DÖRDÜNCÜ MAYMUN

22 Kasım 2016 Salı

TRUMP’IN BAŞKAN OLMASININ İYİ TARAFLARI


Bütün dünya Donald Trump’ın başkan seçilmesinden dolayı fena halde panikte…
“Faşist, manyak, dengesiz, terbiyesiz, cinsiyetçi, ırkçı, küfürbaz, benmerkezci, herkesi aşağılayan, bir dediği bir dediğini tutmayan, ne zaman ne yapacağı belli olmayan biri nasıl oldu da başımıza geldi?” sorusunu soruyorlar birbirlerine.
Biz sormuyoruz tabii çünkü nasıl olduğunu çok iyi biliyoruz, onlar da öğrenecekler abisi.
Amerikalı bir türlü anlam veremiyor bu duruma. İlk kez bir konuda Amerika’dan önde olduğumuzu bilmenin haklı gururu içindeyiz.
Amerikalıyı karşımıza alıp tane tane bunun nasıl olduğunu anlatabilir, bu konularda seminerler verebilir; onlara bunca yıllık deneyimimizi aktarabiliriz.

Trump’ın gelişinin bizim açımızdan da pek çok yararı var aslında.
Bir kere “Ne olacak bu Amerika’nın hali?” diye ağlayan Amerikalıyı görünce  “Oh be bir tek biz değilmişiz bu dünyada” diye muhteşem bir rahatlama duyacağımız kesin.
En azından mizah yazarları, karikatüristler için Trump’un gelişi altın, elmas madenleri bulmaktan çok değerlidir. Her aldığı nefesle yeni bir malzeme verecek olan Trump bizlere altın çağımızı yaşatacaktır kuşkusuz.
Doğrusunu isterseniz Clinton Hanım’ın seçileceği endişesi beni hep rahatsız etti; kuşkusuz malzeme bakımından Trump’dan aşağı kalmayacaktı. Ama hem centilmenlik hem de “Yetmez ama evet” referandumunun havuçlarından biri olan “kadına pozitif ayrımcılık” maddesi gereği bir hanımı ancak bir yere kadar hicvedebiliriz. Hâlbuki ötekini istediğimiz gibi itin mabadına sokup çıkartabiliriz.
Trump’un gelişini varoşların tepkisi olarak yorumlayanlar var; bunca yıllık beyaz yakalı Amerikalıların o seçkinci tavrına karşı kenar mahalle kabadayısı havasında “Hiyeeet dağlın ulan” tavrıyla çıkması bize pek yabancı gelmese de Amerikalı için akıl sınırlarının açılması anlamındadır. İşe kültürel açıdan yaklaşırsak yakında fanatiklerinin sayısının artması şaşırtıcı olmaz. Varoşlardan bir hanımın çıkıp “We are thrilled with his hair” (Biz onun saçının kılıyık)” demesi çok yakındır. Elbette Sayın Başkan gür saçlarıyla meşhur olduğu için orada olundu mu saç kılı olunur.
Meksika sınırına duvar yapma, mültecileri kovalamak gibi kendi iç meselelerine ağırlık vereceğinden Ortadoğu’da olduğu gibi başka ülkelere pek bulaşmak istemiyor gibi. 
Tabii Amerika derin devleti buna sesini çıkartmazsa iyi bir şey aslında. Beki bu vesileyle yardım musluğu kesilen İŞİD türevi saçmalıklar son bulur. 

Zavallı Amerikalılar Kanada’ya iltica etmenin yollarını arıyorlarmış, durun daha bu bir şey değil; daha yeni başladınız.
Kaliforniya federasyondan çıkıp ayrı bir devlet olmanın yollarını arıyormuş. Neyse ki Trump, Kaliforniya valisini görevden alıp oraya kayyım atama yetkisine sahip bir başkan değil.
Ama Kaliforniya dediğini yapar, diğer eyaletler de onun izinden giderse o zaman seyreyleyin şenliği. O zaman Amerika Birleşik Devletleri diye bir şey kalmayacak; sadece Washington dolaylarında küçük bir Amerika devleti olacak.
Bu durumda Amerika devletinin başkanı Trump, “Eyaletler gittiğine göre bu başkanlık unvanı fazla geliyor; iyisi mi parlamenter sisteme geçelim. Bir ABMM (Amerika Büyük Millet Meclisi) olsun, milletvekilleri seçilsin, başbakan olsun, bakanlar olsun; ben de Cumhurbaşkanı olayım” diyebilir.
Böyle bir durumda da Türk tipi cumhurbaşkanlığını model alacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Hele hele bir de KHK ile yetkileri elinde toplarsa bu yetkilerin başkanlık devrinde bile olmadığı fark edilecek ve bu zamana kadar görevde olan başkanlar “Yahu bunu niye daha önceden akıl etmedik” diye dövüneceklerdir.
Bunun bize de olumlu bir yansıması olabilir kuşkusuz; bu vesileyle başkanlık tartışmaları son bulur, “Şimdiki halimiz en muhteşem halimizmiş meğer belamızı mı arıyoruz yahu?”   diye susup otururlar.
Yani bu Trump’un faydaları saymakla bitmez… İyi ki geldin yahu…

26 Eylül 2016 Pazartesi

Adana Altın Koza'dan ödül geldi



 23.Uluslararası Adana Film Festivali kapsamında düzenlenen "Adana" konulu senaryo yarışmasında Atay Sözer'in yazdığı "Allah'ın Adamı" isimli senaryo Muzaffer İzgü Üçüncülük Ödülü'nü kazandı. Ödül töreninde Altın Koza heykeli Muzaffer İzgü tarafından Atay Sözer'e verildi.


 Yarışmanın ön değerlendirme kurulunda yer alan senaryo ve diyalog yazarı Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği Yönetim Kurulu Başkanı İlker Barış, Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV ve Sinema Bölüm Başkanı Doç. Dr. Nüket Elpeze Ergeç ve Altınoran Sanat ve Kültür Platformu Kurucusu, yazar, fotoğrafçı Dr. S. Haluk Uygur başvuran 62 senaryoyu ön elemeden geçirdi sıra jüriye geldi.
Jüri görevini yazar, yönetmen ve senarist Füruzan'ın başkanlığında yönetmen, senarist Biket İlhan, araştırmacı–yazar, Orhan Kemal Müzesi kurucusu Işık Öğütçü, psikolog ve yazar Jülide Sevim ile yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun üstlendi.
Orhan Kemal Birincilik Ödülü Onur Dur’un Tabana Kuvvet, Yaşar Kemal Ikincilik Ödülü Fadim Koçak ile Nuri Gürdil’in yazdığı İğne Deliği, Muzaffer İzgü Üçüncülük Ödülü de
Atay Sözer’in Allah’ın Adamı senaryolarına gitti.

Ödül alanlar ve jüri toplu halde

20 Temmuz 2016 Çarşamba

22 Şubat 2016 Pazartesi

KIRMIZI KART


Futbolcunun biri hakeme kırmızı kart gösterdi.
Kimsenin aklına bile gelmezdi böyle bir şey bu yüzden herkes şok içinde.
Oysa ötelerden gelen alışkanlığımızdır, hakemler istedikleri yerde düdük çalarlar, istedikleri yerde de kırmızı kartlarını gösterirlerdi. Hakemin kararlarına katılmasak da biraz homurdanır, söylenir ama sonra kuzu kuzu katlanırdık neticeye.
Çünkü hakemin dediği dedik, çaldığı da düdüktü.
Bu kez beklenmedik bir şey oldu, hakem bir futbolcuya kırmızı gösterdi, sonra birine daha gösterdi, hızını alamadı birine daha gösterdi, bir dördüncü gelirken bir karambol yaşandı; futbolcu kaptı kartı, kaldırdı hakeme doğru; parmağıyla da sahanın dışını gösterdi.
Hakem şaşkındı; böyle bir durumda ne yapacağını bilemiyordu.
UEFA, FİFA gibi kurumlar da bilemiyorlardı, akıllarına gelmediği için böyle bir durumda neler yapılacağı kurallar kitabına yazılmamıştı.
Acaba fetva hattına sorulsa bir yanıt alınabilir miydi; öyle ya her halt sorulduğuna göre bu niye sorulmasın.
“Bir müsabaka esnasında futbolcu hakeme kırmızı kart gösterirse, ne lazım gelir?”
“El cevap… Karışık bir durumdur; tarafların meşrebine ve dahi mezhebine göre farklılıklar gösterebilir.”
Kırmızı kartı gören hakem bir an “Acaba dışarı çıkmam gerekir mi?” diye düşündü saha dışına hamle etti. Sonra hakem olduğunu anımsadı; yan hakemlerle bakıştı, sağ taraftaki hakem, eliyle dışarı dermen, sol taraftaki durmasını işaret ediyordu.
Derken son kararını verdi, kırmızı kartını tekrar kapıp futbolcuya gösterip onu da attı; oyun devam etti ama eskisi gibi değil…
Artık herkes farkındaydı, artık herkes hakemlerin de kırmızı kart görebileceğini biliyordu. Artık hakemin ne dediği eskisi gibi dedikti; ne de çaldığı düdük, eski düdüktü.
Bu bir milat olmuştu; artık her hangi bir yerde hakemliğe sıvanıp millete ayar vereceğini zannedenler kırmızı kartı kendileri görebilirlerdi.
Artık futbolcular da biliyordu o kırmızı kartı ele geçirmek hiç de zor değildi ve hakeme kırmızı kart göstermenin o muhteşem tadını tatmışlardı.                                                                                                     

29 Ekim 2015 Perşembe

Gündem çizgileri


Fetullah medyasına el kondu




BOMBALARI BAĞLAMIŞEM HACIYI DA GARA YOLLAMIŞEM


Biz her bir şeyin farkındayız; kimin ne olduğunu, ne yaptığının farkındayız…
Bakın her şey o çay ocağında tezgâhladı mesela. Çaylarını içip, bu dünyanın halledilecek meselesi kalmadığından öte dünyanın sorunları üzerine hasbıhal etmeye başladılar.
Bir sordu “Ne olacak bu öte dünya hali?” diye…
Huriler onları büyük bir sabırla beklerken onlar çay ocağı köşelerinde pinekliyorlardı…
“Bekletmek olmaz efendiler, hemen gelin gidelim o vakit?” dedi kıt akıllı olanı…
“Hemen gidemeyiz, henüz araya minibüs servisi daha başlamadı” diye cevap verdi biraz daha kıt akıllı olanı.
“Zaten başlamış olsa bile kapıda kuyruk vardır şimdi; Avrupa gümrüğündeki gibi bir sürü bürokrasi, bir sürü sorgu sual. Günah, sevap dökümlerine bakacaklar; tam girdim diyeceksin haydi beş namaz eksiğin çıkmış” dedi daha kıt kafalı olanı…
En mankafa olanları da çözüm yolunu buldu…
“Canlı bomba olursak kafadan, sorgusuz sualsiz gireriz içeri”
Hepsi de onun bu fikrini alkışladılar…
Bakın bu konuşmanın bütün kayıtları elimizde mevcut... Bu canlı bombaların ne zaman nerede patlayacaklarını çok iyi biliyoruz. Nasıl Fuat Avni bizim her haltımızı biliyorsa, biz de onları biliyoruz. 
Şimdi “Madem duruma bu kadar hâkimsin; ne diye gidip yakalamıyorsun?” diye soruyorsunuz.
Doğrusu sizler gibi haktan hukuktan, demokrasiden, insan haklarından dem vuran kişilere bu soruyu hiç ama hiç yakıştıramadım.
Efendiler, burası bir hukuk devletidir. Bu kişiler; gazeteci, aydın, bilim insanı, öğrenci, gezici ya da rüyasında darbe gördüğü iddia edilen bir genelkurmay başkanı değil ki keyfi olarak gidip içeri alalım.
Bunlar sadece eylem hazırlığında olan canlı bombalar… Önce bir patlasınlar hele; ondan sonra bakın burunlarından fitil fitil getiriyor muyum getirmiyor muyum?
Getirmezsem gel o zaman hesabını sor…
Na işte Suruç’da patlayan canlı bomba; hemen hemen tamamına yakını ele geçti…
Sadece sol kulak memesi; sağ husyesi bir de maslahatının bir kısmı halen bulunamadı. Firarda olan bu parçalar da en kısa zamanda güvenlik birimlerimizin titiz takibi sonucu yakalanıp yetkili mercilere teslim edileceğinden hiç kuşkunuz olmasın; neticede kanundan kaçılmaz.
Keza Ankara garında patlayan canlı bombalar için de benzer durum söz konusudur.  Onlar da aynı çay ocağında kişiler, tahmin edeceğiniz gibi.
“Bizimki Suruç’da patlayıp doğru hurilerin yanına gitti” diye haset edip alelacele gidip orada patladılar. Biz onu yapacaklarını da biliyorduk elbette ama hukuka olan saygımızdan sonuna kadar beklemek zorunda kaldık.
Efendim diyorlar ki;  “Bu işi organize eden İşid’dir” tabii ben bunu pek işitmiyorum. Çünkü biz işimize gelmediği için İşid’e İşid değil Daeş, diyoruz.
E peki niye öyle diyoruz, bir sorun bakalım?
Hani bazı babalar hayırsız evlatlarını “Artık benim senin gibi evladım yok, sana bundan kelli evladım demeyeceğim” diye fırçalarlar ya. Bizimki de aynen öyle işte.
İşte bu  İşid denen rezil bizi aldattı; heriflere armut verdik tutu armudu kafamıza fırlattı Allahın ayıları. Bizim de tepemiz attı tabiiyetiyle.
“Sana bir daha İşid demeyeceğiz” diye koyduk onurlu tavrımızı.
Daha önce de Hocafendi tarafından boynuzlanmıştık; hele onun ki hiç  affedilir gibi değildi. Onun için saçımızı süpürge etmiştik, yediği önünde yemediği ardındaydı, ne istediyse vermiştik. Ama o ne yaptı, taktırıverdi boynuzları.
Biz de “Sana artık Hocafendi demeyeceğiz bundan sonra paralel diyeceğiz” diye belirledik stratejik derinliğimizi.
Tabii bildiğiniz gibi Esat da bizi üzdüğü için kendine artık Eset, diyoruz.
Keza PKK da fena halde kandırdı bizi; oturduk o kadar sohbet ettik birlikte çay içtik (sahi bomba olayı da çay içerken tezgâhlanmıştı, acaba çayı hepten yasaklasak mı?); ama onlar çayımıza ilaç katıp bizi uyuttular. Bizi Yeşilçam’ın kötü adamı tarafından kandırılan masum kız konumuna düşürdüler… Görün bakın bir daha onlara PKK diyor muyuz?
Bu canlı bombalar bize karşı olan bütün güçlerin ortak hareketidir neticede. İşid, Daeş, PKK, DHKPC,  PTT,  Geziciler, Esed, Cümle muhalefet, gazeteciler, yazarlar, çizerler,  Çarşı, Galatasaray, Fenerbahçe, Aziz Yıldırım, Paralel Yapı, dikdörtgen,  ikizkenar üçgen, yamuk, dik açı, 360 derece, açıortay, hipotenüs… Hepsi ortak hareket ediyor; bunların hepsi bizim için birer canlı bomba.

Biz hepsini, her şeyi biliyoruz ama bir şey yapamıyoruz çünkü memlekette hukuk var arkadaş… 

AK TROL OLMANIN TAHAMMÜL EDİLMEZ AĞIRLIĞI


Eğer “Bir trol olmaktan daha zor olan nedir?” derseniz hiç tartışmasız “Ak trol olmaktır” yanıtını alırsınız.
Şimdi sizlere bir ak trol olmanın inceliklerini anlatayım da görün çektiğimiz zorlukları.
Web âleminin Facebook, Twitter, gibi sosyal medya mecralarında sörf yapanlar illa ki adım başı bir trolle karşılaşırlar.
Misal; bir sayfayı açtığınızda karşınıza bir ölüm haberi çıkar “Falanca sanatçı mevta olmuş” diye yanında da o sanatçının sırıtan bir fotoğrafı.
Bu haberin altında da yorum bölümü vardır; o sanatçıyı sevenler hemen yorumlarını yazarlar.
“Büyük bir kayıp… Pek üzüldük… Yeri doldurulmayacak… Bir yaprak daha düştü… Allah rahmet eylesin… Işıklarda uyusun” türünden.
Oysa bu haber çakmadır, palavradır; merhum oldu dedikleri zat sapasağlamdır ama bu haberi okuyan yakınları kriz geçirip yoğun bakıma kaldırılır.
İşte bu tür haberleri yapan manyaklara kısaca “trol” diyoruz.
Bir de bunun ak olan cinsi vardır; normal trolün hiper düzeyde çalışanıdır dolasıyla manyaklık düzeyinin de hiper boyutta olması şarttır.
Trollüğümün ilk zamanlarında doğrusu pek keyifli anlar yaşamıştım. Adı lazım değil magazin aleminin ortalarda pek dolaşan bir ismi adına sahte bir tweeter hesabı açıp;
“Elimde iyi kafa bulduran uyuşturucu var, retwitt yapan ilk beş kişiye bedava” diye mesaj atmıştım bir seferinde.
Sonuç; polis o arkadaşın evine baskın yapıp bilmem kaç kilo uyuşturucuyla yakalanmıştı. Tabii suçüstü mahkemesinde kendini savunurken “o twitti ben atmadım” demeye bile vakit bulamamıştı garibim.  Boş atıp dolu tutmuştum, trol piyasası “Acaba yeni bir Fuat Avni mi geliyor?” diye çalkalanmıştı.
İşte bir meslek büyüğüm beni bu olaydan sonra buldu.
“Sende ışık var arkadaş, gel bizim ak troller arasına katıl” dedi böylece de maceram başlamış oldu.
Öncelikle biz ak troller sürüler halinde yaşarız. Bizim için tahsis edilmiş ofiste ellişer kişilik vardiyalar halinde 7/ 24 çalışırız.
Hepimiz önümüzdeki bilgisayarlarla sosyal medyayı takip ederiz…
Gerçek ismimizi kullanmayız tabii ki, efsanelerdeki troller gibi bizim de adlarımız vardır.
Gerzek, Salak, Mankafa, Rezil, Kepaze, Utanmaz, Şarlatan, Şaklaban gibi… Benim adım da Embesil oldu mesela.
Bu iş kesinlikle dikkat gerektirir, hiçbir şeyi, hiçbir haberi kaçırmamanız gerek. Gördüğünüz her haberin altına uysun uymasın mutlaka yorumunuzu koymalısınız. Çünkü ay sonunda maaşınız hesaplanırken bu yorumlardaki performansınız ayrıca prim olarak yansıtılıyor.
Her birimizin yüze yakın sahte hesabı var; her hesaptan ayrı ayrı yorumlar giriyoruz bir yandan da diğer trol kardeşlerimizin de iletilerini kontrol edip ayrıca onlara da yorumlar yapıyoruz; bir anda bir habere yüzlerce yorum yapılmış oluyor. Yorum dediysem öyle akıllı uslu şeyler sanmayın; validelerden, ebelerden, başlayıp cümle silsilesine saydırıyoruz. Bu kadar hesabı birbirine karıştırmadan saydırmadın ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu tahmin edersiniz. Bunları gören normal vatandaşlar da bizim gazımıza gelip yorumları yağdırıyorlar. Ama genellikle bizi bile kıskandıracak yorumlar oluyor, hiç duymadığım küfürleri sayelerinde öğrenmiş oluyorum. Yarın öbür gün gelip de işimizi elimizden alırlar diye de endişeleniyorum doğrusu.
 Tabii bu yorum işi son derece incelikli, kendi içinde bir matematiği olan bir iştir, benim gibi çarpım tablosunu ezberleyemediği için ilkokulu bile bitiremeyen birin bu lafı etmesi tuhaf gelebilir belki. Ama demek ki doğuştan böyle bir yeteneğim varmış işte.
Şimdi gelin belli başlı trolleme tekniklerini görelim.

MEŞHUR KİŞİLERİ TROLLEME
Kişi; oyuncu, şarkıcı, yazar veya siyasetçi olabilir. Bu gibi kişiler toplumla olan diyaloglarını sıcak tutmak için sosyal medyada hesap açıp, zaman zaman buradan düşüncelerini, dileklerini paylaşırlar.
Söz gelimi biri şöyle bir şey yazdı; “Bugün çok güzel bir gün; hepinize günaydın”.
Hemen altına döşenirsiniz  “Yani dün kötü müydü şerefsiz, adi!” (Tabii burada adi yerine daha sinkaflı küfürler kullanıyoruz tahmin edeceğiniz gibi)
Bir diğer trol anında destek verir; “Sen bizim ecdadımıza hakaret mi ediyorsun vatan haini”
Sonra diğerleri de başlarlar yağdırmaya; hesap sahibi abandone olur.
“Ne dedim yahu, sadece günaydın dedim” diye yapacağı savunma bu kadar trolün höykürmesi arasında davulcu yellenmesi gibi kalacağından sonunda sosyal medya hesabını siler bir daha da açmaya tövbe eder.

KENDİ KENDİNİ TROLLEME
Bazen trollenecek bir şey bulamazsınız. O zaman kendi açacağınız bir sahte hesaba bir şeyler yazar sonra diğer sahte hesabınızla ana avrat girişirsiniz. Kamuoyu yaratmak,  milleti ayağa kaldırmak için etkili bir yöntemdir.
Yalnız burada çok dikkat etmeniz gereken bir nokta vardır. Böyle bir durumda ciddi bir kişilik bölünmesi riskiyle karşı karşıyasınız. Geçenlerde bir arkadaş bir hesabından diğer hesabındaki kendine ağıza alınmayacak rezillikte küfürler etmiş, sonra o hesaptaki kendi fena halde bozulup diğer hesaptaki kendinin başına tabanca dayayıp ateş etmiş; görünürde intihara teşebbüs vakası olarak kayıtlara geçti. Yoğun iş temposunu kaldıramamıştı. Neyse ki kefeni yırttı,  iki ay komada kaldı, şimdi de Bakırköy’de şizofreni teşhisiyle yatmakta.

HER GÖRDÜĞÜN HALTI TROLLEME
Yoğun çalışma ortamında bir yerden sonra otomatiğe bağlarsınız ve her gördüğünüz haltı trollemeye kalkarsınız. Aslında bu yöntemle çok verimli sonuçlar alabilirsiniz. Mesela geçenlerde bir haber gördüm; adamın biri “Bu memleketten gitmek istiyorum” diye bir şey söylemiş. Bir arkadaşımız altına döşenmiş “Durduğun kabahat, s.kr git”…
Ben de hemen desteği verdim “Şerrrefsiiiiz vatan haini, ne hayrın var ulan memlekete” diye.
Meğer o adam Fransız bir oyuncuymuş, burayla bir alakası yokmuş, kendi memleketiyle alakalı söylemiş. Ama olsun, fark etmez neticede millet gaza gelmekten keyif alıyor, ne için gaza geldiğinin pek önemi yok.
Tabii gene de bu yöntemde çok dikkat etmek gerek, siz siz olun trolleyeceğiniz kişinin ismine mutlaka bakın; kişi her zaman Fransız çıkmayabilir.
Üç gün önce bir hesaptan bir gönderi yazılmıştı; “Beni kandırdılar” diyordu.
Vakit geç olmuştu, sabahtan beri torollemekten canım çıkmıştı; hadi son bir yorum yapıp vardiyayı devredeyim, dedim ve yorumumu girdim,  “Vaaaay sazan vaaaay!” diye…
Diğer trol arkadaşlar da benden aldıkları pasla yağdırdılar yorumları…
“Sen de kanmayaydın ulan kek!”, “Elma şekeriyle mi kandırdılar şekerim?”, “Bugün kandırırlar yarın bandırırlar” türünden yorumlara bir de normal vatandaşlardan (tabii lafın gelişi normal diyorum) gelen katmerli yorumlar eklenince ortam epey coştu. On beş dakika içinde yüzlerce sinkaflı yorumun bilgisayar sistemini patlatacağını sandım bir an.
Sistem patlamadı ama tam on beş dakika sonra kapı patladı… Terörle mücadelenin elemanları içeri dalıp bizi yüzükoyun yatırdılar, ters kelepçe takarak götürdüler.
Meğer torollediğim hesap bir sayın büyüğümüze aitmiş.
Üç gündür savcının karşısında bütün ekip ifade veriyoruz; hakkımızda teröre örgütü üyesi olmak ve büyüğe hakaretten dava açılacak.

Valla billa ben terörist değil, bir garip trolüm sadece…

Araklama Senaryolar

Bir dönem sinemamızda şimdi de Tv dizilerinde gördüğümüz kötü bir hastalık vardır.
Yeni, özgün bir şey yaratmak yerine daha önce tutmuş bir senaryoyu araklayıp güncele uygulamak. Tabii bu yöntemde her zaman başarıya ulaşılacak demek değildir.
Hani minarenin tepesinde mahsur kalmış adamı beline ip bağlatıp çektirerek yere yapıştıran Karadenizlinin; “Yahu bu yöntem kuyudan adam çıkartırken işe yaramıştı” diye hayal kırıklığına uğranması gibi yüksek olasılıktır.
Ama uyanık yapımcı için pek önemli değildir bu, özgün senaryo aramaz, eski senaryodan şaşmaz.
70’li yıllarda pek revaçta olan senaryoyu yeniden devreye soktuklarında pek şaşırmadım. Yapımcı aynı yapımcı çünkü eski çektiği filmini güncel koşullarla yeniden çekiyor…
Bir senaryo için olmazsa olmaz kural bir “dramatik çatışma” olmasıdır.
Bazen zengin kız-fakir oğlan, katil-polis bazen kan davası güden iki aile olarak ortaya çıkar.
70’lerin senaryosunda ana tema “kan davasıydı” ve seri cinayetler söz konusuydu.
Yapımcı önce senariste senaryoyu yazdırmış sonra da yönetmen film için hazırlıklara başlamıştı.
Öncelikle oyuncu ajansından elemanlar geldi o elamanlara rol dağıtımı yapıldı…
Hangi aktörlerin öleceği hangilerinin öldüreceği belirlendi…
İlk önce köşe başında pusuya düşürülüp öldürülen gazeteci sahnesi çekildi, ikinci sahne gazetecinin ölümüne misilleme yapanların bir polisi kaçırıp infaz edilmesiydi…
Bu iki sahneden sonra öğle paydosu oldu; köfte ekmekler dağıtıldı katil rollerini oynayan oyuncular karınlarını doyururken bir yandan da sorunlarını konuşuyorlardı.
“Paramızı hemen öderler mi acaba?”
“İnşallah hemen öderler, filmin vizyona girmesini beklerlerse yandık”
“Peki televizyonda gösterildiğinde ayrıca para verirler mi?”
“Unut onu birader, burasını Amerika mı sandın?”
“Ama niye ki, senaryo Amerikan filminden arak değil mi?”
“Evet doğru, ben de seyrettim o filmi; sonunda katil uşak çıkıyor”
Bu arada yapımcı ilk günün şerefine seti ziyaret edip getirdiği baklavayı bütün ekibe ikram etmişti. Yemini billah ediyordu, paralar zamanında önenecekti…
Aynı ajanstan gelen oyuncular böyle yeminleri çok duyduklarından fazla umutlanmadılar ama profesyonel olduklarından gene de kendilerine verilen farklı rolleri başarıyla oynadılar.
Film gösterime girdiğinde çok büyük hasılat yaptı…
İzleyici bu korku ve gerilim filminin etkisinden uzun yıllar çıkamadı.
Hatta o kadar etkilendiler ki, kendi gerçeklikleriyle kurgusal gerçeklikleri biri birine karıştı. Kendileriyle özdeşleştirdikleri karakteri öldüreni düşman bellediler, onları canlandıran aktörleri gerçek hayatta sokakta gördükleri zaman bir temiz dövdüler.
Onlar da “Biz ne inandırıcı oynamışız yahu” diye sevinip züğürt tesellisinde bulundular…
Şimdi gene aynı yapımcı; senariste gene aynı hikâyeyi sipariş ediyor.
Biraz günümüze uydur teknolojiyi kullan; bilgisayar, internet, telefon dinleme, şantaj mantaj, olsun. Ama sakın ana yapıya dokunma; diyor.
Yeni gelen yönetmeni de tembihliyor; bol bol patlama çatlama olsun, kafalar kollar kopsun, diyor…
Gene aynı ajanstan gelen oyunculara rol dağıtımı yapılıyor; yukarıda yazılanlar fasit daire örneğinde olduğu gibi devam ediyor… Biri birini öldürecek sonra ötekini öbürünü katledecek sonra tekrar öteki öbürünü bombalayacak…
Öğlen paydoslarında oturup köfte ekmeklerini yerken “Ne olacak sinemamızın hali?” diye dertleşecekler…
Ama bu defa bu film tutar mı bilmem…
Artık millet kabak tadı vermiş bu senaryoyu izler mi?
Neticede sonu belli işte; katil uşak çıkıyor…

19 Haziran 2015 Cuma

Rehberimiz Süleyman

Süleyman Demirel’in ölüm haberi beni çok eskilere götürdü, çocukluk günlerime.
Saçı dökülmüş, şişman hali karikatüre benzediğinden beni güldürüyordu hep, zaten o yüzdendir ki karikatürü en kolay çizilen politikacı unvanını hiç kimseye kaptırmamıştı.
Kendi yapmıştı bu saptamayı, “Bir daire içine yan yana iki yuvarlak yap olsun karikatürüm”, diyordu.
Pek alıngan değildi, bir iki istisna dışında pek kimseye hakkında yazılan çizilenden dolayı dava aşmışlığı yoktu.
Sadece iktidarının ilk yıllarında çorabı delik bir fotoğrafının yayınlanmasına epey bozulup dava açmaya niyet ettiğini anımsıyorum.
Laf çevirmekte ustaydı, vecize niteliğindeki sözleriyle mizahçılar için muhteşem bir kaynaktı.
“İktidara gelir gelmez niye zam yaptınız?” sorusuna
“Biz zam yapmadık, zammı burada bulduk, zaten vardı; eğer zammın üzerine otursaydık civciv çıkardı” türünden akla zarar yanıtlar veriyordu. Sen bu duruma gülerken önemli soru da kaynayıp gidiyordu.
Büyük günahları da vardı tabii… Sağcıları pek severdi, onların katil olabileceğini düşünmezdi pek. Ancak Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamları mecliste oylanırken büyük bir şevkle el kaldırmasının hesabı tarih önünde soruluyor zaten.   
İdamlar onaylanıyor

En son 12 Eylül darbesi gelince biraz direnir gibi oldu; demokrasiden falan söz etti…
Aziz Nesin de “Bu bir darbe daha yerse kesin komünist olur” demişti…
Ama Sivas olaylarının başlangıcında “Aman halkla askeri karşı karşıya getirmeyin” diyerek onlarca aydının yanmasına vesile oldu.
Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde bir davası daha olmuştu…
Malumunuz Can Yücel’in dilinin kemiği yoktur, geldiği gibi söyler lafını.
“Pezevenk” demiş bir yerde onun için.
Tabii tartışmasız hakaret kabul ediliyor; savcı hemen açmış davayı Cumhurbaşkanına hakaretten.
Açarken de üzülmüş biraz;
“Can Bey’i biliriz, severiz ama ne çare ki kanun önünde kimseye ayrıcalık olmaz; yapılan suç ortada bu davayı açmak zorundayım…”
Süleyman Bey de üzgün;
“Ben asla kişisel olarak şikâyetçi değilim; ama hukuka müdahale edemem; savcı da görevini yapıyor ona karışamam…”
Duruşmanın yargıcı da çaresiz;
“Hay Allah; suç sabit, kanunda yazan cezayı vermek zorundayım; yapın savunmanızı belki hafifletici nedenler falan bulabiliriz” diyor…
İlginç bir dava oluyor; savcı da yargıç da sanığı aklamak için yollar arıyorlar bir türlü bulamıyorlar.
Can Baba da özür dileyerek cezasını hafiflettirme yoluna gitmiyor doğal olarak; şanına yakışmaz çünkü…
Düşünüp taşınıyor, öyle bir savunma yapmalı ki, hem lafını geri almasın hem de ceza yemesin.
Sözlükleri tarıyor ve sonunda aradığını buluyor…
Pezevenk kelimesinin, tasavvuf dilinde “Yol gösteren, rehberlik eden kimse” anlamına geldiğini görüyor.
Aranan savunma bulunmuş oluyor; çıkıyor yargıcın karşısına…
“Ben o kelimeyi bu anlamda kullandım, yol gösterici, rehber demek istedim” diyor…
Yargıç da rahatlıyor, savcı da…
“Ha tamam o zaman” diyorlar…
Karar beraat…
Can Baba’nın keyfi yerine geliyor…
“Neticede lafı çevirmiş sayılmam, söylediğim doğru; adam bunca yıllık pezevengimiz değil mi?” diyor…
Gerçekten de pek çok konuda rehberlik ettiği ve tarihte önemli bir yer tutacağı tartışılmaz…
Pek çok mizahçıya da kişisel gelişimlerinde büyük ölçüde yol gösterici olmuştur…

Kendi adıma özellikle mizahımıza yaptığı katkılanından dolayı şükranlarımı sunuyorum.


6 Nisan 2015 Pazartesi

MUHTARLAR AKSARAY’DA



Aşağı mahallenin Kel Muhtarı heyecan içinde geldi;
“Duydun mu Kör Muhtar, biz de yolcuymuşuz sonunda, sıramız geldi; gidiciyiz anlayacağın…”
Bu Kel Muhtar hep böyle şom ağızlıdır zaten,
“Ulan durup dururken niye gidelim, tamam kazık kakacak halimiz yok ama biraz daha kalalım bu dünyada”
“Kalamayız, pek muhterem büyüğümüz muhtarları huzuruna kabul ediyor ya; işte nihayet sıra bize geldi; az önce aradılar, o Kör Muhtarı da alıp tez vakitte gel, dediler. Hadi kalk bekletmek olmaz…”
Biz Kel Muhtar ve Kör Muhtar hemen yola revan olduk, mahalleli bizimle gurur duyuyordu gerçekten; tıpkı asker uğurlamalarında olduğu gibi davullu zurnalı bir uğurlama töreni hazırlamışlardı;
“En büyük muhtarlar bizim muhtarlar” diye slogan bile attılar; çok duygulandık.
Bakkal Nuri, cigarasından bir nefes çekip; “Benim için de büyüğümün elini öpün” , diye sipariş verdi. Başka işimiz yoktu sanki…
“Sen önce büyüğümün adını ağzına alırken cigaranı söndürmesini öğren Nuri” diye azarladım. 
Muhterem büyüğümüzün o muhteşem Aksaray’ını görecektik nihayet, insanlar anlata anlata bitiremiyorlardı o bin odalı sarayı; yani Sultan Süleyman’ın sarayı bile bu kadar büyük değilmiş.  Amerikan başkanının sarayından bile büyükmüş; sonradan öğrendim Amerikalının sarayına da Aksaray anlamına gelen Beyaz Saray deniyor ya, meğer onlar “Beyaz Ev” diyorlarmış, ona “Saray” diye biz diyormuşuz. Bu demek oluyor ki dünyadaki gerçek anlamdaki “Beyaz Saray” bizim Aksaray’ımız oluyor.
Neyse efendim tez zamanda vasıl olduk sarayımıza…
Bizi içeri buyur ettiler; yan yana dizilmiş Davutoğulları, Egemenoğulları, Çağlayanoğulları, Muammeroğulları, Bayraktaroğulları, Götürenenoğulları gibi beyliklerin askerleri ellerinde mızrakları bekliyorlardı hepsinin kıyafeti bir başka şaheserdi vallahi, mahalleye dönünde havlucu Necati’den bir takım da kendime alacağım şart olsun. Aralarından geçip büyük salona girdik; diğer muhtarlar da oradaydı; yerimize oturduk. Sayın büyüğümüz de lütfedip geldiler, konuşmaya başladılar; konuşmasını hayranlık içinde dinledim; gerçi ne dediğini hiç anlamadım ama herhalde iyi bir şeyler demiştir. Konuşma bitince “De hadi gidin artık” dediler, biz de kapıya doğru seğirttik, bir baktım potinimin bağı çözülmüş; eğilip bağladım, doğrulduğumda kimse yoktu, bizim Kel Muhtar öteki muhtarlara birlikte koşa koşa gitmişlerdi; yahu ne aceleniz var, atlı mı kovalıyor? Ben de kapıdan çıkıp etrafıma bakındım; bir sürü koridor var hangi birine girsem acaba? Neticede girdim birine, acep çıkış nerededir, etrafta kimse de yok ki sorayım; git git koridor bitmiyor; döndüm bir yana; yahu baktım gene aynı yere gelmişim. Bu defa başka bir koridora girdim; her yanda bir kapı; kolay değil netice bin oda var.
İyisi mi odalardan birine bakayım, belki birini görürüm diye tıklattım bir kapıyı, daldım içeri.
Odanın içinde üst üste duran bir sürü ayakkabı kutusu, sanırsın ayakkabıcı dükkânı; ama içlerinde ayakkabı yok, deste deste para var; yeni yetme bir oğlan çocuğu da oturmuş odanın ortasına paraları bir kutudan çıkartıp diğerine dolduruyor.
“Delikanlı az bir bakar mısın? Ben çıkış yolunu bulamadım”, dedim…
“Ah amcacım valla ben de bulamadım bir çıkış yolu, babam paraları sıfırla dedi; ama bir türlü sıfırlayamıyorum, nasıl yapacağımı da bilemiyorum; kız kardeşim olsa o becerirdi ama o da daha gelmedi, siz biliyor musunuz sıfırlamayı amca?” diye Küçük Emrah ağlaklığıyla bir baktı ki valla içim sızladı.
“İyi de yavrum paralar o kutudan bu kutuya koyarak sıfırlanmaz ki, bence başka bir yol denemen gerekir” dedim aklım yettiğince.
Boş bir ifadeyle bakıp “Bir daha söyler misiniz amcacım?” dedi kibar bir şekilde.
Ben de cümlemi tane tane bir daha söyledim, sonra da cümlemin ana fikrinin altını iyice çizdim.
“Yani neymiiiiş, o kutudan bu kutuya olmazmııııış…”
Çok sevindi “Yaşasın, ben de o zaman bu kutudan o kutuya koyayım”, diyerek bu kez paraları gene öteki kutuya koymaya başladı.
Ondan hayır gelmeyeceğini anlayınca gene koridora çıktım, başka bir odaya daldım…
Bir oda ki her taraf boydan boya küçük küçük televizyon ekranlarıyla dolu, her birinde ayrı görüntü, ayrı bir sokak; muhterem büyüğüm oturmuş hepsini izliyor, ekranların birine baktım, yahu bizim mahalle. Bakkal Nuri, dükkânın önüne çekmiş tabureyi oturuyor; derken çıkardı tabakasını bir sigara yaktı; sayın büyüğüm birden celallendi; bir düğmeye bastı “Sigara içiyoooo, hemen gidip ceza yazın bu rezile” diye haykırdı. Sonunda yaktı işte başını Bakkal Nuri, hâlbuki o kadar söylemiştim, içme şu mereti, diye…
Demek bizim mahalle de izleniyormuş, bundan sonra dikkatli olmak gerek; usulca dışarı çıkıp kapıyı kapatıp gene koridora çıktım; derken telefonum çaldı; arayan Kel Muhtar…
“Ulan Kör, neredesin, ben kayboldum, yolu bulamıyorum, gel beni kurtar”  diye ağlıyor…
“Valla ben de kayboldum, önce kendimi kurtarayım sonra seni bulurum”…

Üç gün geçti hâlâ çıkışı bulamadık, bir şey değil bari Kel Muhtar’a rast geleydim; kader birliği edip çıkışı birlikte arardık, ama ne mümkün!  Aksaray’ın koridorlarında dönüp duruyoruz; ne olur siz biliyorsanız gelip kurtarın bizi bu karabasandan...  

12 Ekim 2014 Pazar

DİKKAT TAŞERON VAR


Televizyon dizisinin setinde vukuat var…
Servis şoförlerinden biri (veya ikisi) iş dönüşü götürdükleri figüran kıza tecavüz etmiş.
Kız şikâyet edince polis de gelip şoförleri almış doğal olarak.
Vaka-i adiyeden bir durum ama televizyon dizisi olmasından dolayı haber değeri taşımış, magazin basını üzerine atlamış her yerde yayınlanmış.
Yapımcı da bu olayda adının geçmesinden rahatsız olmuş doğal olarak, bir açıklama yapma gereği duymuş.
Buraya kadar doğrusu pek ilgimi çekmiyordu, bu tür haberlerin hep cinsel istismar malzemesi yapıldığını düşünürüm. Ama yapılan açıklamayı duyunca kulak kabarttım; işin boyutu bir anda değişebilirdi.
Yapımcı, “Valla da billa da o şoförlerin bizim firmayla hiçbir ilgisi yok, onlarla taşeron olarak çalışıyoruz sadece” türünden bir açıklama yapıyor.
Tabii tecavüzcü taşeron olunca tecavüze mantıklı bir açıklama geliyor!
Taşerondur her ettiği halt doğrudur…
Her ne kadar “Peki o taşerona taşeronluğu beybabam mı verdi?” sorusunu sorsanız da kendini bu rezil olaydan sıyırmış oluyor kendince.
Aslında bu açıklama taşeronluğun nasıl bir şey olduğunu çok net biçimde anlatıyor; bu yüzden bizi aydınlattığı için yapımcı arkadaşa minnettar olmamız gerek.

Mecidiyeköy’deki asansör cinayetinden sonra da işveren topu taşeronlara attı bigüzel…
Asansörcü de taşeronmuş, onu denetleyen de başka bir taşeronmuş; yani o taşeron denetçi, parasını aldığı patronunu denetleyip ona göre rapor veriyor.
Eh Soma’daki maden ocağı katliamının sorumluları da taşeronlardı…
Ama ortada bir dolu taşeron olunca hangisinin gerçek sorumlu olduğu bulunamadı.
Sadece bu durumların bir sorumsuzluk örneği olduğu kanıtlandı.

Anladığım kadarıyla bu taşeronluk bulaşıcı.
Vıcık vıcık bir şey, her yere bulaşıyor; sağ sol dinlemiyor…
Beşiktaş belediyesi işçileri grevdeymiş, üstelik grev yapıyorlar diye dayat yiyorlarmış; niye?
İşten atılıp, yerlerine taşeronlar alınıyormuş…
Tabii sosyal demokrat iddiasındaki bir belediyede bunların olması bağlı olduğu partini ayıbı; o ayrı bir konu.
Ama bu durum, taşeronluğun bulaşıcı olduğunun kanıtı; tehlike büyük ciddi bir salgın olduğu kesin.
Artık aşı mı geliştirirsiniz, karantina mı uygularsınız ne yapansanız yapın bu virüsün önüne geçin biran önce.
İyisi mi her kurumun kapısına koca koca yazmak gerek:

“DİKKAT TAŞERON VAR”

KOLTUK SENDROMU




Bayram ziyaretine gittiğim büyük teyzenin evi doğal olarak pek kalabalıktı, herkes rutin bayramlaşması için gelmişti. Salonda pek oturacak yer yoktu, beni duvarın dibindeki tabureye buyur ettiler, geçip oturdum mecburen.
Amcalar, halalar, teyzeler sıra sıra oturuyorlardı, salonun başköşesindeki koskoca deri koltuğa 7 yaşında bir velet kurulmuştu; belli ki gelir gelmez koltuğa tırmanmış, kimse de çocuktur diye sesini çıkartmamıştı. Sanıyorum kuzenlerden birinin oğlu olmalıydı. Akrabalarla böyle kırk yılda bir karşılaşınca kim kimdi, diye tanımakta güçlük çekilir; çünkü acımasız zaman fiziğinizi ve kimyanızı fena halde bozmuştur; ama koltuğu hemen tanıdım. Rahmetli enişte mal müdürüydü, onun koltuğuydu, ondan başkasını oturtmazlardı;
“Aman o eniştenin koltuğu sakın dokunma, kızar sonra” derlerdi. Eniştenin heybetli bir şekilde koltuğa oturuşu gözümün önüne geldi, çocukken amma da korkardım onun halinden… Ne günlere geldik, şimdi bu velet fütursuzca geçip kurulmuş onun yerine.
Kerata oturduğumdan beri gözünü dikti bana ters ters bakıyor; epey bir tedirgin oldum doğrusu.
 Teyzanım elindeki tepsiyle tatlı servisine başladı, ilk servisi de velede yaptı;
Tatlılara burnunun ucuyla bakan velet sordu:
Ne tatlısı bu böyle?
“Baklava…”
“Kadayıf yok mu?”
“Var evladım, sen bunu al şimdi; hemen getiririm kadayıfını…”
Velet baklavaya yumulurken teyzanım diğer misafirlere servise devam etti, ben tam sıra bana geldi diye hamle yaparken hop beni atlayıp diğerine geçti; sonunda tepsideki baklavalar bitince beni fark etti;
“A evladım sen öyle kıyıda köşede kalınca görmedim; getiririm birazdan senin baklavanı” diyerek çıktı…
Velet, iki koltuk ötede oturan kuzene beni gösterdi;
“Anne ya, kim bu şaşkın şaşkın bakan denyo ?”
Kuzen biraz mahcup gülümsedi;
“Aaa tanımadın mı Abdülhamit; dayı o dayı…”
“Nereden tanıyayım, hayatımda ilk defa görüyorum…”
Velet haklıydı nereden tanısındı?
Tabii bu yaştaki çocuğa büyük dedenin adını verirsen olacağı bu…
Abdülhamit beni tepeden aşağı süzerek baktı…
“Sen ne iş yapıyorsun bakayım?”
Öyle bir edayla sordu ki ister istemez, hafifçe öne doğrulup ceketimi ilikleyerek yanıtladım.
“Yazarlık yapıyorum efendim…”
“İyi… Yaz ama öyle her aklına geleni yazıp da başını bela sokma…”
Bu arada teyzanım Abdülhamit’in kadayıfını getirdi, sonra bana döndü…
“Sen bir tabak daha baklava alır mıydın?” diye sordu…
“Bir tabak daha alabilmem için önce ilk tabağı almam gerekiyor teyzeciğim diye yanıtladım…”
Teyzanım özür dileyerek dışarı çıktı…
Abdülhamit bir yandan kadayıfı götürürken, bana seslendi…
“Pişşt koçum, şu çikolata kutusunu kap gel bakayım…”
İster istemez yerimden fırlayıp masanın üstündeki çikolata kutusunu kapıp ona yöneldim, bir türlü inanamıyordum, neden böyle yapıyordum; çocuk terbiyesinde dayağa karşı olsam da böyle bir durumda kızılcık sopasını kaptığım gibi girişmem gerekiyordu. Daha da garibi, ne annesinden, ne babasından ne de diğer büyüklerden bir ses çıkıyordu.
Sonunda kuzen ayağa kalktı;
“Bize müsaade bayram ziyareti uzun olmaz, daha da gideceğimiz yerler var; hadi gel Abdülhamit” diyerek oğlunu da kaldırdı…
Kapı önünde vedalaşırken çocuk elimi öpüp başına koydu;
“Bayramınız kutlu olsun dayıcıyım” diyerek saygılı bir ifadeyle baktı…
İnanamıyordum az önce koltukta oturan ruh hastası gitmiş yerine bambaşka son derece normal, çocuk gibi bir çocuk gelmişti…
Onlar gittikten sonra boşalan koltuğa oturdum, şöyle bir arkama yaslandım, kollarımı iki yana açarak yerleştirdim, doğrusu pek bir rahattı; çocukluğumdan beri özendiğim bu koltuğa ilk kez oturmanın keyfini yaşıyordum.
Teyzanım “Buyur evladım”, diye baklavamı getirdi…
“Onu koy şöyle, hemen fırla bana bir kadayıf kap gel; az önce velet yedi, imrendim; bi tarafım şişmesin şimdi…”
Teyzanım “Başüstüne” deyip fırladı…
Gözüm hemen yanımda oturan yaşlı adama takıldı…
“Moruk, sen kimsin, kimlerdensin bakiiim” diye sordum…
Yaşlı adam önümde saygıyla eğilerek;
“Ben zatıalinizin amcasıyım evladım…”
Bana ne oluyordu böyle, ben böyle hıyarlıkları nasıl yapabiliyordum? Hâlbuki az önce içeri girdiğimde amcamın elini öpüp, hatırını sormuştum…
Tam “Özür dilerim”, diyecektim ki; dudaklarımdan;
“Kalk bana şuradan likörlüsünden bir çikolata kap”,  sözleri döküldü…
Meseleyi çözmüştüm, olay tamamen oturulan koltuktan kaynaklanıyordu; bu koltuğa oturan böyle belirtiler gösteriyordu; sadece oturanları değil karşısındakileri de etkiliyordu bu durum; onlar da oturanın karşısında elpençe duruyorlardı ister istemez. 

Ama inanın çok da endişelenecek bir durum yok, çaresi var… Koltuktan kalkınca her şey normale dönüyor.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

İçimdeki İnsan





İrfan Yalçın'ın "Fareyi Öldürmek" romanından uyarlanan "İçimdeki İnsan" filmi yakında sinemalarda...

YAPIM: DE Yapımcılık- Aydın Sayman

ESER : İrfan Yalçın “Fareyi Öldürmek”
SENARYO: Atay Sözer
GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ: Eyüp Boz
MÜZİK: Can Atilla
YÖNETMEN : Aydın Sayman

OYUNCULAR

VEDAT ERİNCİN……………………………………………Sabri
SUAVİ EREN………………………………………………….Yazar Nuri
FÜSUN DEMİREL……………………………………………Şükran
ŞEBNEM BOZOKLU…………………………………………Nejla
MELEK ŞAHİN………………………………………………..Sabahat
MACİT KOPER………………………………………………..Deli Naci
MENDERES SAMANCILAR………………………………..Yüksel
MURAT KARASU……………………………………………..Murat
RIZA SÖNMEZ………………………………………………..Hulusi
TİMUR ÖLKEBAŞ…………………………………………….Ömer
MUHLİS ASAN………………………………………………..Çaycı Ahmet
HAKAN TÜRKŞEN…………………………………………….Şef Fethi
SEDA KIZILTOPRAK……………………………………….Tülin
AHMET YAŞAR………………………………………………..Genç Sabri
ONUR DEMİRCAN……………………………………………Genç Murat
GÜRKAN GÜZEYHUZ……………………………………….Genç Yazar
SEDA BOZKURT…………………………………………….. Gülay

21 Şubat 2014 Cuma

19.Nehar Tüblek Karikatür Yarışması

Atay Sözer- Birincilik Ödülü

Konusu “Seçim” olarak belirlenen 19. Nehar Tüblek Karikatür Yarışması Sonuçlandı...

Birincilik Ödülünü  Atay Sözer kazandı… 6 Mart 1995 tarihinde vefat eden, ömrünü karikatüre adamış değerli sanatçılarımızdan Nehar Tüblek adına Beşiktaş Belediyesi ile Karikatürcüler Derneği tarafından düzenlenen karikatür yarışmasının bu yıl on dokuzuncusu gerçekleşti. Yarışmaya 202 karikatürcü katıldı. Son katılım tarihi 10.02.2014 olan yarışmanın İsmail Ünal (Beşiktaş Belediye Başkanı), Kemal Çiloğlu-(Beşiktaş Belediye Başkan Vekili) ve karikatüristler Tonguç Yaşar, Erdoğan Bozok,  Raşit Yakalı, Mahmut Akgün, Musa Kart, Ahmet Öztürklevent ve Akdağ Saydut’tan oluşan seçiciler kurulu 19 Şubat 2014’tarihinde toplanarak sonuçları aşağıdaki gibi belirledi. 19. Yarışmanın konusu “seçim” olarak belirlenmişti. Ödüller: Birincilik Ödülü: Atay Sözer İkincilik Ödülü: Ahmet Aykanat Üçüncülük Ödülü: Sait Munzur Mansiyonlar I: Serdar Kıcıklar Mansiyonlar II: Halit Kurtulmuş Aytoslu Mansiyonlar III: Ali Şur Beşiktaş Belediyesi Onur Ödülü: Olga Güler Özel Ödüller: Beşiktaş Jimnastik Kulübü Özel Ödülü: Mehmet Selçuk Karikatürcüler Derneği Özel Ödülü: Özcan Çalışkan Kabataş Lisesi Eğitim Vakfı Özel Ödülü: Murat Sarı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Özel Ödülü: Ömer Çam Dünya Yayıncılık Özel Ödülü: Hasan Ceylan Nehar Tüblek Ailesi Adına Özel Ödül: Ali Bulca Karikatürcüler Derneği 18 Yaş alttı Gençleri ve Çocukları Özendirme Ödülleri: 1. Semra Ağar 2. Cemre Eskici 3. Rana Uysal 4.Ayberk Şentürk 5. Melisa Demircan 6.Semanur Balkan



Kazanan karikatürler için tıklayın

Beşiktaş Belediye Başkan Yardımcısı Kemal Çiloğlu-Atay Sözer

Kemal Çiloğlu-Atay Sözer-Ahmet Aykanat-Sait Munzur


5 Eylül 2013 Perşembe

Kadeş Savaşı'nı kim kazandı?

Savaş muhabbeti iyice sıktı; insanlar Suriye’ye gireceğiz, girmeyeceğiz gerginliği içinde. Bu stresten uzaklaşmak için isterseniz biraz tarihi bir konuya değinip kafamızı dağıtalım (Tabii mecazi anlamda).
Konumuz tarihin ilk savaşlarından biri olan Kadeş Savaşı…
Bu savaş bugünkü Suriye sınırları içinde gerçekleşmiştir (Gene mi Suriye yahu, biz konudan çıkalım derken konu gelip bize giriyor !)
Savaş bugünkü Anadolu topraklarında yaşayan Hititlerin Kralı Muvatalli ile Mısır Firavunu Ramses arasında geçer…
Her savaş gibi bu savaş da elinin körü bir nedenden ötürü çıkmıştır, dolayısıyla bir süre sonra çıkış nedeni unutulmuş ancak savaş sürmüştür.
Oysa ki Muvattali ve Ramses’in arası kısa bir süre öncesine kadar pek bir iyidir.
Ramses, Muvattali’yi ülkesine davet etmiş ve Nil kıyısında birlikte sandal sefası yapmışlardır, daha sonra da Ramses, Muvattali’nin daveti üzerine Hitit diyarına iade-i ziyarette bulunmuştur. Ailecek güzel bir tatil geçirmişler ve Hititli ressamlara poz vermişlerdir. Bugün arkeoloji müzesini ziyaret edenler Ramses ve Muvattali’nin bu resimlerini görebilirler.
Ama o ne olduğu unutulan elinin körü nedenden dolayı araları iyice açılmıştır; Muvattali kırk yıllık Ramses’e gıcıklık olsun diye “Remses” demeye başlamıştır.
Eh Ramses de ondan aşağı kalmamaktadır  Bulaşma bana bulaşırım sana” diye posta koymaktadır.
Bu arada deniz aşırı diyarlardan da Muvattali’yi gaza getirenler vardır. 
Gidip gösterelim şu Ramses’e gününü; hadi sen git gir ben de geliyorum” demektedirler.
Muvattali de bu gaza fazlasıyla gelip “Ama ben şöyle bir kapıdan bakıp gitmem, girdim mi tam girerim; o Remses’i piramitsiz gömmeden gelmem” diye işin suyunu çıkartmaktadır
Gir anasını satiim…” diyerek gaz gelişi devam etmektedir.
Muvattali  savaş elbiselerini giydi, silahlarını kuşandı;
Ben gidiyorum siz de geliyor musunuz?” diye deniz ötesine seslendi.
Deniz ötesinden ses geldi “Tamam yahu, teknoloji daha gelişmedi öyle ha deyince gelinmiyor; daha gemileri tersaneden çıkartacağız, forsaları bulacağız, yelkenleri diktireceğiz. Sen başla hele biz yetişiriz merak etme
Bu garanti üzerine Muvattali, Ramses’in üzerine yürüdü…
İki ordu Kadeş meydanında kıyasıya bir savaşa başladı…
Deniz ötesinden hiçbir zaman yardım gelmedi…
İki tarafta da birlerce insan hayatını kaybetti…
Baktılar ki kimse kazanamayacak, bir barış antlaşmasına karar verdiler ve tarihin ilk antlaşması olan Kadeş Antlaşması imzalandı…
Muvattali, Ramses’e gene “Ramses” demeye başladı…
İki ülke bu savaştan uğradıkları zararı uzun süre gideremedi; savaşın tam bir galibi yoktu. Herkes gene başlangıçta olduğu topraklarına sahipti sadece her iki tarafta da nüfus azalmış ve pek çok yer yıkılmıştı.
Daha sonraki yıllarda Mısırlı tarihçiler bu savaşı Mısır’ın zaferi olarak yazdılar…
Hititlilere gelince… Ne yazık ki artık Hitit diye bir ülke olmadığından “Bu savaşı aslında Hititler kazanmıştır” diyecek bir tarihçileri de yoktu.

Savaş İstemiyoruz



6 Temmuz 2013 Cumartesi

Sigaramda Mao Var


Toplumların zaman zaman içinden geçtikleri paranoya dönemleri olabiliyor. Örneğin 2.Abdülhamit dönemi. En başta Abdülhamit’in kendi bizzat paranoya içinde olduğundan bu kademe kademe topluma yansımıştı. Kendinden önceki padişahlar çeşitli darbelerle kimi zaman da katledilerek alaşağı edildiklerinden  Beni ne vakit halledecekler?” endişesine kapılması doğaldı aslında. Bu yüzden kurulan jurnal sistemi ve sansür mekanizması o kadar zıvanadan çıktı ki “Burun” lafı eden bile “Zatı şahanelerinin burnu pek bir heybetlidir, sen şimdi neyi ima ediyorsun bre zındık?”  diye okkanın altına gitti.

12 Mart, 12 Eylül keza 28 Şubat dönemlerinde de benzer paranoyalar yaşanmıştır.
Mao ve ona benzetilen Bahar logosu

Bahar sigara paketinin amblemini yan çevirip bakıldığında Mao’nun portresi çıkıyor; 2,5 liranın arka yüzündeki Atatürk resmini ters çevirip, kalpağını parmağınızla kapattığınızda Lenin’in silueti beliriyor türünden iddialar ciddi ciddi tartışılmıştı. Hatta ben bile uzun süre incelememe rağmen ne Mao’yu ne de Lenin’i görünce “Galiba bende bir tuhaflık var” diyerek başka bir paranoya içine girmiştim.

Senatör McCarthy başlattığı cadı avıyla tarihe geçti
Bu sadece bize özgü bir durum değil tabii Amerika da McCarthy soruşturmalarında ciddi bir paranoya dönemi geçirmiştir.  Cadı Avı tüm dehşetiyle uygulanmıştır. Aydınlar, bilim adamları sanatçılar (ki özellikle sinemacılar) akıl tutulmalarının yaşandığı sorgulamalara maruz kalmışlardır. Kimileri hemen çözülüp arkadaşlarını ihbar ederek günü kurtarmışlar, kimileri de sağlam omurgalarıyla dimdik durup işsiz kalmışlardır. Ama bugün tarih her iki tarafı da bir şekilde anıyor. Başarılı bir kariyeri olan Elia Kazan, Oscar töreninde protesto ediliyor, sinema tarihine başarılarının yanında “ama muhbir” sıfatı eklenerek geçiyor.

 Gelelim bugüne; Gezi Direnişi adıyla başlayıp dalga dalga büyüyen hareket; en tepede zaten var olan bir paranoyayı tetikledi ve kademe kademe yayılmaya başlandı.
Twiter, Facebook mesajları; Cep telefonlarından Zello konuşmaları, Tiyatro oyunlarıyla yapılan darbe provaları vs. Bunların Bahar paketindeki Mao resmi iddiasından çok daha zırva olduğu kuşkusuz. Eh aradan geçen bunca zamanda zırvalama konusunda da bir gelişme kaydedelim müsaadenizle.
Bu paranoyalar ciddi bir insan harcama dönemi başlattı; özellikle medya ve dizi sektörlerindekiler göz önünde olduklarından daha çok uğruyorlar bu kıyıma.
Kişiler hedef gösteriliyor alenen; sadece savcıları değil psikopat katilleri de göreve çağırıyorlar adeta.
Artık bir tesadüf müdür bilemem (Bende de mi paranoya başladı nedir?) tam da bu dönemde gazeteler, televizyonlar el değiştirmeye başladı. Yeni patronlar yazarlarını, programcılarını işten çıkartmaya başladılar; stoklanmış yarışma programları, sunucuları sakıncalı hale geldi diye (ne demekse!) çöpe atılıp yeniden yeni bir sunucuyla çekilmeye başlanıyor (o yeni sunucunun da balıklama işi alması ayrı bir yazı konusu);  müzisyenlerin konserleri iptal ediliyor, dizilerin senaryo yazarlarının işlerine son veriliyor. Yeni dizilerin kadroları artık ellerdeki kara listelere bakılarak yapılıyor. Tepeden tek bir adamın emriyle olmuyor elbette bütün bullar. Ancak bulaşan yaygınlaşan paranoya “Aman neme gerek başımız ağrımasın, çizelim üstünü gitsin” diyerek yapacağını yapıyor. Daha yeni liman ihalesi alan medya patronundan farklı bir davranış bekler misiniz?  (Ne yapsın yani, pişmiş aşına su mu katsın!)
Elia Kazan tarihe şerh düşülerek geçti


Bir paranoya döneminde olduğumuz artık tartışılmaz, ne kadar sürer bilemiyorum ama sonunun ne olacağı belli; bugün üstleri çizildikleri halde dik duranlar o zaman da aynı şekilde durmayı sürdürecekler gerisini ötekiler düşünsün artık. Tarihe Elia Kazan gibi muhalefet şerhi düşülerek geçmek de var…