeydik iyiydi” diye içlerinden geçiriyorlardır…
Tabii bir yanda can kuşumuz Suudi bir yanda kankamız Katar… Üstelik bu defa mezhepleri de aynı, birinden yana olsan öteki gönül koyacak… İki ucu bile kirli değil, değnek komple düşmüş düşeceği yere…
Ortadoğu konusunda son derece doğru saptamaları olan ama kimse tarafından ciddiye alınmayan (Tıpkı Yunan mitolojisindeki Kâhin Kassandra gibi) gazeteci Hüsnü Mahalli’nin durumla ilgili attığı “tweetlere” baktığımızda Katar’ın kime ne katacağı konusunda az çok fikir edinebiliyoruz…
  • Katar işi bir başlangıç. İkinci “Arap Baharı”  ya da BOP yeni başlıyor!
  • Trump'ın konuşmasına bakılırsa Katar emiri Temim direkt uluslararası ceza mahkemesine.
  • Suriye konusunda birer CİA-Mossad operasyon merkezi gibi beraber yayın yapan Suudi El-Arabiye ve Katar El-Cezire televizyonları şimdi düşman
  • Bu Katar işi tam bir dalavera. 6 yıldır bu ülkenin terörü desteklediğini söylüyorum.
Şimdi Trump beni destekliyor!!

  • Kaderin cilvesine bakın : Birlikte Suriye'yi yıkan S.Arabistan ve ABD müttefikleri Katar'ı terörü desteklemekle suçluyor. Şamata çok!!
  • “Arap Baharı”  sürecinde Katar'ın (kiminle)başta Suriye olmak üzere tüm terör örgütlerini desteklediğini söylediğimizde neden kızıyorlardı?
  • Üç gün önce söylemiştim : İşler çok karışacak… Şimdi :Daha da karışacak!!
  • Türkiye gibi bir ülke neden Katar gibi bir ülkenin yanında olur?
  • Anlayan varsa kesin Arap olur:))

Gündemden




22 Kasım 2016 Salı

TRUMP’IN BAŞKAN OLMASININ İYİ TARAFLARI


Bütün dünya Donald Trump’ın başkan seçilmesinden dolayı fena halde panikte…
“Faşist, manyak, dengesiz, terbiyesiz, cinsiyetçi, ırkçı, küfürbaz, benmerkezci, herkesi aşağılayan, bir dediği bir dediğini tutmayan, ne zaman ne yapacağı belli olmayan biri nasıl oldu da başımıza geldi?” sorusunu soruyorlar birbirlerine.
Biz sormuyoruz tabii çünkü nasıl olduğunu çok iyi biliyoruz, onlar da öğrenecekler abisi.
Amerikalı bir türlü anlam veremiyor bu duruma. İlk kez bir konuda Amerika’dan önde olduğumuzu bilmenin haklı gururu içindeyiz.
Amerikalıyı karşımıza alıp tane tane bunun nasıl olduğunu anlatabilir, bu konularda seminerler verebilir; onlara bunca yıllık deneyimimizi aktarabiliriz.

Trump’ın gelişinin bizim açımızdan da pek çok yararı var aslında.
Bir kere “Ne olacak bu Amerika’nın hali?” diye ağlayan Amerikalıyı görünce  “Oh be bir tek biz değilmişiz bu dünyada” diye muhteşem bir rahatlama duyacağımız kesin.
En azından mizah yazarları, karikatüristler için Trump’un gelişi altın, elmas madenleri bulmaktan çok değerlidir. Her aldığı nefesle yeni bir malzeme verecek olan Trump bizlere altın çağımızı yaşatacaktır kuşkusuz.
Doğrusunu isterseniz Clinton Hanım’ın seçileceği endişesi beni hep rahatsız etti; kuşkusuz malzeme bakımından Trump’dan aşağı kalmayacaktı. Ama hem centilmenlik hem de “Yetmez ama evet” referandumunun havuçlarından biri olan “kadına pozitif ayrımcılık” maddesi gereği bir hanımı ancak bir yere kadar hicvedebiliriz. Hâlbuki ötekini istediğimiz gibi itin mabadına sokup çıkartabiliriz.
Trump’un gelişini varoşların tepkisi olarak yorumlayanlar var; bunca yıllık beyaz yakalı Amerikalıların o seçkinci tavrına karşı kenar mahalle kabadayısı havasında “Hiyeeet dağlın ulan” tavrıyla çıkması bize pek yabancı gelmese de Amerikalı için akıl sınırlarının açılması anlamındadır. İşe kültürel açıdan yaklaşırsak yakında fanatiklerinin sayısının artması şaşırtıcı olmaz. Varoşlardan bir hanımın çıkıp “We are thrilled with his hair” (Biz onun saçının kılıyık)” demesi çok yakındır. Elbette Sayın Başkan gür saçlarıyla meşhur olduğu için orada olundu mu saç kılı olunur.
Meksika sınırına duvar yapma, mültecileri kovalamak gibi kendi iç meselelerine ağırlık vereceğinden Ortadoğu’da olduğu gibi başka ülkelere pek bulaşmak istemiyor gibi. 
Tabii Amerika derin devleti buna sesini çıkartmazsa iyi bir şey aslında. Beki bu vesileyle yardım musluğu kesilen İŞİD türevi saçmalıklar son bulur. 

Zavallı Amerikalılar Kanada’ya iltica etmenin yollarını arıyorlarmış, durun daha bu bir şey değil; daha yeni başladınız.
Kaliforniya federasyondan çıkıp ayrı bir devlet olmanın yollarını arıyormuş. Neyse ki Trump, Kaliforniya valisini görevden alıp oraya kayyım atama yetkisine sahip bir başkan değil.
Ama Kaliforniya dediğini yapar, diğer eyaletler de onun izinden giderse o zaman seyreyleyin şenliği. O zaman Amerika Birleşik Devletleri diye bir şey kalmayacak; sadece Washington dolaylarında küçük bir Amerika devleti olacak.
Bu durumda Amerika devletinin başkanı Trump, “Eyaletler gittiğine göre bu başkanlık unvanı fazla geliyor; iyisi mi parlamenter sisteme geçelim. Bir ABMM (Amerika Büyük Millet Meclisi) olsun, milletvekilleri seçilsin, başbakan olsun, bakanlar olsun; ben de Cumhurbaşkanı olayım” diyebilir.
Böyle bir durumda da Türk tipi cumhurbaşkanlığını model alacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Hele hele bir de KHK ile yetkileri elinde toplarsa bu yetkilerin başkanlık devrinde bile olmadığı fark edilecek ve bu zamana kadar görevde olan başkanlar “Yahu bunu niye daha önceden akıl etmedik” diye dövüneceklerdir.
Bunun bize de olumlu bir yansıması olabilir kuşkusuz; bu vesileyle başkanlık tartışmaları son bulur, “Şimdiki halimiz en muhteşem halimizmiş meğer belamızı mı arıyoruz yahu?”   diye susup otururlar.
Yani bu Trump’un faydaları saymakla bitmez… İyi ki geldin yahu…

26 Eylül 2016 Pazartesi

Adana Altın Koza'dan ödül geldi



 23.Uluslararası Adana Film Festivali kapsamında düzenlenen "Adana" konulu senaryo yarışmasında Atay Sözer'in yazdığı "Allah'ın Adamı" isimli senaryo Muzaffer İzgü Üçüncülük Ödülü'nü kazandı. Ödül töreninde Altın Koza heykeli Muzaffer İzgü tarafından Atay Sözer'e verildi.


 Yarışmanın ön değerlendirme kurulunda yer alan senaryo ve diyalog yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği Yönetim Kurulu Başkanı İlker Barış, Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV ve Sinema Bölüm Başkanı Doç. Dr. Nüket Elpeze Ergeç ve Altınoran Sanat ve Kültür Platformu Kurucusu, yazar, fotoğrafçı Dr. S. Haluk Uygur başvuran 62 senaryoyu ön elemeden geçirdi sıra jüriye geldi.
Jüri görevini yazar, yönetmen ve senarist Füruzan'ın başkanlığında yönetmen, senarist Biket İlhan, araştırmacı–yazar, Orhan Kemal Müzesi kurucusu Işık Öğütçü, psikolog ve yazar Jülide Sevim ile yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun üstlendi.
Orhan Kemal Birincilik Ödülü Onur Dur’un Tabana Kuvvet, Yaşar Kemal Ikincilik Ödülü Fadim Koçak ile Nuri Gürdil’in yazdığı İğne Deliği, Muzaffer İzgü Üçüncülük Ödülü de
Atay Sözer’in Allah’ın Adamı senaryolarına gitti.

Ödül alanlar ve jüri toplu halde

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Darbelere Hayır


HAYIR KAMPANYASI ÇİZGİLERİ









22 Şubat 2016 Pazartesi

KIRMIZI KART


Futbolcunun biri hakeme kırmızı kart gösterdi.
Kimsenin aklına bile gelmezdi böyle bir şey bu yüzden herkes şok içinde.
Oysa ötelerden gelen alışkanlığımızdır, hakemler istedikleri yerde düdük çalarlar, istedikleri yerde de kırmızı kartlarını gösterirlerdi. Hakemin kararlarına katılmasak da biraz homurdanır, söylenir ama sonra kuzu kuzu katlanırdık neticeye.
Çünkü hakemin dediği dedik, çaldığı da düdüktü.
Bu kez beklenmedik bir şey oldu, hakem bir futbolcuya kırmızı gösterdi, sonra birine daha gösterdi, hızını alamadı birine daha gösterdi, bir dördüncü gelirken bir karambol yaşandı; futbolcu kaptı kartı, kaldırdı hakeme doğru; parmağıyla da sahanın dışını gösterdi.
Hakem şaşkındı; böyle bir durumda ne yapacağını bilemiyordu.
UEFA, FİFA gibi kurumlar da bilemiyorlardı, akıllarına gelmediği için böyle bir durumda neler yapılacağı kurallar kitabına yazılmamıştı.
Acaba fetva hattına sorulsa bir yanıt alınabilir miydi; öyle ya her halt sorulduğuna göre bu niye sorulmasın.
“Bir müsabaka esnasında futbolcu hakeme kırmızı kart gösterirse, ne lazım gelir?”
“El cevap… Karışık bir durumdur; tarafların meşrebine ve dahi mezhebine göre farklılıklar gösterebilir.”
Kırmızı kartı gören hakem bir an “Acaba dışarı çıkmam gerekir mi?” diye düşündü saha dışına hamle etti. Sonra hakem olduğunu anımsadı; yan hakemlerle bakıştı, sağ taraftaki hakem, eliyle dışarı dermen, sol taraftaki durmasını işaret ediyordu.
Derken son kararını verdi, kırmızı kartını tekrar kapıp futbolcuya gösterip onu da attı; oyun devam etti ama eskisi gibi değil…
Artık herkes farkındaydı, artık herkes hakemlerin de kırmızı kart görebileceğini biliyordu. Artık hakemin ne dediği eskisi gibi dedikti; ne de çaldığı düdük, eski düdüktü.
Bu bir milat olmuştu; artık her hangi bir yerde hakemliğe sıvanıp millete ayar vereceğini zannedenler kırmızı kartı kendileri görebilirlerdi.
Artık futbolcular da biliyordu o kırmızı kartı ele geçirmek hiç de zor değildi ve hakeme kırmızı kart göstermenin o muhteşem tadını tatmışlardı.                                                                                                     

29 Ekim 2015 Perşembe

BOMBALARI BAĞLAMIŞEM HACIYI DA GARA YOLLAMIŞEM


Biz her bir şeyin farkındayız; kimin ne olduğunu, ne yaptığının farkındayız…
Bakın her şey o çay ocağında tezgâhladı mesela. Çaylarını içip, bu dünyanın halledilecek meselesi kalmadığından öte dünyanın sorunları üzerine hasbıhal etmeye başladılar.
Bir sordu “Ne olacak bu öte dünya hali?” diye…
Huriler onları büyük bir sabırla beklerken onlar çay ocağı köşelerinde pinekliyorlardı…
“Bekletmek olmaz efendiler, hemen gelin gidelim o vakit?” dedi kıt akıllı olanı…
“Hemen gidemeyiz, henüz araya minibüs servisi daha başlamadı” diye cevap verdi biraz daha kıt akıllı olanı.
“Zaten başlamış olsa bile kapıda kuyruk vardır şimdi; Avrupa gümrüğündeki gibi bir sürü bürokrasi, bir sürü sorgu sual. Günah, sevap dökümlerine bakacaklar; tam girdim diyeceksin haydi beş namaz eksiğin çıkmış” dedi daha kıt kafalı olanı…
En mankafa olanları da çözüm yolunu buldu…
“Canlı bomba olursak kafadan, sorgusuz sualsiz gireriz içeri”
Hepsi de onun bu fikrini alkışladılar…
Bakın bu konuşmanın bütün kayıtları elimizde mevcut... Bu canlı bombaların ne zaman nerede patlayacaklarını çok iyi biliyoruz. Nasıl Fuat Avni bizim her haltımızı biliyorsa, biz de onları biliyoruz. 
Şimdi “Madem duruma bu kadar hâkimsin; ne diye gidip yakalamıyorsun?” diye soruyorsunuz.
Doğrusu sizler gibi haktan hukuktan, demokrasiden, insan haklarından dem vuran kişilere bu soruyu hiç ama hiç yakıştıramadım.
Efendiler, burası bir hukuk devletidir. Bu kişiler; gazeteci, aydın, bilim insanı, öğrenci, gezici ya da rüyasında darbe gördüğü iddia edilen bir genelkurmay başkanı değil ki keyfi olarak gidip içeri alalım.
Bunlar sadece eylem hazırlığında olan canlı bombalar… Önce bir patlasınlar hele; ondan sonra bakın burunlarından fitil fitil getiriyor muyum getirmiyor muyum?
Getirmezsem gel o zaman hesabını sor…
Na işte Suruç’da patlayan canlı bomba; hemen hemen tamamına yakını ele geçti…
Sadece sol kulak memesi; sağ husyesi bir de maslahatının bir kısmı halen bulunamadı. Firarda olan bu parçalar da en kısa zamanda güvenlik birimlerimizin titiz takibi sonucu yakalanıp yetkili mercilere teslim edileceğinden hiç kuşkunuz olmasın; neticede kanundan kaçılmaz.
Keza Ankara garında patlayan canlı bombalar için de benzer durum söz konusudur.  Onlar da aynı çay ocağında kişiler, tahmin edeceğiniz gibi.
“Bizimki Suruç’da patlayıp doğru hurilerin yanına gitti” diye haset edip alelacele gidip orada patladılar. Biz onu yapacaklarını da biliyorduk elbette ama hukuka olan saygımızdan sonuna kadar beklemek zorunda kaldık.
Efendim diyorlar ki;  “Bu işi organize eden İşid’dir” tabii ben bunu pek işitmiyorum. Çünkü biz işimize gelmediği için İşid’e İşid değil Daeş, diyoruz.
E peki niye öyle diyoruz, bir sorun bakalım?
Hani bazı babalar hayırsız evlatlarını “Artık benim senin gibi evladım yok, sana bundan kelli evladım demeyeceğim” diye fırçalarlar ya. Bizimki de aynen öyle işte.
İşte bu  İşid denen rezil bizi aldattı; heriflere armut verdik tutu armudu kafamıza fırlattı Allahın ayıları. Bizim de tepemiz attı tabiiyetiyle.
“Sana bir daha İşid demeyeceğiz” diye koyduk onurlu tavrımızı.
Daha önce de Hocafendi tarafından boynuzlanmıştık; hele onun ki hiç  affedilir gibi değildi. Onun için saçımızı süpürge etmiştik, yediği önünde yemediği ardındaydı, ne istediyse vermiştik. Ama o ne yaptı, taktırıverdi boynuzları.
Biz de “Sana artık Hocafendi demeyeceğiz bundan sonra paralel diyeceğiz” diye belirledik stratejik derinliğimizi.
Tabii bildiğiniz gibi Esat da bizi üzdüğü için kendine artık Eset, diyoruz.
Keza PKK da fena halde kandırdı bizi; oturduk o kadar sohbet ettik birlikte çay içtik (sahi bomba olayı da çay içerken tezgâhlanmıştı, acaba çayı hepten yasaklasak mı?); ama onlar çayımıza ilaç katıp bizi uyuttular. Bizi Yeşilçam’ın kötü adamı tarafından kandırılan masum kız konumuna düşürdüler… Görün bakın bir daha onlara PKK diyor muyuz?
Bu canlı bombalar bize karşı olan bütün güçlerin ortak hareketidir neticede. İşid, Daeş, PKK, DHKPC,  PTT,  Geziciler, Esed, Cümle muhalefet, gazeteciler, yazarlar, çizerler,  Çarşı, Galatasaray, Fenerbahçe, Aziz Yıldırım, Paralel Yapı, dikdörtgen,  ikizkenar üçgen, yamuk, dik açı, 360 derece, açıortay, hipotenüs… Hepsi ortak hareket ediyor; bunların hepsi bizim için birer canlı bomba.

Biz hepsini, her şeyi biliyoruz ama bir şey yapamıyoruz çünkü memlekette hukuk var arkadaş… 

AK TROL OLMANIN TAHAMMÜL EDİLMEZ AĞIRLIĞI


Eğer “Bir trol olmaktan daha zor olan nedir?” derseniz hiç tartışmasız “Ak trol olmaktır” yanıtını alırsınız.
Şimdi sizlere bir ak trol olmanın inceliklerini anlatayım da görün çektiğimiz zorlukları.
Web âleminin Facebook, Twitter, gibi sosyal medya mecralarında sörf yapanlar illa ki adım başı bir trolle karşılaşırlar.
Misal; bir sayfayı açtığınızda karşınıza bir ölüm haberi çıkar “Falanca sanatçı mevta olmuş” diye yanında da o sanatçının sırıtan bir fotoğrafı.
Bu haberin altında da yorum bölümü vardır; o sanatçıyı sevenler hemen yorumlarını yazarlar.
“Büyük bir kayıp… Pek üzüldük… Yeri doldurulmayacak… Bir yaprak daha düştü… Allah rahmet eylesin… Işıklarda uyusun” türünden.
Oysa bu haber çakmadır, palavradır; merhum oldu dedikleri zat sapasağlamdır ama bu haberi okuyan yakınları kriz geçirip yoğun bakıma kaldırılır.
İşte bu tür haberleri yapan manyaklara kısaca “trol” diyoruz.
Bir de bunun ak olan cinsi vardır; normal trolün hiper düzeyde çalışanıdır dolasıyla manyaklık düzeyinin de hiper boyutta olması şarttır.
Trollüğümün ilk zamanlarında doğrusu pek keyifli anlar yaşamıştım. Adı lazım değil magazin aleminin ortalarda pek dolaşan bir ismi adına sahte bir tweeter hesabı açıp;
“Elimde iyi kafa bulduran uyuşturucu var, retwitt yapan ilk beş kişiye bedava” diye mesaj atmıştım bir seferinde.
Sonuç; polis o arkadaşın evine baskın yapıp bilmem kaç kilo uyuşturucuyla yakalanmıştı. Tabii suçüstü mahkemesinde kendini savunurken “o twitti ben atmadım” demeye bile vakit bulamamıştı garibim.  Boş atıp dolu tutmuştum, trol piyasası “Acaba yeni bir Fuat Avni mi geliyor?” diye çalkalanmıştı.
İşte bir meslek büyüğüm beni bu olaydan sonra buldu.
“Sende ışık var arkadaş, gel bizim ak troller arasına katıl” dedi böylece de maceram başlamış oldu.
Öncelikle biz ak troller sürüler halinde yaşarız. Bizim için tahsis edilmiş ofiste ellişer kişilik vardiyalar halinde 7/ 24 çalışırız.
Hepimiz önümüzdeki bilgisayarlarla sosyal medyayı takip ederiz…
Gerçek ismimizi kullanmayız tabii ki, efsanelerdeki troller gibi bizim de adlarımız vardır.
Gerzek, Salak, Mankafa, Rezil, Kepaze, Utanmaz, Şarlatan, Şaklaban gibi… Benim adım da Embesil oldu mesela.
Bu iş kesinlikle dikkat gerektirir, hiçbir şeyi, hiçbir haberi kaçırmamanız gerek. Gördüğünüz her haberin altına uysun uymasın mutlaka yorumunuzu koymalısınız. Çünkü ay sonunda maaşınız hesaplanırken bu yorumlardaki performansınız ayrıca prim olarak yansıtılıyor.
Her birimizin yüze yakın sahte hesabı var; her hesaptan ayrı ayrı yorumlar giriyoruz bir yandan da diğer trol kardeşlerimizin de iletilerini kontrol edip ayrıca onlara da yorumlar yapıyoruz; bir anda bir habere yüzlerce yorum yapılmış oluyor. Yorum dediysem öyle akıllı uslu şeyler sanmayın; validelerden, ebelerden, başlayıp cümle silsilesine saydırıyoruz. Bu kadar hesabı birbirine karıştırmadan saydırmadın ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu tahmin edersiniz. Bunları gören normal vatandaşlar da bizim gazımıza gelip yorumları yağdırıyorlar. Ama genellikle bizi bile kıskandıracak yorumlar oluyor, hiç duymadığım küfürleri sayelerinde öğrenmiş oluyorum. Yarın öbür gün gelip de işimizi elimizden alırlar diye de endişeleniyorum doğrusu.
 Tabii bu yorum işi son derece incelikli, kendi içinde bir matematiği olan bir iştir, benim gibi çarpım tablosunu ezberleyemediği için ilkokulu bile bitiremeyen birin bu lafı etmesi tuhaf gelebilir belki. Ama demek ki doğuştan böyle bir yeteneğim varmış işte.
Şimdi gelin belli başlı trolleme tekniklerini görelim.

MEŞHUR KİŞİLERİ TROLLEME
Kişi; oyuncu, şarkıcı, yazar veya siyasetçi olabilir. Bu gibi kişiler toplumla olan diyaloglarını sıcak tutmak için sosyal medyada hesap açıp, zaman zaman buradan düşüncelerini, dileklerini paylaşırlar.
Söz gelimi biri şöyle bir şey yazdı; “Bugün çok güzel bir gün; hepinize günaydın”.
Hemen altına döşenirsiniz  “Yani dün kötü müydü şerefsiz, adi!” (Tabii burada adi yerine daha sinkaflı küfürler kullanıyoruz tahmin edeceğiniz gibi)
Bir diğer trol anında destek verir; “Sen bizim ecdadımıza hakaret mi ediyorsun vatan haini”
Sonra diğerleri de başlarlar yağdırmaya; hesap sahibi abandone olur.
“Ne dedim yahu, sadece günaydın dedim” diye yapacağı savunma bu kadar trolün höykürmesi arasında davulcu yellenmesi gibi kalacağından sonunda sosyal medya hesabını siler bir daha da açmaya tövbe eder.

KENDİ KENDİNİ TROLLEME
Bazen trollenecek bir şey bulamazsınız. O zaman kendi açacağınız bir sahte hesaba bir şeyler yazar sonra diğer sahte hesabınızla ana avrat girişirsiniz. Kamuoyu yaratmak,  milleti ayağa kaldırmak için etkili bir yöntemdir.
Yalnız burada çok dikkat etmeniz gereken bir nokta vardır. Böyle bir durumda ciddi bir kişilik bölünmesi riskiyle karşı karşıyasınız. Geçenlerde bir arkadaş bir hesabından diğer hesabındaki kendine ağıza alınmayacak rezillikte küfürler etmiş, sonra o hesaptaki kendi fena halde bozulup diğer hesaptaki kendinin başına tabanca dayayıp ateş etmiş; görünürde intihara teşebbüs vakası olarak kayıtlara geçti. Yoğun iş temposunu kaldıramamıştı. Neyse ki kefeni yırttı,  iki ay komada kaldı, şimdi de Bakırköy’de şizofreni teşhisiyle yatmakta.

HER GÖRDÜĞÜN HALTI TROLLEME
Yoğun çalışma ortamında bir yerden sonra otomatiğe bağlarsınız ve her gördüğünüz haltı trollemeye kalkarsınız. Aslında bu yöntemle çok verimli sonuçlar alabilirsiniz. Mesela geçenlerde bir haber gördüm; adamın biri “Bu memleketten gitmek istiyorum” diye bir şey söylemiş. Bir arkadaşımız altına döşenmiş “Durduğun kabahat, s.kr git”…
Ben de hemen desteği verdim “Şerrrefsiiiiz vatan haini, ne hayrın var ulan memlekete” diye.
Meğer o adam Fransız bir oyuncuymuş, burayla bir alakası yokmuş, kendi memleketiyle alakalı söylemiş. Ama olsun, fark etmez neticede millet gaza gelmekten keyif alıyor, ne için gaza geldiğinin pek önemi yok.
Tabii gene de bu yöntemde çok dikkat etmek gerek, siz siz olun trolleyeceğiniz kişinin ismine mutlaka bakın; kişi her zaman Fransız çıkmayabilir.
Üç gün önce bir hesaptan bir gönderi yazılmıştı; “Beni kandırdılar” diyordu.
Vakit geç olmuştu, sabahtan beri torollemekten canım çıkmıştı; hadi son bir yorum yapıp vardiyayı devredeyim, dedim ve yorumumu girdim,  “Vaaaay sazan vaaaay!” diye…
Diğer trol arkadaşlar da benden aldıkları pasla yağdırdılar yorumları…
“Sen de kanmayaydın ulan kek!”, “Elma şekeriyle mi kandırdılar şekerim?”, “Bugün kandırırlar yarın bandırırlar” türünden yorumlara bir de normal vatandaşlardan (tabii lafın gelişi normal diyorum) gelen katmerli yorumlar eklenince ortam epey coştu. On beş dakika içinde yüzlerce sinkaflı yorumun bilgisayar sistemini patlatacağını sandım bir an.
Sistem patlamadı ama tam on beş dakika sonra kapı patladı… Terörle mücadelenin elemanları içeri dalıp bizi yüzükoyun yatırdılar, ters kelepçe takarak götürdüler.
Meğer torollediğim hesap bir sayın büyüğümüze aitmiş.
Üç gündür savcının karşısında bütün ekip ifade veriyoruz; hakkımızda teröre örgütü üyesi olmak ve büyüğe hakaretten dava açılacak.

Valla billa ben terörist değil, bir garip trolüm sadece…