DÖRDÜNCÜ MAYMUN

17 Mayıs 2012 Perşembe

SİLİVRİ İZLENİMLERİ


Adaletin bakanının 11 gazeteciyi Silivri Cezaevine davet ettiğini duyunca çok heyecanlandım. Acaba 12.kişi olarak gidebilir miyim diye düşündüm. Başvuru yaparsam “Adaletle dalga geçmekten” dolayı hakkımda işlem yapılır ve bu sayede girebilirdim ama bu defa da çıkmam sorun olurdu. Benim o 11 kişilik gruba bir şekilde kaynak olmam gerekiyordu. Pek sık uygulanan bir taktiktir; diyelim ki bir düğün, kokteyl gibi bir etkinlik var ve siz davetli değilsiniz ama gitmek istiyorsunuz. Şık bir kıyafet giyip kapıda giriş yapan kalabalığın arasına karışıp kapıdaki görevliye gülerek selam verip içeri süzülebilirsiniz.  Gazeteci ekibinin cezaevi önünde buluşup toplu olarak gireceklerini öğrenince hemen oraya koştum. Pek ilgi çekmeyen sessiz sakin bir yapınız varsa bu gibi ortamlarda rahat edersiniz. Örneğin askere giderken yeni teskere almış olan üst devremin verdiği öğüt kulağıma küpe olmuştur; “Konuşma ve karışma” demişti. Bu sayede çok iyi arazi olmuştum hatta teskere alırken bölük komutanı “Sen bizim bölükte miydin yahu?” diye sormuştu.
 İşte bu gene bu yöntemle diğer 11 kişinin arasında Silivri yerleşkesine duhul ettim.
Hemen girişte bir görevli hepimizin eline kolonya döktü; neticede misafirdik.
Sayın Bakan bizzat mihmandarlık yapıyordu, arazi çok gerçekten çok geniş, gazeteci arkadaşlar hayranlıkla bakıyorlardı her yana.
Bakan Bey, “Şimdiye kadar Silivri’nin en meşhur şeyi yoğurduydu, bizim sayemizde artık hapishanesiyle de meşhur olacaktır” dedi.
Gerçekten de Silivri halkının beldelerine bu müstesna eseri kazandıranları ne kadar hayırla yâd edeceklerini tahmin ediyorum.
Öncelikle yemekhaneyi gezdik çok ferah, her öğün birkaç çeşit yemek çıkıyormuş; şişman gazeteci arkadaşın karnı yemekhane görünce hemen acıkırmış; yemeklerin tadına bakmak istedi. Biz de bu sayede oturduk, görevliler yemeklerimizi getirdiler.
İzmir köfte, perde pilavı, zeytinyağlı dolma, vezirparmağı tatlısı varmış şansımıza. Ve tabii isteyene Silivri yoğurdu.
Şişman gazeteci Köfteyi biraz tuzlu buldu,  dolmanın yağının da sızma olmadığından şikâyet etti ama buna rağmen hepsinden birer porsiyon daha yedi. Bakandan eve götürmek için kiloluk yoğurt istedi, başka yerde bulmak zor oluyormuş.
Tabii diğer arkadaşlar da “Biz de isteriz” diye tutturdular.
Bakan da “Tamam şimdi talimat veririm hazırlarlar, giderken alırsınız” dedi.
Daha sonra spor salonuna girdik, burası da çok geniş, ferah bir yer, ortada bir ping pong masası  var, gazeteci hanım arkadaşımızın gözleri parladı, bu oyunda çok iddialı olduğunu söyledi. Bakanla üç setlik maç yaptılar gerçekten de iyi oynuyormuş, resmen madara etti. Bakan Bey bir kadına yenildiği için biraz bozulduysa da belli etmemeye çalıştı.
“Buyurun gezintimize devam edelim”  diye yürüdü.
Şişman gazeteci “Sayın bakanım bizim yoğurtlar hazırlanıyor değil mi?” diye sordu.
Bakan Bey “Tamam merak etmeyin talimatı vereceğim şimdi…”
Şişman gazeteci fikri takip konusunda deneyimliydi gerçekten;
“Talimat verdiğinizi duymadım da… Yok yani sonra son dakika telaşı içinde karambole gelmesin diye söyledim…”
Bakan yanındaki görevliye sinirli bir şekilde,
“Arkadaşlara birer kutu yoğurt hazırlayın, giderken götürecekler” diye talimat verdi.
Şişman gazeteci de görevlinin kulağına eğilip,
“Benimki mümkünse iki kutu olsun, her zaman buraya gelmek zor oluyor”  diye fısıldadı.

Sonra kütüphaneye girdik; 25 bin kitap yasaklı olduğundan burada bulunmuyormuş bunlar dışındaki kitapların bulunmasında bir sakınca yokmuş. Hâlbuki bir hapishanenin kütüphanesinde yasaklı yayın olması çok anlamlı olurdu. Nasıl yazarlarını getirip bir yere kapatıyorsanız kitaplarını da buraya getirebilirdiniz pekâlâ… Bu vesileyle şimdiye kadar halen 25 bin kitabın yasaklı olduğunu öğrenmiş ve düşünce özgürlüğünün boyutunu kavramış oluyoruz.

Gezintimiz sırasında yolumuz mutfağa düşüyor, doğrusunu isterseniz temiz sayılabilecek bir ortam. Mutfak çalışanları bizleri görünce hemen esas duruşa geçip ellerini tırnak kontrolünü yapmamız için ileri doğru uzattılar. Tabii bu kadar gazeteciyi karşılarında görmeleri onları tedirgin etmişti doğal olarak. Refleks olarak hemen bu hareketi yapıyorlar. Uğur Dündar az şok baskınlar yapmamıştı böyle mutfaklara. Her seferinde de mutlaka etrafa atılmış birli elbiseler, fare pislikleri, hamam böcekleri gibi hijyen kurallarını yerle bir eden hatalar bulmuştu. Ama bu defa belki bizim geleceğimizi bildiklerinden önlemler alınmıştı bir hata bulamadık.
Şişman gazeteci arkadaş mutfak çalışanını “Bizim yoğurtlar hazırlanıyor değil mi? Aman ha benimki iki tane olacak unutmayın” diye uyardı.

Halı saha ve voleybol sahasını da gördük; her ikisinde de takımlara ayrılıp karşılıklı maçlar yaptık. Voleybolda benim takım yenildi ama futbolda iyice madara ettik.
Sonra başka bir binaya girdik, bunası hastaneymiş; gerçekten de tam teşekkülü bir hastane görünümünde, belli bir ciddiyeti var. Sus işareti yapan hemşire fotoğrafı bile çatık kaşlı, onu görünce ister istemez alçak sesle konuşmaya başlıyorsunuz.
Şişman gazeteci arkadaş “Gelmişken bir çekap yaptırayım” bari dedi.
Öteki arkadaşlar da “Bizim başımız kel mi, biz de isteriz” dediler… Eh çekapı beleşe getirme imkânı bulunmuştu bu fırsat kaçmazdı doğrusu. Tahlil sonuçları beklenirken doktorlarla sohbet imkânı bulduk, neticede gazeteci olarak gelmiştik elbette bir şeyler soracaktık.
Şişman arkadaş “Mahkumlar burada seks sorunlarını nasıl hallediyorlar. Örneğin ben araştırdım Azerbaycan’da belli günlerde bungalovlarda eşlerini misafir etmesine izin veriyorlarmış. Böyle olunca da bu hakları elden gitmesin diye isyan falan çıkmıyormuş” diye sorarak ne kadar araştırmacı bir gazeteci olduğunu belli etti.
Doktor da “Yok burada öyle bir sistem yok ama belli zamanlarda 12’şer kişilik gazeteci gurupları misafir ediyoruz sadece” dedi.
Bunun bir espri mi yoksa başımıza gelecekler konusunda bir uyarı mı olduğunu düşünürken tahlil sonuçları geldi.
 Benim şeker biraz yüksek çıkmıştı, doktor, “Yediğine içtiğine dikkat et” dedi.
Ama şişman arkadaşın kolesterolü tavan yapmıştı, doktor bile şaşırdı bu durma; az daha yatıracaktı, şişman arkadaş orasının aslında bir hapishane olduğunu anımsayıp ne olur ne olaz diyerek buna yanaşmadı, Ama doktorun verdiği ilaçları oradan alıp gene beleşe getirdi.

Gerçekten burası bir şehir gibiydi gez gez bitmiyordu, hava kararıyordu bizde ise hiç hal kalmamıştı. Bu arada Bakan Bey’e  telefon gelmişti Sayın Başbakan acil olarak toplantıya çağırıyordu. Eh ayrılık vakti gelmişti, herkes memnundu bu geziden.
Bakan Bey “Aslında bir de koğuşlarımız var, işte yatak; masa, tuvalet falan filan var, bilmem görmeye gerek var mı?” dedi, acelesi olduğu bizi savama istediği belliydi.
Hanım arkadaşımız “Ay hiç gerek yok, biz anladık zaten siz söyleyince” diyerek ne kadar feraset sahibi olduğunu belli etti.
Sakallı gazeteci arkadaş hafta sonu kaçamakları için buraya rahatlıkla gelinebileceğini söyledi.
Kapının önünde yolcu ederken hepimize birer gül verdiler…
Şişman arkadaş telaş içindeydi…
“E hani yoğurtlar?” diye haykırdı… “Ben biliyordum böyle olacağını onun için tekrar tekrar söyledim, aha işte yok, gelmemiş…”
Bir süre daha yoğurtların gelmesini bekledik ama neticede geldi, adalet sistemi yavaş da olsa  işliyordu.
Şişman arkadaş “Benim iki tane olacaktı” diye hatırlattı durumunu.
Sonra hep birlikte dışarı çıktık; içimde “Sanki burada bir eksik var” hissi vardı.
Sonra aklıma geldi, yahu bu hapishanede hiç mahkûm yoktu, o kadar dolaşmış tek mahkûm bile gömememiştik.
Yerleşkeden uzaklaşırken hapishane binasına dönüp baktım demir parmaklıkların ardından birileri bize bakıyordu ve sanki bize el işareti yapıyorlardı. Ama bu kadar yorgunluğun verdiği bir yanılsama da olabilirdi tabii…

ANNELER GÜNÜ


8 Mayıs 2012 Salı

SÜTÜ BOZUK


Epey bir zaman önce…
İlkokul’da beslenme saati vardı; getirilen büyük bir tencere içinde beyaz bir toz döküp kaynattılar etrafa kötü bir koku yayıldı.
Öğretmenim kaynattığı beyaz sıvıyı bardağa doldurup uzattı…
“Al iç haydi…”
“Bu neee!”
“Süt”
“Hayır bu süt değil, süt böyle olmaz…”
Haklıydım süt böyle olmazdı, bizim evimize her sabah sütçü gelirdi, güğümünden elindeki ölçü kabına döker sonra uzattığımız tencereye dökerdi. Tencereyi tutma görevi bana ait olduğu için bunun tüm detaylarını iyi bilirdim.
Bu yüzden kesin kararımı verdim;
“Bu süt değil…”
Öğretmenim bana bunun süt tozu olduğunu söyledi…
“Tamam işte tozlu süt, ben bunu içmem”
“Tozlu süt değil çocuğum süt tozu, hadi iç, bak mis gibi”
 “Mis gibi değil, pis gibi… Pis kokuyor… İçmem!”
Öğretmenim benim keçi huyumu bildiğinden fazla ısrar etmedi; başa çıkamayacağını biliyordu “Zıkkım iç” diyerek pes etti…
 Ben de ne o gün ne de daha sonra o sütlerden tek yudum bile içmedim; zaten evde sütçünün getirdiği benim gözümün önünde benim tuttuğum tencereye döktüğü yani alımında benim emeğim olan sütü içiyordum.

Yıllar sonra o süt tozlarının Marshall yardımı çerçevesinde hibe olarak yollanan ürünler olduğunu öğrendiğimde o gün gelen pis kokunun nedenini anladım ve o sütlerden hiç içmemiş olmakla kendimle gurur duydum.

Okullarda dağıtılan “Okul Sütü Akıl Küpü” yazılı sütleri görünce eski günler aklıma geldi, “Bizim zamanımızda o sütlerden içenler içinde zehirlenme vakası olmuş muydu ?” diye düşündüm. En azından kısa vadede bir zehirlenme olayına şahit olmamıştım ama Amerika’nın bize adım atışının bu süt tozlarıyla başladığını kabul edersek uzun vadede yavaş yavaş bir zehirlenme durumu tartışılabilir.

“Akıl Küpü” sütü içen bazı sınıflardaki çocuklar toplu olarak acile kaldırıldı ve serum bağlandı.
Yetkililer, bunun tesadüf olacağını söylediler, inandırıcı olmadı çünkü bütün sınıfın aynı anda hastanelik olması matematik bilimine aykırıydı.
Çocuklar numara yapıyor dediler, tutmadı çünkü tıp bilimi aksini söylüyordu.
Başbakanın “Sır Küpü” olayında olduğu gibi bu konu da bir sır haline gelmeye başladı.
Ama kimsenin aklına “Acaba malları aldığımız firma arada bozuk ürünler de kakalamış olabilir mi?” diye sormak gelmedi çünkü o firma kim bilir kimlere aitti?
Bu yüzden olsa gerek yöneticiler kendilerini tehlikeye atarak ellerine birer  “Akıl küpü” alıp içmeye başladılar;
“Bakın biz içiyoruz vallahi bir şey olmuyor, siz de için” dediler…
Bu olaydaki tek olumlu şey de bu bence…
Belki bu sayede hepsi birer akıl küpü haline gelip daha akıllı işler yaparlar…

18 Nisan 2012 Çarşamba

Vatan Kurtaran Şaban'ın Dönüşü


“Ateşi ve ihaneti gördük” diyor Nazım…
Biz de yakılan ve yıkılan tiyatrolar gördük zaman içinde ve dahi ihaneti…
12 Eylül’de şartlar olgunlaşıp da darbe teşekkül ettiğinde beşibiryerde paşaları almıştı bir düşünce. İşleri zordu…
Tüm demokratik kitle örgütleri toptan kapatılıp biraz rahatlanmıştı, ama kapatılamayacak kurumlar vardı bu kurumların başındakileri görevden almışlardı ama yerlerine kimleri koyacaklardı?
Öyle herhangi biri olmazdı öncelikle kendilerine kayıtsız şartsız biat edecek birileri gerekiyordu.
Örneğin Vehbi Koç “Bu komünistleri hemen cezalandırın, ben emrinize amadeyim” diye görüş bildirmişti.
Basının temsilcisi Şeyhülmuharririn Burhan Felek 90 yaşında gelerek Evren Paşa’nın elini öpmüş ve Türk basınına tarihindeki en utanç verici günü yaşatmıştı.
İşte kurumların başına böyle vatansever kişiler gerekiyordu.
Her yere böyle kişiler buldular, sıra İstanbul Şehir Tiyatrosu’na gelmişti…
Konsey üyelerinden birinin aklına geldi;
Komutanım hani biz kuleli de okurken Darülbedayi’e oyun izlemeye giderdik. Orada Vasfi Rıza diye biri vardı, çok komikti. İşte bu adam hâlâ hayattaymış onu getirelim…”
Hepsinin aklı yattı bu fikre, gençlik günlerini anımsadılar, Vasfi Rıza çok komikti hakkaten…
Üstelik vaktin zamanında Atatürk bir oyun izledikten sonra “Herkes her şey olur ama sanatçı olamaz” dediği kişiler arasında Vasfi Rıza da vardı, Şam’da kayısı bile bunun yanında muşmula gibi kalırdı.
Vasfi Rıza göreve geldi ve kendine tebliğ edilen ilk emri uygulamaya başladı…
Kurumda bulunan komünistlerin listesini bildirmek…
Vasfi Rıza kendi kıstaslarına göre belirlediği 40 küsur kişilik listeyi konseye sundu, bu kişiler de 1402 sayılı kanunla sorgusuz sualsiz kapının önüne konup açlığa mahkûm edildi (28 Şubat mağduruyuz, bize yapılan kimseye yapılmadı; diyenler işte bunu bilmezler!).  Ama Vasfi Rıza’ya çok da haksızlık etmeyelim, bu listeye adı sehven karışan bir akrabasını kurtarmak için “Ya onun böyle şeylere kafası basmaz, kitap bile okumaz” diyerek işsiz kalmasını engellemiştir. (Bu dönemde aynı liste Devlet Tiyatroları’ndan da istenmiş, kurumun başındaki Cüneyt Gökçer liste başına kendi ismini yazınca o listeye itibar edilmemişti)…
Şehir Tiyatroları zaman içinde böyle çok badireler atlattı. Tabii sağlam duran yöneticiler sayesinde örneğin Muhsin Ertuğrul yasaklanan bir oyuna tepki olarak belediye başkanının eşek kulaklı karikatürünü fuayeye asmaya niyetlenmişti.

Haldun Taner “Vatan Kurtaran Şaban” oyununu 1965 yılında yazmış. Oyun daha sonra 1978 yılında gazetede tefrika edilirken Taner şunları yazmış “Sevinilecek bir olay, çünkü yapılmış bir hizmet böylece belgelenmiş oluyor. Ama aynı zamanda üzülecek de bir olay, çünkü VATAN KURTARAN ŞABAN’ın 1978 Türkiyesinde aynı güncelliği muhafaza etmesi bir arpa boyu yol almadığımızı gösteriyor
Evet bildiğiniz gibi şimdi yıl 2012, o arpaya kaç santim mesafede olduğumuz meçhul.
Oyun yeni ihdas edilen Sanat ve Kültür müsteşarlığıyla ilgilidir…
Oturup acaba kimi müsteşar yapsak, diye düşünürler ve sonunda uygun adayı bulurlar.
Tapu kadastrocu Şaban müsteşar olur ve ilk iş olarak pişbirik arkadaşı Mısta Bey’i özel kalem müdürü yapar. Sonra da bu muhteşem ikilinin ülke sanatını kurtarma çalışmaları başlar…

Şehir Tiyatroları’nda geçtiğimiz günlerde bir yönetmelik değişikliği yapıldı… Ne zamandır ağızlarında geveledikleri muhafazakar sanat baklasını nihayet çıkardılar. Artık tiyatronun yönetimi sanatçılarda değil belediyenin atayacağı memurlarda olacak.
Bakalım bu kez gelecek Şaban vatanı kurtarabilecek mi?

3 Nisan 2012 Salı

Evrensel Mahkeme

12 Eylül kırığı

Umut dünyası

28 Mart 2012 Çarşamba

PRIMUM NON NOCERE*


                                     *Önce Zarar Verme

Yeni alışveriş merkezinin açılışı pek heybetli oldu; burası sıradan bir AVM değildi, belki de dünyada ilk kez belli bir konuda uzman olan bir AVM açılıyordu. Burada her şey sağlık üstüneydi. Evet burası bir hastane değildi, buraya hastane demek gerçekten çok ayıp olurdu; büyük hastane, süper hastane, mega hastane, süper hiper mega hastane demek de tam olarak karşılamazdı burasını. Görüldüğü gibi buraya söylenecek söz bulunamıyordu, sözlüklerdeki hiçbir sözcük bu muhteşem eseri karşılayamıyordu.
Açılışı bizzat beyefendi yaptı; bütün doktorları, hemşireleri, laborantları, teknisyenleri, hastabakıcıları karşısına toplayıp parmağını sallayarak düsturunu çekti.
“Buraya gelenler sizin müşterinizdir, müşteri memnuniyeti de her şeyden önce gelir…”
Yani doktorlar bundan sonra kendilerine gelenlere “hasta” değil “müşteri” diyeceklerdi. Dolayısıyla doktorlar da “doktor” değil “esnaf” olacaklardı; artık her şey değişiyordu, değişime herkes ayak uydurmak zorundaydı…
Bu heybetli yapıyı dolaşmaya başladım, burada yok, yoktu. Lokantalar, hamburgerciler, pizzacılar, mağazalar buraya gelen hastaların hizmetine sunulmuştu; hatta vakit geçirmek için sinema salonları bile mevcuttu, ünlü klasik Doktor Jivago oynuyordu. Dr Renault de Paris, Dr Oetker gibi dünyaca ünlü doktorların şubeleri açılmıştı. Elbette bu doktorlar yeni açılan bir hastanede olmayacaktı da nerede olacaktı? Başka ithal doktorlar da vardı, Fransız, İngiliz, Japon, Rus, Endonezyalı, Rodezyalı, hastane birleşmiş milletler merkezine beş basardı vallahi…
Kapıdan girdiğinizde iri harflerle yazılmış bir yazı sizi karşılıyor.
“PRİUM NİL NOCERE”
altında da çevirisi
“ÖNCE ZARAR VERME”
Hastane yöneticisi bu sözün çok önemli olduğunu, bütün çalışanlara mesaiye başlarken dua niyetine bu sözü ettirdiklerini söylüyor; diyor ki;
En önemli ilkemiz bu ÖNCE ZARAR VERME… Önce zarar verirsen bizim için kötü olur, işimiz zorlaşır. Bu yüzden temel ilkemiz, ÖNCE TAHSİLÂTINI YAP, zararı sonradan da verebilirsin o bizi bağlamaz. Ama tahsilât yapmadan zarar verirsen sonra hastadan para alman konusunda sorun çıkabilir. Mesela geçen ay bir kıl dönmesi vakası gelmişti arkadaşlar tahsilatı sonra alırız diye ihmal etmişler, hemşire de yanlışlıkla hastaya enfeksiyon kaptırmış, iş kangrene döndü, kangreni tedavi etmek için hasanın kollarını bacaklarını kestik ama bunu yaparken hastaya yanlışlıkla HİV virüsü kaptırdık tabii tahmin edeceğiniz üzere masraflar katlanarak artıyor bu durumda; neticede hasta ex oldu. E tabii mecburen faturayı hastanın oğluna götürüp ödemesini istedim. Terbiyesiz çocuk kafa atıp burnumu kırdı. Bunca iş arasında bir de estetik ameliyatı çıktı başımıza, gerçi bize %25 personel indirimi var ama gene de dünya para… O yüzden artık işi sağlama alıyoruz, ÖNCE ZARAR VERME diyoruz…”

Tam bu sırada önümden yuvarlanarak geçen bir böbrek, peşinde de onu kovalayan bir hastabakıcı gördüm. Nakil işlemi için ameliyathaneye böbrek götürürken yere kapaklanmış ve böbrek elindeki karton kutudan fırlayarak yuvarlanmaya başlamıştı. Bu müthiş kovalamacıyı hastabakıcı kazandı, böbreği McDonalts’ın kapısında kıstırıp kıskıvrak yakaladı ve karton kutusuna geri koydu.
Hastane yöneticisi “Organ nakli konusunda çok ileri gittik dedi…”
Kol, bacak, böbrek, dalak, yüz ne bulurlarsa naklediyorlarmış…
Özellikle yüz nakli konusunda çok talep varmış, insan içine çıkacak yüzü olmayanlar kapıda kuyruk olmuşlar. Bu konuda hastaneler arasında ciddi bir rekabet başlamış durumda, çok doğaldır ki hastanın müşteri, doktorlar da esnaf olunca serbest piyasa ekonomisi duruma hâkim oluyor. Hastane yöneticisi “Geçenlerde bir hastaya bir kol ve bir bacağı aynı anda taktık, rakip hastane de hemen iki kol ve iki bacak taktı biz de hemen buna karşılık dört kol ve dört bacak birden taktık, ne kadar ileri gittiğimizi hesap edin artık” dedi.
 Hastaneler arası rekabet çok sıkı galiba, diye sordum, gerçekten öyleymiş… Tıpkı bakkalların yerini AVM’lerin alışına benziyor bu durum, önce bakkal dükkânlarını kapattılar bir bir sonra diktiler AVM’leri. Küçük esnaf teslim oldu…  Burada da önce özel muayenehaneleri kapatmaya zorlandılar, küçük doktor “teslim” oldu. Sonra da buraları açtılar. Peki rekabet bitti mi, ne gezer ? Rekabet şimdi büyükler arasında devam ediyor…
Özellikle cemaatin hastaneleriyle, tarikatın hastaneleri arasında kıyasıya bir çekişme varmış… Bu çekişmeyi hangisinin kazanacağı hasta açısından hiç ama hiç fark etmiyor tabii…

Biraz ötede test merkezi vardı, her türlü tıbbi test yapılıyordu ama ondan önce yaptırmanız gereken bir “yoksulluk testi” vardı. Yoksulluk testini geçemediniz mi yandınız; elinize üç kuruş olsun para geçtiği anlaşıldığı anda “hasta olmak” değil “hasta olmamak” gibi bir hakkınız kalmıyordu. Cebinde parası olan potansiyel bir hasta olarak her ay sigorta parası ödemek zorunda kalıyor…
Test merkezinden çıkan bir adam sevinçten ağlıyordu, boynuma sarılıp yanaklarımdan öptü. “Kurtuldum” diyordu, test sonucunda “yoksul” çıkmıştı. Yoksul birinin de hastaneye gelmesine gerek yoktu; “Artık evimde huzur içinde ölebilirim” diyordu.
Hastane gerçekten çok görkemli, insan ailesini alıp hafta sonları gezmeye gelebilir. Alışverişini yapar, hamburgerinizi yer, filminizi izler gelmişken de idrar tahlili yaptırabilir, kan şekerinizi ölçtürebilirsiniz. Tüm binayı gezmeye vaktim yetmedi sonra gelip gezintime devam edeceğim. Hastaneden çıkarken koca koca harflerle yazılmış o yazı aklımdan çıkmıyor bir türlü : ÖNCE ZARAR VERME…

Senaristin Suçu Ne?


Tv dizilerine sardırıp gündem yaratılması dönem dönem rastlanan bir şeydir.
Dizi karakterin ettiği bir laftan alınıp kıyameti kopartanlar, dizinin hikâyesini beğenmeyip şikâyet edenler, dizilerin  genel ahlakı bozduğunu iddia edenler, diziyle gerçek hayatı birbirine karıştıranlarla sık sık karşılaşmaktayız.
Son olarak eczacıların bir dizide kötü işlenen eczacı karakterine içerleyip ayağa kalkmaları daha önce defalarca tekrarlanmış örneklerden biridir sadece.
Dizi karakterleri sosyetik görünümlü kişi karşısındakine “Öğretmen olup ne yapacaksın, üç kuruşa talim edeceksin” türünden bir cümle kullanır. Bunu izleyen öğretmen alınır, hemen kaleme sarılıp “Senaryo yazarları öğretmenler aşağılıyor” türünden bir yazıyı bütün Tv köşe yazarlarına yollar.
O Tv yazarları da “Yahu bir filmde söylenen her söz senaristin mesajı değildir, bu sözü filmin olumsuz karakteri söylüyor zaten” demez ve o yazıyı köşelerinde aynen yayınlar. Aynı yazı da birçok köşede çıkarak pişti olur.
Mecliste komisyonlar kurulur oraya dizilerin temsilcileri çağırılıp ayar verilmeye çalışılır.
Senaryolardaki kadınlara bakış açısı eleştirilir, tarihi dizideki şehzadeler ilmi eğitim görürken kızlara sadece raks öğretildiği konusu eleştirilir. Şimdi ona tutup da “Bu sahneler dizinin tarihe gerçeklerle belki de en çok örtüştüğü ender noktalardan biridir. Tabii ki padişah olacak şehzadeye ilim öğretilecek; haa günümüz politikacıları olsa haklısınız, o zaman  kalça kıvırma, gerdan kırma gibi dansözlük dersleri kesinlikle gerekli olurdu” diyemezsiniz.
Filimdeki tecavüz sahnelerinden sonra tecavüz olayları artıyormuş…
Bir merkezde aralarında şehrin ileri gelenlerin de bulunduğu kişilerin 13 yaşında bir çocuğa toplu tecavüzü sonrasında da “Bu iş onun rızasıyla oldu” açıklaması korku filmi senaristlerinin bile hayal gücünü aşacak kadar gerçek bir olaydır.

Bu konuda iki filmden söz ederek nokta koymak istiyorum…
İlk film “Fatmagül’ün Suçu Ne?”, günümüzün Tv dizisine kaynak olan 1986 yapımı film;
Vedat Türkali’nin özgün senaryosu (ki bu roman değildir, birçok kişi roman zannedip; okudum çok güzeldi türünden palavra açıklamalar yapmıştır) Süreyya Duru tarafından çekilmiştir.
Konu bir gazete haberinden yola çıkma; tecavüzcüsüyle evlendirilen bir kızla ilgili.
Olay TCK’nın 434. maddesinden kaynaklanıyor, bu maddeye göre ırza geçme sonrasında taraflar arasında evlenme olursa sanık ceza almıyor. Zamanında koyulmuş rezil bir madde, yıllarca orada kalmış. Film gösterime girdikten sonra insanlar “Ne oluyor yahu?” diye fark etmişler. Neticede meclis toplanıp o maddeyi kaldırmış.

Bir başka film; adı “Madde 438”, Erdoğan Tünaş’ın senaryosu Ümit Efakan’ın rejisi. Konu gene bir TCK maddesinden kaynaklanıyor. Madde 438’e göre eğer tecavüz mağduru bir hayat kadınıysa sanık için ceza indirimine gidilmekte. Bir rezil madde daha; filmin gösteriminden sonra bu madde de kaldırıyor…
Her iki film de bu açıdan çok ama çok önemli filmlerdir…
Dünya sinema tarihinde kanun maddelerinin değişmesine neden olan kaç film vardır acaba?
Bunlar da senaryodur, bu senaryolarda da tecavüz işlenmiştir; ancak bu tecavüzler bırakın örnek teşkil etmeyi tecavüzleri engelleme yolunda kanunlar değiştirmiştir… Bu filmleri yapanlar kendileriyle ne kadar övünseler azdır.

Senaristler hiç hak etmedikleri suçlamalarla uğraşırken kanun koyucular ne yapıyor dersiniz ?
Kanun koyuculardan yakın zamanda gelen bir öneri: Daha önceden kalkmış olan mağdurun tecavüzcüsüyle evlenme maddesi geri gelsin!



31 Ocak 2012 Salı

TEKNİK TAKİBE NASIL TAKILDIM?

Bir internet sitesine telefon konuşmam düşmüş, bir arkadaşla bizim yapımcıyı çekiştiriyorum. Konuşan iki erkek, objeniz de işvereniniz olunca kantarın topuzu kaçıyor, iş biraz belaltına iniyor doğal olarak. Dinleyince fark ettim topuz gerçekten kaçmış.
Yapımcının ne kadar embesil olduğundan, çapkınlık yapmaya kalkarken nasıl madara olduğundan, yabancı uyruklu kadınların bunu otel odasında uyutup don gömlek bıraktıklarından bahsedip kahkahalarla gülmüşüz…
Konuşmam internette tıklanma rekoru kırdı, ama ben de bu sayede işimi kaybettim, yapımcım sözleşmemizi anında feshetti…
Ama işsiz kalmış olmamdan daha vahim bir durum vardı şimdi… İnternete düştüğüme göre demek ki teknik takipteydim. Şimdiye kadar “Acaba dinleniyor muyum?” diyenlerle “Paranoyaksın” diye dalga geçen ben, şimdi evde konuşurken bile fısıldamaya başlamıştım.
“İyi de ben niye dinleniyordum?”
Kuzenim “Ben öğrenirim nedenini” dedi…
Bunun bir asker arkadaşı varmış, şimdi şubelerden birinde üst düzeymiş; ondan bilgi alabilirmişiz…
Karikatür:Yalçın Çetin

Gittik üst düzeye; yolda görseniz üst düzey demezsiniz, güleryüzlü, nazik, badem bıyıklı biri. Karşısına oturttu çay ikram etti…
“Ben senin meseleyi araştırdım kardeş; sen teknik takibe yakalanmışsın” dedi…
“Onu anladık zaten… İyi de beni hangi gerekçeyle dinlediniz, hakkımda mahkeme kararı mı var?”
Önündeki kalın klasöre şöyle bir baktı…
“Hayır endişeye mahal yoktur, hakkında hiçbir inceleme falan yok. Ama bir kez Necati diye biriyle konuşmuşsun… Necati, teknik takipteymiş, sen de onunla konuştuğun için doğal olarak teknik takip listesine katılmışsın.”
“Necati benim amcam olur… İyi de benim amcam gayet mazbut biridir, mali müşavirlik yapar; o niye dinlemeye alınmış? Yoksa karmaşık ilişkileri mi varmış?”
“Hayır, dediğiniz gibi çok mazbut bir zat, ama o da banka müdürüyle telefon görüşmesi yapmış, müdür de dinleniyormuş, dolayısıyla o da teknik takibe alınmış…”
“O zaman banka müdürü şaibeli biri…”
“Yok, o da değil… Banka müdürü, bayramda teyzesini aramış bayramını kutlamak için…”
“Ve teyzesi teknik takipteymiş, öyle mi?”
“Tebrikler, siz bu işi çözmeye başladınız bakıyorum. Bizim şubede sizin gibi kavrayışı keskin kişilere ne kadar ihtiyacımız var anlatamam…”
“Peki teyzesi örgüt üyesi falan mıymış?”
“Yok canım, yaşlı kadın, daha neler artık… Ama o da gündelikçisi Fatmagül’ü aramış ve…”
“Fatmagül teknik takipteymiş !”
“Tebrikler… Ama Fatmagül’ün de bir suçu yok… O da Bakkal Osman’la konuşmuş…”
“Bakkal, kod adı mı?”
“Hayır canım adam normal mahalle bakkalı; Fatmagül’le aralarında bir şeyler varmış ama bizi ilgilendirmez tabii, biz hususi hayata saygı gösteririz…”
“Peki Bakkal Osman niye teknik takipteymiş o vakit?”
“O da Süheyla Hanım’la konuşmuş; Süheyla hanım bir paket makarna, bir margarin, bir kalıp beyazpeynir siparişi vermiş…”
Anladım Süheyla Hanım da teknik takipte olduğundan Bakkal Osman, ondan doyalı Fatmagül sonra teyzanım, banka müdürü, bizim amca bey ve sonunda da ben teknik takibe alındım öyle mi?”
“Aynen öyle…”
Bu işin ucunun nereye kadar gideceği meçhuldü ama gene de merak ettim…
“Peki Süheyla Hanım kiminle konuştuğu için teknik takibe alındı?”
“Yok o kimseyle konuştuğu için alınmadı, o zaten doğal olarak teknik takipteymiş, Süheyla Hanım’ın eşi emekli paşaymış…”
“İyi de o zaman benim kaydım nasıl internete düştü?”
Bana umutsuzca baktı,
“İşte orası bir muamma; onu biz de bir türlü çözemiyoruz… Biz bütün kayıtları inceliyoruz, işimize yarayanları ayırıyor gerisini bırakıyoruz. O bıraktıklarımız da bir şekilde internete düşüyor ama o şeklin nasıl bir şekil olduğunu inanın ki bilmiyoruz. Bilsem vallahi de söylerim billahi de söylerim…”
Paşanın canının peynirli makarna çekmesi yüzünden teknik takibe alınmıştım, yapacak bir şeyim kalmamıştı, işimden de olmuştum. Yapımcıma telefon açıp özür diledim, ama küfür edip yüzüme kapattı telefonu; benim ses kaydım yüzünden karısı buna boşanma davası açmış… Çok ağır laflar etti, onurum kırıldı. Ama yanıt vermedim, nasılsa teknik takipte olan benimle konuştuğu için o da şimdi teknik takipteydi; gününü görecek nasıl olsa; yakında internette duyarsınız konuşmalarını…