05 Kasım 2009 Perşembe

FRANKEŞTAYN'İN DÖNÜŞÜ

(Büyük resim için tıklayın)

Frankeştayn ürünler denilen GDO’lar yani “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar” daha açık ifadeyle genetiğiyle oynayıp; köpekbalığı geni aşılanan domatesler, eşek geni aşılanan patatesler, genlerine tarım ilacı konan mısırlar daha da açık ifadeyle aslında bildiğimiz gıdalara benzeyen ama onlarla alakası olmayan hilkat garibesi ürünler artık sofralarımıza geliyor…
Pardon, aslında çoktan gelmiş de geçmiş bile. Bunları yıllardan beri bize kakalamışlar, meğer yıllardan beri yediğimiz haltların farkında değilmişiz.
Şimdiki yenilik bunun bir yönetmeliğinin hazırlanmış olması… Biz yeni aydık, yeni uyandık, günaydın demek gerek. Sevindirici bir durum, bize horoz geni aşılanmadığı kesin yoksa çabuk uyanırdık.
Normalde önce yasalar çıkması gerekir, ama devenin boynu gibi neremiz doğru ki…
Belli ki yasaya da deve geni enjekte edilmiş…
Bundan sonra yasal olarak genetiğimizi hacamat edeceğiz…
Acaba bunu bizlere reva görenlerin genetiği ne yönde değiştirilmiş çok merak ediyorum.
Örneğin bu yasayı hazırlayan kişiye ne geni enjekte edilmiş acaba?
Artık ürün ambalajında içinde ne herzeler olduğu yazmayacak…
GDO’suz bir üründe de “Burada GDO yoktur” yazamayacak…
Müdür Bey’e soruyorlar…
“Neden?”
Müdür Bey mantıklı bir yanıt veriyor;
“E her olmayan şeyi yazamayız ki, sığmaz.”
Doğru, örneğin bir bisküvinin içinde otomobil yok, televizyon yok, balata yok, lastik yok, tramvay yok, kayak sopası yok, soba borusu yok… Hangi birini yazacaksın…
İyi de et ürünlerinin üstüne “Domuz eti ihtiva etmez” diye yazıyorsun…
O başka…
Sahi o müdür beyde ne geni var acaba?
Bu olanlardan sonra, şöyle ya da böyle, her koşulda insanın genetiğini fena halde bozacaklar!

Atay SÖZER

04 Kasım 2009 Çarşamba

EŞŞEK GRİBİ KAPIMIZDA

Deli dana, Kuş gribi, Domuz gribi gibi hayvan kaynaklı hastalıklara biri yenisi daha ekleniyor.
Deli dana olayını atlattık;
Kuş gribi unutuldu gitti…
Domuz gribi; Sayın Başbakanımızın “Herkes aşı olmak zorunda değil, ben de olmayacağım” açıklamasından sonra etkisini kaybetmeye başladı, yakında bir kararnameyle domuz gribinin yurda girişi yasaklanır, olur biter…

Ama öyle bir grip var ki bu hepsinden daha korkunç…
Bu grip :EŞŞEK GRİBİ

Çok korkunç, her zaman öldürmese bile kesinlikle süründürüyor…
Son derece sinsi bir virüs, nasıl girdiği, nasıl ilerlediği belli değil; insan bazen ömrünün sonuna kadar bunun ayrımında olamayabiliyor.


EŞŞEK GRİBİNİN BELİRTİLERİ

1-HAFIZA KAYBI: 5 dakika öncesini hatırlamama. İlerlemiş vakalarda bu süre 30 saniyeye kadar inebilir.
2-TEPKİSİZLİK : Olanlar karşısında hiç tepki vermeme. Örneğin biri gelip ağzını burnunu dağıtıp, malını mülkün elinden alsa, hiçbir şey yapmadan öyle boş boş bakar.
3-SAZANLIK : En olmadık, en mantıksız şeylere hemen inanma durumu.
4-HIYAR SEVERLİK : Hıyara karşı özel bir ilgi duyma. Biri “Burnum hıyar” dese bir avuç tuz alıp ona doğru koşar.
5-HAREKETLERİ İSTEMSİZ TEKRAR ETME : Beyin bazı hareketleri otomatiğe bağlar, yapılan bir hareket daha sonra istenmeze bile rutin olarak yinelenir. Örneğin alkışlamak, aynı kişiye oy atmak vs.
6-İDRAK ZORLUĞU : Bu durumlarda kafanın dış cidarında kalınlaşma görülür; söylenen sözü anlamak imkansız hale gelir.
7-MAKAT GEVŞEKLİĞİ : Kafadaki kalınlaşmanın tam tersi burada olur, söylenen sözler buradan girer, ama beyinden uzak olduğu için bir etkisi olmaz…
8-ALGI BOZUKLUĞU : Nesneleri, kişileri, olayları olduğundan farklı algılama durumu. Örneğin bir meşe odunu adam, adam da meşe odunu olarak algılanabilir.
9-SANALİZASYON SENDROMU: Bu durum sanal dünya ile gerçeği karıştırma durumudur. Bu vakalarda hasta televizyonun karşısından kalkamaz, hayatını orada devam ettirir. Ona göre hayat ekrandan gördükleridir ve oradaki her şeyi gerçek zanneder.

Eğer bu belirtilerden birine sahipseniz hemen en yakın sağlık kuruluşuna başvurmanıza gerek yoktur. Çünkü sahipseniz bunun farkında olamazsınız zaten. Eğer bir yakınınızda bu belirtiler varsa gene bir şey yapmayın, çünkü onun için iş işten geçmiş demektir, iflah olmaz.

Uzmanlar bu gribe karşı aşı geliştirmeye çalışsalar da pek başarılı olamamaktadırlar;
tam aşıyı buldukları anda virüs mutasyona uğrayıp onu etkisiz kılmaktadır.
Son derece bulaşıcı olan bu virüse yakalananların sayısı her geçen gün artmaktadır. İnsanın hasta olduğunun farkında olmamasından dolayı bu konuda kesin bir sayı verilememektedir.
Eşşek gribi öyle bir hastalık ki; yoğun çabalar sonucu grip kısmı tedavi edilse bile kalıcı hasar bırakmakta ve EŞŞEKLİK BAKİ KALMAKTADIR.

ATAY SÖZER

29 Ekim 2009 Perşembe

ADALET ÜCRETE TABİDİR


Sonunda Adalet Hanım’ın gözü açıldı; “bunca yıldır ne diye karanlıklar içinde kendime işkence ettim” diye hayıflanmıştır kuşkusuz…
Adaletin gözü bağlı, bir eli terazili bir eli kılıçlı tanrıçası Themis’in heykeli çağcıl sanatçılarımız tarafından yeniden şekillenmiş ve Adalet Hanım günümüzün modern kadınının görüntüsüne kavuşmuştur.
Bir kere gözündeki o bağ atılmıştır; ne demektir kadının gözünün bağlı olması?
Bir dağa kaldırma olayı mı vardır, yoksa fanteziler içeren sado-mazoşist ilişkiler mi söz konusudur! E bari ağzına da deri toptan bir ağız tıkacı koysaydınız da tam olsaydı. Aksesuar olarak bileklerine de fantezi kelepçesi, boynuna da fantezi tasması.
Sizler Adaleti ne durama getirdiğinizin farkında mısınız?
Neyse ki yalnışdan asırlar sonra dönüldü Adalet Hanım gözünü açtı…
Saçlarına mizanpli yapıldı üzerindeki çaput yerine de Versace’den şık bir tasarım giydirildi.
Elindeki terazi ve zarif kılıç bu güzelliği tamamladı ve medyadaki tüm moda yorumcularından on üstünden on almayı başardı.

Bu durum adalet üzerinde yapılacak yeniliklerin muştucusu gibi geldi bize. Adalet Hanım’ın sadece dış görünüş olarak değil, özde de değişeceği iyice belli oldu.
Artık eldeki terazi öyle sembolik olarak değil işlevsel olarak kullanılacak.
Nasıl manavdan elma alırken terazi kullanılıyorsa burada da öyle olacak.
Tabii ki bazı üçkâğıtçı manavlar gibi hileli terazi olmayacak bu, ne de olsa Adalet Hanım’ın terazisi. Hassas tartacak illa ki… Ne de olsa para veriyor vatandaş, hakkını tam olarak almalı…
Atalarımız ne güzel demiş “Terazi var tartı var, her şeyin bir vakti var” diye; işte vakit gelmiştir, o vakit, bu vakittir.
Gerçi atalarımız bir de “Tezekten terazinin boktan olur dirhemi” demiştir, ama şimdilik bu konuya girmeyelim ne olur ne olmaz…
Artık her alanda özgürlük var; paran varsa bastırırsın istediğin hizmeti alırsın…
Eğitim paralı; bastır parayı oku….
Sağlık paralı; bastır parayı iyileş…
Artık, öğretmenin öğrencisi yok; öğretmenin müşterisi var…
Artık doktorun hastası yok; doktorun müşterisi var…
Bizzat devletin büyüğü söylemişti bir hastane açılışında;
“Hastalar sizin müşterilerinizdir” diye…
E bir adalet bu hale gelmemişti, bu büyük haksızlıktı, ama gideriliyor…
Artık adalet gözü açtı…
Artık adaletin de müşterisi olacak…
Adaleti de özelleştirme kapsamına sokup sattık mı işte o zaman tadından yenmeyecek…

Atay SÖZER

KIBLEMİZ BEYAZSARAY





Mizahta abartı vardır; bazen semboller içerir mizah, bir şey anlatırken aslında başka yerlere göndermeler yapılır.
Karikatür ustamız Yalçın Çetin yıllar önce “Kıble” adlı bir karikatür çizmişti…
Beyazsaray’ı kıble kabul edip önünde secde eden insanlar vardı bu karikatürde…
Elbette abartı vardı, başka göndermeler vardı bu çizimde…
Yalçın Çetin de biliyordu Kongre binası önünde namaz kılınmayacağını…
Espriyi açıklamak her ne kadar insan zekâsına hakaret de sayılsa burada Amerika’ya tapan, satılmışları, din bezirgânlarını hicvettiği belliydi.
Ama geçenlerde Kongre binası önünde yaklaşık iki bin kişinin kıldığı toplu namaz fotoğrafı Yalçın Çetin’in çizdiğinin aynıydı.
Bu abartı değil, gerçeğin ta kendiydi.
Sanırsınız Yalçın Çetin o fotoğrafın çizimini yapmış…
Beyazsaray resmen kıble olmuş, ona secde ediliyor…
Yalçın Çetin’in karikatürü Kanlı Pazar” olayının yaşandığı günlerde çizildi, irticaa ufaktan başını kaldırmıştı, emeklemeye başlıyordu yavaştan; sonra büyüdü büyüdü Beyazsaray’a kadar yürüdü…
Nobel ödüllü Obama ne kadar şaşırmıştır, “no’luyoruz?” demiştir…
Yalçın Çetin yaşasaydı üzülürdü karikatürünün heba olmasına…
Çünkü sorardık o zaman “Yalçın Abi, çizmişsin ama bu karikatür değil ki, zaten olağan bir durum” diye…
Atay SÖZER

19 Ağustos 2009 Çarşamba

17 AĞUSTOS: DEPREMİ SOLLUYORUZ









BÜYÜK BOY İÇİN ÜZERLERİNE TIKLAYIN

DEVAMI : homur.blogspot.com da

19 Temmuz 2009 Pazar

Hediye dağıtımları devam ediyor

BÜYÜTMEK İÇİN KARİKATÜRE TIKLAYIN

30 Mayıs 2009 Cumartesi

KABİNEMİZ YEMEKTE

Büyütmek için tıklayın

RECEP'İN TAVUĞU


Büyütmek için tıklayın

15 Nisan 2009 Çarşamba

18 Şubat 2009 Çarşamba

KİRPİ SİNEMALARDA


17 Şubat 2009 Salı

KİTAPLAR (Yakında)


















































06 Aralık 2008 Cumartesi

ÖZELLEŞTİRME ÇOCUKLARI


Büyük devletlerin küçük devletleri işgal etmesinin çeşitli yöntemleri vardır, biri malumunuz, topla, tüfekle. İkincisi buna gerek kalmadan elini kolunu sallayarak. İşte bunun adına “özelleştirme” denir.
İMF gibi Dünya Bankası gibi kuruluşlardan iki bürokrat ellerinde bond çantalarıyla gelip bu işgali gerçekleştirirler. Bunu yabana atılacak bir şey değildir, özelleştirme dediğimiz şey aslında bir sanattır. Önce adamı borçlandırırsın, borcunu ödemesine de izin vermezsin, tam öderken bir borç daha verirsin. Tıpkı genelev işletmecisi hür teşebbüs sahibi mümtaz şahsiyetlerin yaptığı gibi.
Onlar da sermayelerini hep borçlu tutup istediklerini yaptırırlar. Yöntem aynı yöntemdir; her ülkede bu işi yapmakla görevli simsarlar tayin
edilir, onlar da yaparlar. Dünyanın yetiştirdiği pek çok değerli özelleştirmeci vardır. Şimdi gelin özelleştirme konusuna emek vermiş bu özelleştirme çocuklarını tanıyalım.

MAKYAVEL


“Amaca ulaşmak için her yol mubahtır; ne lokum yerseniz yiyin yeter ki amaca ulaşın”, diyerek sermayeye yol gösterip, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşüren çocuk... Özelleştirmeciler ondan cesaret bulmuşlardır.

ADAM SMİTH
Adamın biri işte... “Laissez faire, Laissez passer” yani “Bırakınız ne halt ederlerse etsinler, bırakınız ne cehenneme giderlerse gitsinler,bırakınız istiyorlarsa da öpsünler. ” diye bir herze yumurtlamış ve tüm özelleştirmecilere yol göstermiştir. Yatacak yeri olmayan bir çocuktur bu adam...
HENRY ALFRED KİSSİNGER

Musevi asıllı ABD’li siyasetçi, dışişleri bakanlığı yaptığı dönemde başkalarının içişlerine karışmasından dolayı Nobel bile aldı. Dünyayı yöneten baronlar arasında ilk sıralarda. Şili’de Allende’nin devrilmesi onun marifeti. Özelleşme duayeni, İllumantinin başbabası, Bilderberg toplantılarının değişmez elamanı… Görünce gerçekten el-aman denmesi gereken bir özelleştirme çocuğu.

FRİEDMAN


Makyavel ve Adam Simith’den feyz alan, Galille’nin “Dünya yuvarlaktır” sözünü yanlış yorumlayarak “Küreselleşmeyi” keşfeden çocuk. Bulduğu
doktrinleriyle A BD’nin gözbebeği olmuş ve ilk icraatlarından birini Şili’de yapmıştır. Pinoche adlı bir başka özelleştirme çocuğuna darbe yaptırıp özelleştirme karşıtı Allende’yi devirip, ne var ne yok özelleştirmiştir. Bu başarısından sonra bu yöntemi pek çok yerde uygulatmıştır. Nerede birdarbe varsa bilin ki bu çocuğun parmağı vardır. En büyük özelleştirme çocuklarından biridir.


JOHN MAYNARD KEYNES


Ona ekonomiyi kurtaran adam diyorlar... Masal dinlemeye bayılırdı... Bernard de Mandeville’in ünlü Arı Masalı’nı dinledi hayatı değişti. Efendim bu masal özetle şöyleydi. Bir arı kovanında bolluk ve refah varmış, arıların bir eli yağda bir eli baldaymış. Lakin bolluk arttıkça ahlaksızlık, rezillik de artmaya başlamış. Arılar yaratıcıdan, ahlaklı olmayı dilemişler ve hepsi bir anda ahlaklı olmuşlar. O andan itibaren de kovanda kıtlık başlamış, arılar bellerini doğrultamaz olmuşlar...Yani bu kıssanın hissesi şu oluyormuş.
İnsanın, hırsı, ihtirası, açgözlülüğü, daha çok kazanma arzusu toplumları ileri götürür, kısaca “Genel zenginliği yapan kişisel kötülüklerdir”.
İşte bu sözler Keynes için bir düstur oluşturdu. Öyle ya “Herkes en basit yiyeceğe, en ucuz elbiseye ve en mütevazı konuta razı olsaydı, hiç şüphe yok ki bu türlü yiyecek, giyecek ve konutlardan başka türlüsü mevcut olmayacaktı”. Mandeville’nin aşağıdaki şiirini kesip hep cüzdanında taşıdı.
Liberalizmin temelini atarken de çıkartıp çıkartıp
okudu...

Hiçbir senyör övünmüyor Alacaklıları hesabına yaşamakla.Uşak giysileri eskicilerde yığılıyor.Saltanat paraları yok pahasına elden çıkarılıyor,Muhteşem koşum hayvanları satılıyor,Ve villalar borçlara kapatılıyor;bir suç gibi masraftan kaçılıyor;Pekiyi sonuç ne oluyor?“Şimdi ünlü bir kovanı seyredin.Ticaretle erdemin nasıl bağdaştığını.Onun lüksünden hiçbir iz kalmadı;Büsbütün başka bir görünüş kazandı
Toprak ve ev fiyatları al aşağı,Neş’e dolu sarayların duvarları,
İnşaatta duruş umumi,Sanatkarlar artık iş bulamıyor;Ressamlık kimseyi resmedemiyor;Heykelci ve gravürcü adı hiç anılmıyor

Bu özelleştirme çocuğu, ötekilerin ağababalarından
biridir, işin kuramını getirmiştir...

ANNE KRUGER

IMF birinci Başkan Yardımcısı olan bu hanım, iyi bir özelleştirme çocuğudur. Özellikle bizimkilerin aldığı asgari ücrete kafayı takmıştır. Bu kadar azami bir asgari ücret verdikleri için koskoca seçilmiş insanlarımızı bir güzel fırçalamıştır... Sonra da neleri nasıl, ne fiyata satmamızı belirlenen bir icra memuru gibi görevini başarıyla ifa etmiştir. Tabii bu arada vatanın özkaynaklarının iğfal edilmesi onu hiç ilgilendirmemiştir, çünkü bu vatanın çocuğu değildir, haklıdır da bu bakımdan... Yani bu vatanın çocukları varken ona mı düşer bu iğfalin tasası ! Önemli olan boşalmasın İMF’nin kasası....

TURGUT ÖZAL

Yeni dünya düzeni, globalleşme gibi herzeleri gündemimize sokmakla görevlendirilmiş zat... Aslında onun hakkında ne söylesek azdır... İlahlar tarafından ülkenin geleceği de çizilirken onun nerelere geleceği, neler edeceği bir bir belirlendi... Boğaz Köprüsünü satacağım diye ortaya çıkıp, Türkiye’deki özelleştirmenin ateşini yaktı. O zaman “Köprüyü sattırmam da sattırmam” diyenler çıktıysa da anlara “Anasını bile satarım” diyerek neyi bulsa özelleştirmeye başlamıştır...


UNAKITAN


Türkiye’nin yetiştirdiği en hızlı çocuklardan biridir... Açık sözlüdür, lafını esirgemez.
Zamanında naylondan fatura imal ettiği söylense de
bunları duymaz, bile. Çok hoş görülüdür... Hazırcevaptır, mesela muhterem mahdumu, gümrük vergisinin artırılmasından kısa bir süre önce 4 bin
ton çerezlik mısır ithal etti... “Bu ne iş sayın bakan” diyenlere de “Yahu bizim oğlan onları kendi tavukları için getirdi, çok aç gözlü bu bizim oğlanın tavukları” diye yanıt vererek Nasreddin Hoca’yı bile solladı. Nasreddin Hoca dedik de aklımıza geldi. Bu muhterem “Parayı veren düdüğü çalar” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır. Kimseye ayrıcalık tanımaz, “önce gelen malı götürür”, der.
“Kim olduğun önemli değil, ister yerli ol , ister yabancı , İster kâfir ol , ister putperest ol, ister Mecusi ,İstersen yüz kere bozmuş ol tövbeni ... İster hırlı ol, ister hırsız, ister uğursuz, gel gene gel, batan geminin malları burada”, diyerek Hoca Nasrettin’den sonra Mevlana’ya da fark atan bir muhteremdir.


BUSH

Bütün ABD başkanları doğal bir özelleştirme çocuğudur. Bütün ABD başkanları daha koltuğa oturdukları andan itibaren başkanlık mührü ile
birlikte bu unvanı da alırlar. Yani başkan olması dolayısıyla G.W Bush da kendinden öncekiler gibi bir özelleştirme çocuğudur... Şu anki başkan o
olması nedeniyle, kendinden öncekiler ve gelecek olanları temsilen onu listemize aldık.


ROTHSCHİLD
ABD’nin sahiplerinden, yedi göbekten bir özelleştirme çocuğu. Doları bile bu ailenin özel bankası basıyor, her şeyi yapıyor. Her taşın altından bunlar çıkıyor. Hicaz’ın Osmanlı’dan kopuşu sırasında faaliyet gösteren casus
Arabistanlı Lawrence’yi gönderen zevat arasında.
Dünyada boraks üretiminin %70’i ona ait. Ama dünya boraks madeninin %70’inin Türkiye’de bulunmasına çok bozuluyor. Bunları özelleştirsek de mi alsak özelleştirmesek de mi alsak kararsızlığı içinde olduğundan bu kadar oyalanıyor. “Özelleşip, güzelleşelim” ilkesine sıkı sıkıya bağılı.

ROCKEFELLER

Rothschild’in bir başka türü... Yani biri Edi'yse öteki Büdü... Deyim haline gelmiş bir özelleştirme çocuğudur. Birinin zenginliği abartılı söylemek
istendiğinde “Rockfeller kadar zengin”, denir. Veya karılarına para yetiştiremeyen erkekler sonunda patlayıp “Kadın kadın sen beni Rockfeller sandın galiba” derler... Yani faydalı bir insandır, yoksa kocalar, eşlerine başka ne söyleyeceklerdi ?
CECİL RHODES

Ya bu öyle bir çocuk ki anlatamam... Bir kere Güney Afrika’ya el koymuş bir kişidir. Irkçılığın en baba isimlerinden biridir. Kabileleri birbirine düşürüp savaştırmış kendi de parsayı toplamıştır. Afrika’nın meşhur elmas ocakları bu zata aittir. Rodezya’nın adı bile bu çocuğun adından gelir. Yani herifçioğlu adını ülkeye vermiş, egoya bak be! Yahu daha ne olsun? Önce saydığımız benzerleriyle birlikte dünyayı yönetenlerden birkaç kişiden biridir. Sonra “Rhodes Bursu” adıyla birçok çocuğa burs vermiştir. Tabii bu çocukların da birer özelleştirme çocuğu olması için gerekli eğitim sağlanmıştır. Daha küçücükken çocuğun hangi ülkenin idaresinde, hangi göreve geleceği belirlenmiştir. Eski ABD başkanlarından Clinton da bu bursu alan çocuklardan biridir... Anlayın işte daha fazla konuşturmayın adamı.

GEORGE SOROS










Vallahi bu çocuk hakkında ne söyleyeceğimizi bilemiyoruz, fena halde kafa karıştıran “problem çocuk” modeli... Dünyanın en meşhur spekülatörlerinden biri olan bu çocuk Macaristan’da doğdu, ülkesi Nazi işgali altındayken karaborsacılık yaparak hayata atıldı. Musevi’ydi
ama sahte bir kimlik uydurup Tarım Bakanlığı’nda göreve işe başladı. Görevi de toplama kampına sürülecek Musevilerin el konulacak mallarını
belirlemekti.
Derken savaş bitti, Naziler yenildi, Macaristan’ı da Sovyetler işgal etti ve Nazi işbirlikçileri asılmaya başlandı. Soros usta bir manevrayla KGB ile işbirliğine girip ipten kurtuldu. Soros daha sonra kimsenin gönlü kalmasın
diye CİA ve MOSSAD ile de işbirliğine girme başarısını göstermiştir.
En büyük hobilerinden biri de darbe finansörlüğü yapmasıdır. Gürcistan, Ukranya, Kırgızistan’daki darbeler onun eseridir.


"Finansman gurusu". "Global hayırsever". "Tuttuğu altın olan Midas". "Açık toplum filozofu".
"Bilgisayar çağının Robin Hood'u","Tayland halkının kanını emen Drakula". "Malezya ekonomisinin mezar kazıcısı". "Çin'in timsahı".
gibi lakapları vardır.Türkiye’ye de gelmiş idarecilerle teşrikimesai
yapmıştır. Türkiye’nin ihraç etmesi gereken şey ordusudur diye herze yumurtlayan odur. AKP, İslami bir ülkenin en demokratik partisi, diye
başbakanımıza övgüler düzen de odur.Bush aleyhtarı olduğuna bakmayın, sadece seçimlerde rakibini desteklemiştir. Ama yarın ne olacağı belli olmaz, çünkü kimse onun gibi anında taraf değiştirme ustası değildir.Açık Toplum Enstitüsü (open society institute) kurucusudur, bu kuruluş sivil toplum örgütlerini destekler gibi yapmaktadır ama aslında ne yaptığı
biraz muğlaktır. Yani demokrasiyi geliştirmek amacında olan bu kurumun parmağını attığı yerlerde yan tesir olarak nedense hep darbeler görülmektedir. Bu zatın ne olduğunu anlayanlar da vardır tabii, mesela Gürcistan’a gittiğinde üzerine yumurtayla mayonez atmışlardı.Ülkemizdeki özelleştirmelerle yakından ilgilenen bu çocuğa aman dikkat diyoruz, çok hiperaktiftir, bir şeyleri kırıp dökebilir...
ATAY SÖZER

21 Eylül 2007 Cuma

RESMİ KEÇİ

Bakanlığın ne bakanlığı olduğunu söylemeyeceğim çünkü olayın kahramanları halen hayatta, ayıp olur sonra. Zaten önemli de değil ne bakanlığı olduğu... Anlatacaklarımdan dolayı herhangi bir bakanın alınmasına da gerek yok, bakanlar burada en azından gene bu öyküde anlatılan keçi kadar masumdur... Daha fazla kafanızı karıştırmadan konuya girelim isterseniz...

Her şey bakanlığa bağlı bir birime hırsız girmesiyle başladı... Bir gece kaç kişi oldukları belirlenemeyen hırsızlar kapıyı kırıp girmişler, üç beş bilgisayarı, beş altı telefonu, hanım memurlardan birinin unuttuğu yarısı tamamlanmış örgüyü çalıp kayıplara karışmışlardır. Bakanlık bu haberle çalkalanmaktaydı ertesi sabah; giden bilgisayarlar zaten eski modeldi, iki de bir arızalanıyordu bu yüzden içinde bilgi saklanması hiç sağlıklı değildi; birimin deneyimli müdürü de babadan kalma yöntemden şaşmamış ve bilgisayara girilen her bilgiyi ayrıca kâğıda yazılıp kalın klasörler içinde çelik dolaplarda saklanması talimatını vermişti. İyi ki de vermişti, şimdi tüm bilgiler
güvencedeydi. Olan memur hanımın örgüsüne olmuştu; günlerce uğraşmıştı o örgüyle, el emeği vermiş, göz nuru dökmüştü. Bitmemiş bir örgünün neden çalındığına da kimse bir anlam veremedi. Bu olay, bakanlık için bir onur meselesi olmuştu, devletin daha önce soyulduğu çok sık görülmesine rağmen bunun alenen yapılması bakan beyin canını sıkmıştı. Haberi alır almaz ilk sözü ;
“Peki bekçi yok muymuş?” , oldu...
Bekçi yokmuş... İnanılır gibi değil ama bekçi yokmuş... Çünkü mevcut bekçi, iki gün önce emekli olmuş... Yerine hemen yeni bir bekçi atanması gerekiyormuş ama atanamamış... Bunun da nedenleri var tabii... Mesele biraz çetrefilli, kafanız karışacak biliyorum ama eğer sabrederseniz anlatmaya çalışayım...

Efendim bu birim kurulurken, iki kişilik bir bekçi kadrosu oluşturulmuş... Beş odacı, on memur, iki bölüm şefi, bir müdür kadrosu varmış ayrıca... Ancak sonradan görülmüş ki on memur yeterli değil, en azından dört memur daha gerekli. Tabii bunun için gerekli yerden istenilen kadroyu çıkartmak olanaksıza yakın zorlukta. Ancak deneyimli müdür pratik zekasıyla çözmüş bu sorunu da; bekçi kadrosundan alınan iki kişiye memurluk görevi, odacı kadrosundan bir kişiye de bekçilik görevi vermiş. Kalan üç odacı kadrosundaki iki kadroyu da de eksik kalan iki memur kadrosuna kaydırmış.
Koskoca birim tek bir odacıya kalmıştı uzun süre... Zaman içinde bir mucize gerçekleşmiş ve istenen dört memur kadrosu gelmişti, bu defa da odacı eksiği olduğundan gelen kadrolara dört odacı alınmıştı. Böylece birimde, odacı kadrosunda olup bekçilik yapanlar, bekçi kadrosunda olup memurluk yapanlar ve memurluk kadrosunda olup da odacılık yapanlar diye guruplar oluşmuştu; kim hangi kadroda herkes karıştırmaktaydı artık. Zaten bu durum da bu karışıklıktan kaynaklanmıştı... Herhalde anlamışsınızdır ne demek istediğimi, bundan daha da açık anlatılamaz artık...

Bakan hemen el koydu duruma; ilgili bakanlığa “bekçi kadrosu” için yazı yazılmasına karar verdi... Çağırdı muhasebeci kadrosundan işe alınan sekreterini,
“Yaz”, dedi... “Bakanlığımıza bağlı falanca birime çok acil bekçi gerekmektedir, gerekli kadroyu oluşturmak için gereğinin yapılmasını saygılarımla falan filan işte....”
Bakan hep böyle derdi sekreterine, hiçbir zaman tam cümleleri kurmazdı; ne istediğini söyler, “falan filan işte” diye bitirirdi, feraseti yüksek sekreter de ne demek istediğini anlar, resmi ağızla gerekli yazıyı hazırlar, bakan bey de imzalardı. Gene öyle yaptı, önce tükenmez kalemle bir taslak hazırladı. Bunu temizlikçi kadrosundan işe alınan asistanına verdi; asistanın da bu işleri öğrenmesi gerekiyordu tabii ki... Temizlikçi kadrosundan işe alınan asistan geçti bilgisayarın başına yazıyı hazırladı, ancak hızlı yazarak, işi bildiğini göstermek amacındaki temizlikçi kadrosundaki asistan; herkesin yapabileceği bir hata baktı; belki tükenmez kalemle yazılmış müsveddeyi yanlış okudu belki de acele yazarken tuşların azizliğine uğradı bilinmez; çıkan yazı “Bekçi alınacaktır” yerine “Keçi alınacaktır” , diye çıktı... Yazıyı çıkartıp masaya koydu... Peki diyeceksiniz, “Kimse kontrol etmedi mi ?”, diye... Etmedi, daha doğrusu edemedi, buna vakit olmadı. Hani derler ya “Kıç kısmetten çıkınca uçkur dokuz yerden koparmış”, burada da aynen öyle oldu, her şey peşpeşe geldi... Yazının yazılıp da masaya konulduğu an bakanlıkta bir fırtına başladı...
Önce başbakan istifa etti, dolayısıyla bakan bey de düşmüş oldu. Bütün bakanlık personelini de bir telaş aldı, kimsenin o yazıyla ilgilenecek hali yoktu artık...
Yeni hükümetin kurulması epey bir zaman aldı; yeni bakan koltuğuna oturunca çok doğal olarak etrafındakileri değiştirdi önce; eski bakanın muhasebeci kadrosundaki sekreteri başka bir bakanlığa temizlikçi olarak atanırken; başka bir yerde teknisyen kadrosundaki tanıdığını sekreter olarak aldı yanına, eski sekreterin temizlikçi kadrosundaki asistanı başka bir ile tayin edilirken, başka ildeki çaycı kadrosundaki bir kişi de yeni sekreterin asistanı oldu... Bir süre sonra bakanlıkta her şey rayına oturdu, herkes yeni görevine uyum sağladı...
Çaycı kadrosundaki asistan, masasının çekmecelerini karıştırırken keçi talebinde bulunan dilekçeyi buldu; bunu teknisyen kadrosundan gelen sekretere gösterdi.
Devlette devamlılık esastı, mademki kendilerinden önceki çalışanlar böyle bir istekte bulunmuşlar, bir bildikleri olmalıydı mutlaka. Hiç düşünmeden dilekçeyi bakanın önüne getirdi, bakan da fazla düşünmeden imzaladı... Dilekçe ilgili makama ulaşmıştı...
İlgili makam da işleme koldu bu dilekçeyi, madem devletin bir bakanlığından geliyordu, o bakanlık da “benim keçiye ihtiyacım var” diyordu, bunu sorgulamak kimseye düşmezdi. Yani bakanlığa “sen keçiyi ne yapacaksın?” diye sormak gereksizdi. Hemen bunun için gerekli prosedür başlatıldı; önce gazetelere ilan verildi...
“Bakanlığımızın falanca biriminde kullanılmak üzere ihale yoluyla bir adet keçi alınacaktır. Keçi sahiplerinin falanca gün falanca tarihte falanca yerde keçileriyle birlikte bulunup ihaleye katılmaları gerekmektedir, ihale kapalı zarf usulüyle olup....” falan filan diye devam ediyordu ilan.
Keçisini kapan koşmuştu verilen adrese, kapının önü mahşer günüydü sanki... Ortalık keçi sesinden ve kokusundan geçilmiyordu... Bakanlığın memur kadrosundaki kapıcısı yıllar sonra o günü şöyle anlatacaktı...
“Saymadım ama siz deyin beş yüz ben diyeyim bin... Keçiler binanın her bir yanındaydı, hangi kapıyı açsanız karşınıza bir keçi çıkıyordu. Keçiler bakanlığın bütün koltuklarını yediler o gün, zarar çok büyüktü... Af buyurun akşam olduğunda arkalarında keçi kakalarından oluşmuş bir dağ bırakmışlardı, temizlemek tam bir ay sürmüştü hâlâ da anlamış değilim, bir bakanlık neden keçi almak ihtiyacını duyar! “
O günün sonunda en uygun şartta sahip keçi seçildi; çok onur verici bir şeydir ki asla torpil olmadı bu seçimde. Kimse torpil talebinde dahi bulunmadı, herkes hakkına razı oldu. Belki de tarihteki ender anlardan biriydi; hilesiz, hurdasız, şeffaf bir ihale oldu...
Bakanlığın o birimindeki hırsızlık olayı çoktan unutulmuştu çünkü bütün memurlar da başka yerlere tayin olmuşlar, yerlerine başka kadrolardaki kişiler buradaki farklı kadrolara atanmıştı. Gene kimse kendi kadrosundaki işte değildi, bir tek son gelen keçi dışında...
Keçi kadrosunda göreve başlayan keçi, tüm bakanlıkların tüm birimlerinde alındığı kadroda alındığı görevi yapan tek canlıydı belki de...

Atay SÖZER

08 Ağustos 2007 Çarşamba

ATAY SÖZER - KARİKATÜRLER

BÜYÜTMEK İÇİN KARİKATÜRLERİN ÜZERİNE "TIK" YAPIN


































































































































10 Mayıs 2007 Perşembe

Atay SÖZER Söyleşisi


Röportaj:Dürsaliye ŞAHAN

Birgün Gazetesi 11 Mayıs 2007
Avrupa Gazetesi 17/23 Mayıs 2007


Yıllar önce annemin izlediği tek bir dizi vardı: ‘Kuruntu Ailesi’. Aklımda kaldığı kadarıyla, keyfe keder dertlerin, neşeli, mutlu sonlara ulaştığı yüzde yüz yerli bir mekan komedisiydi. Annemin bir daha dizi takip ettiğini görmedim ama o sahnelerden bazıları aklımın bir köşesinde kalmış olmalı ki, senaristi ile tanışınca söyleşi şart oldu.Atay Sözer’e sadece senarist demek yanlış olur. O aynı zamanda, ödülleri olan bir öykücü, karikatürist ve Sen-Der’in kurucularından.Nedendir bilinmez, bazıları tek bir iş ile defalarca gündeme gelirken, onlarca iş yapmış nice insanda köşesinde görmezden gelinir. Bu da biz gazetecilerin eksikliği olsa gerek.

Karikatür : İlker Ekici

İsterseniz yalın bir soru ile başlayalım. Senaryo nedir?

Avrupa Senaryo Yazarları Federasyonu’nun bir meslek anayasası vardır; bunun ilk maddesi “Önce senaryo vardır” şeklindedir. İlginçtir, bugünlerde siyasi gelişmeleri de senaryo şeklinde değerlendiriyorlar. Cumhurbaşkanını halk mı seçsin, erken seçim mi olsun vs. Demek ki senaryo hayatımızın her alanında var. Yalın soruya yalın bir yanıt verecek olursak, senaryo işin planıdır; başlangıcı, gelişmesi, sonucu orada belirlenir. Bu planın aynen gerçekleşip gerçekleşmemesi ise, senaryo yazarının ve uygulayıcıların yeteneğiyle ilgilidir.


Siz neden senarist oldunuz? Daha doğrusu niye sinemaya, televizyona bulaştınız?Senarist olmasaydınız, yani sektörün dışında demek istiyorum ne iş yapmak isterdiniz?

Sinemaya bulaşmamın pek tesadüf olduğu söylenemez, ilk çocukluk döneminde tek eğlencemiz sinemaydı izlediğimiz filmleri arkadaşlar arasında oynardık. Ben onlara ilave hikayeler eklerdim, onları da oynardık, tabii ona senaryo dendiğini bilmiyordum o zaman. Lise dönemi biterken bir üniversite seçme zorunluluğum doğdu herkes gibi. Ama bir türlü sevebileceğim bir fakülte bulamıyordum. Yazmayı seviyordum, gazetecilik ilgimi çekiyordu. Yeni yeni karikatüre de başlamışım o vakit. Gazetecilik fakülteleri ile Güzel Sanatlar Akademisi arasında düşünmeye başlardım ama Akademi seçme sınavıyla değil özel sınavla alıyordu. Sonra Akademinin yeni kurulan bir Sinema-Tv Enstitüsü olduğunu fark ettim. Tamam buraya gireceğim dedim. Enstitünün üç aşamalı sınavına girdim o yıl bin kişinin üzerinde başvuru oldu topu topu on kişi alınacaktı. Neticede kazandım, bilinçli olarak seçtiğim bir işi yapıyorum. Bu sektörde olmasaydım gene bu sektörle bağlantılı işlere girebilirdim herhalde, basın gibi, reklâmcılık gibi.


Siz de senaryonun bir matematik olduğuna inanıyor musunuz? Yani yeteneğin fazla önemli olmadığını düşünenlerden misiniz?.

Her senaryonun kesinlikle bir matematiği olmalıdır, diğer anlatı sanatlarının da bir matematiği vardır; romanda, müzikte, resimde de matematik vardır. Ancak matematik de kesinlikle yetenek isteyen bir iştir. Dolayısıyla bu ikisini ayıramayız.


Bazı senaristlerde; ‘aslında edebiyatçılar senaryoyu bizim kadar iyi yazamaz’ havası seziyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

Bu konuda genelleme yapmak olmaz tabii, ancak şöyle de bir gerçek var; edebiyat bir dildir, sinema da başka bir dildir. Her dilin kendi kuralları vardır. İngilizce kurallarını birebir Türkçe kurallarına uygulayamayız yoksa ortaya ‘tarzanca’ dediğimiz bir konuşma şekli çıkar.

Ama bir kişi her iki dili de kendi kurallarını uygulayarak ana dili gibi kusursuz konuşabilir.

Bazı edebiyatçıların senaryolarında edebiyatçı oldukları açıkça belli olmaktadır, aynı şekilde bir doktor veya avukat senaryo yazdığında mesleğiyle ilgili detaylara yaklaşımından dolayı (ki bunu farkında olmadan bilinçaltı dürtülerle yaparlar), “Bunu yazan doktor veya avukat” izlenimi doğabilir bunun adı da mesleki çarpıklıktır. Aynı şekilde bir senaryo yazarı roman yazdığı zaman benzer zafiyeti gösterebilir, örneğin fazla sinemasal bir üslup kullanır, okuyanda “Bunu yazan galiba senaryo yazarı” izlenimi uyandırabilir. Neticede senaryo yazarlığı da edebiyatçılık da uzmanlık isteyen işlerdir. Dâhiliye uzmanı ile Nörolog gibi; ama ikisi de netice doktordur; gereğinde aynı hastayı muayene edebilirler.


İyi bir senaristin hamurunda neler olmalı?

Lütfi Akad ustamın kulağıma küpe olmuş bir öğüdü vardır; “Bir sinemacının her konu hakkında uzman kadar değil ama o konunun uzmanına soru soracak kadar bilgi sahibi olması gerekir.”Bu iyi bir araştırmacı, iyi bir okuyucu olmayı gerektirir; istediğiniz bilgiye ulaşmak için uzmana doğru soruyu sormanız gerek. Yarattığınız karakterler bazen bir doktor, bir hukukçu veya bir oto tamircisi olabilir, hepsinin meslekleriyle ilgili detayları bilmeniz mümkün değildir elbette bu detaylara uzmanlardan ulaşırsınız ancak.Bir senaryo yazarında olması gereken önemli bir özellik de empati yeteneğidir. Karakteri yaratırken onun yerine geçip, onun gibi düşünebiliyorsanız gerçekçiliği büyük ölçüde yakaladınız demektir.Bir diğer gereklilik de, bir bakış açınızın ve söyleyeceğiniz bir cümlenizin olmasıdır.


İyi kurulmuş bir dizi örneği verebilir misiniz?


Rahmetli Sulhi Dölek’in kurduğu ‘Yabancı Damat’ı bir örnek olması açısından verebilirim. Dramatik yapıyı çok iyi kurduğu için iyi iş yaptı. Her şeyden önce ırkçı değil. Böylece Yunan da beğendi Türkler de beğendi.


Senaristler yönetmenlerden, yönetmenler de kendisinden başka herkeslerden biraz şikâyetçi gibi? Bu bir ekip işi ise, uyumsuzluğun altında yatan nedir?

Bu tamamen bizim insanımıza özgü bir davranış biçimi aslında. Başarısızlığın suçunu hep başkalarına atmayı seviyoruz ama başarıyı da nedense tek başımıza sahiplenmek istiyoruz. Aslında üretim sırasında taraflar adasındaki diyalog sağlam ve sürekli olursa bu uyumsuzluk da ortadan kalkar.


Sen-der kurucusu olarak amacınıza ulaştığınızı düşünüyor musunuz?

Ağır ama emin adımlarla ilerliyoruz, başlangıçta 8 kişiydik şimdi 120’yi geçtik sanırım. Hâlâ ideale ulaşamasak bile umudumu yitirmiş değilim. Olumlu gelişmeler sürekli oluyor. Uzun zamandır özlemini çektiğimiz meslek birliğimiz SİNEBİR nihayet kuruldu örneğin. Ama şimdi bunu sağlıklı çalıştırmak gerek, doğal olarak yeni sorunlar da ortaya çıkıyor… Aşılacaktır herhalde.

SİNEBİR nasıl bir kuruluş?

Sinebir, bir meslek örgütü, yarı resmi bir yapısı var; ana görevi, sinemada eser sahibi olan yönetmen, senaryo yazarı ve müzikçinin telif haklarını korumak.


Derneklerde çekişme bitmez. Sen-der’deki dedikoduları alalım.

Dediğiniz gibi bu tür örgütlerde çekişme hep olur, dedikodu da ulusal “hasletlerimizden” biridir malumunuz. Ama başka örgütlerle kıyaslandığında çekişme bakımından Sen-Der çok masum kalır. Asıl önemli olan eser sahiplerinin hakları konusunda bir şeyler yapılması. Bunun için de önce “eser sahibinin” haklarının farkında olması hatta “eser sahibi” olduğunun farkında olması gerek.


Bazı senaristler bunun farkında bile değilmiş gibi konuştunuz.

Elbette, bunlar aslında yeni kavramlar; eski yasaya göre bir sinema eserinin sahibi yapımcıydı ama yeni yasa, eser sahibi olarak o eseri yaratanları yani yönetmen, senaryo yazarı ve müzikçiyi tanımlıyor. Bu kişilerin sahip olduğu haklar da var, bu haklardan bazıları vazgeçemeyeceğiniz temel haklarımız. Bazı arkadaşlarımızın ellerindeki bu gücün farkında olmadıklarını gözlemliyorum. Belki eski alışkanlıklardan belki yapımcıyla ters düşme endişesinden bu güçlerini kullanmaktan kaçınıyorlar. Aslında meslek birliklerinin bir görevi de bu endişeleri ortadan kaldırmak, gerekirse bu hakları üyesi adına kullanmaktır.


Her tarafta pıtrak gibi senarist kursları açılıyor, yapımcılar hâlâ iyi senarist yok diyor. Bu durumda bunca insanın zaman ve para harcamasına rağmen bir şey olamıyorlar mı?

Bu tamamen yapımcıların halt etmesidir, başarısız bir işte en ideal günah keçisi senaryo yazarı olmaktadır. “İyi senaryo yazarı yok” sözünü kabul edemem ama “İyi yapımcı yok” lafını rahatlıkla söyleyebilirim. Şu nedenlerden dolayı:Klasik Yeşilçam’dan günümüz Tv dizilerine gelen çizgide Senaryo Yazarlarının en çok karşılaştıkları eleştiri “Hep aynı senaryoları yapıyorlar, hiç yaratıcılıkları yok” şeklinde olmaktadır.Bir kere yanlış şurada; benzer olan şeyler senaryolar değil, temalar ve öykülerdir. Senaryo dediğimiz şey o öykünün anlatılış şeklidir.Gelelim öykülerin benzerliği konusuna, bu doğrudur ama suçlusu senaryo yazarı değildir ki… Nice özgün öykü yapımcıların önüne gelmiş ama yapımcı ya anlayamadığından ya da cesareti olmadığından bu projelere para yatırmamıştır. Onun yerine dünyada denenmiş, gişe başarısı sağlamış öyküleri yeğlerler, senaryo yazarlarından böyle işler isterler. Beylik, klişeleşmiş bir sloganları vardır “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok” diye. Ne aşağılık, ne teslimiyetçi bir ifade. Amerika keşfedildi başımıza yeterince bela oldu zaten, elbette bir daha keşfetmeyelim. İyi güzel de bu kafayla yeni kıtaları nasıl keşfedeceğiz? Herhangi bir yerde keşfedilmeyi bekleyen yerler olmadığını nerden biliyorsunuz? Güzel, farklı, yeni senaryoların ortaya çıkmamasının en büyük nedeni, cesaretsiz yapımcılardır. Senaryo kurslarına gelince, hiç kimse insanın kafasının içini açıp bilgi koyamaz. Kursların veya bu konudaki diğer eğitim kurumlarının görevi sadece kılavuzluk etmektir, gerisi kişinin kendi becerisine kalmıştır.


Söz yapımcılardan açılmışken, bazılarının korumaları ile gezdiğini duyuyoruz. Bu doğru mu? Ya da böyle bir şeye ne gerek var ki?


Sanırım çektikleri bazı mafyoz dizilerin fazla etkisinde kalmışlar ! Belki de senaryo yazarlarına, yönetmenlere fazla haksızlık yaptıklarını düşünüp “başımıza bir şey gelir mi acaba?” diyerek koruma tutuyorlardır! Yapımcıları anlamak zordur !

Siz mizah yazarı ve karikatüristsiniz. Şu andaki komedi dizilerinden en çok hangisini beğeniyorsunuz?


Avrupa Yakası’nın ilk iki sezonu… Yabancı dizilerden Monk iyi… Mekan komedileri hep aynı çizgide , sıkıyor artık eski tadı yok…
Şu anda içinde olduğunuz bir proje var mı?

Evet var, bir senaryo grubuyla aksiyon-komedi dizisi üzerine çalışıyoruz, büyük bir olasılıkla yakında çekimler başlayacak, ancak henüz motor denmediğinden fazla detay vermek istemiyorum. Çünkü bu piyasada her şey o kadar çabuk değişiyor ki, yalancı çıkmak istemem.

Grubunuzda kimler var?

Hakan Haksun, Müjdan Kayserli

Hazır yeri gelmişken yazı gruplarında çalışmak bir senarist için daha mı elverişli bir ortam?

Duruma bağlı. Grup elemanları birbirleri ile anlaşamazlarsa iyi iş çıkaramazlar. Mutlaka frekanslarının uyması gerekir.

Avrupa yakasındaki bazı replikler neredeyse Türk Dil Kurumu’na girmek üzere. Bunu nasıl karşılıyorsunuz?

Sadece Avrupa Yakası’nda değil birçok dizide aynı sorun var. Söz konusu dizi Türkçe’yi bozmakla suçlandı. Nişantaşı’nın sosyetik, sonradan görme, kültürsüz, sorumsuz karakterinin kullandığı “oha falan oldum” türünden cümleleri buna örnek gösterildi. Oysa burada yapılmak istenilen tam tersi Türkçe’yi savunmaktır. Burada ironi vardır, yani bu tür tümceleri kullananlar karikatürize edilmekte, alaya alınmaktadır, “Bu tür konuşmaları kıt zekalı insanlar yapar, dikkatli olun” mesajı verilmektedir. Ancak toplum olarak biraz ironi özürlüyüz, bu anlaşılmadı. Herkes bu tür karakterleri benimsedi. Hatta bazı köşe yazarları bile Avrupa Yakası’na gönderme yaparak “Oha falan oldum” diye yazdılar. Aynı dizede Peker’in oynadığı psikopat karakter de bir anda sevildi, herkes onun gibi davranmaya başladı, oysa o da eleştiri amaçlı konmuş bir tipti. Zavallı senaryo yazarı da toplumsal bir faciaya neden olmamak için karakteri biraz yumuşatmak zorunda kaldı. Bence asıl vahim olan bu durumdur. Argo, bir dilin tuzu biberidir, yerinde kullanıldığı zaman bir tat elde edersiniz, senaryolarda da karakter belirlemeleri yaparken bazen argo kullanılmak zorunda kalınır, bu doğaldır önemli olan kullanılan argonun Türkçe dil mantığına uymasıdır.Tabii Türkçe’yi bilinçsizce kullanan senaryolar da yok değil. Çok yanlış ifadelere sıkça rastlıyorum.


Binbir Gece olayına ne diyorsunuz? Bir ofis tacizinden romantik bir hikâye yaratıldı. Başarılı buluyor musunuz? Bu mudur yani?

Amaç reyting ise Makyavel Amca’nın yaklaşımıyla “evet budur” diyebiliriz. Tabii bir de kişisel görüşüm var ama etik olarak aynı kulvarda olduğum meslektaşlarımın işleri hakkında görüş bildirmeyi doğru bulmam. Ancak bu ilginç bir dizi, burada izleyici açısından bir değerlendirme yapayım.İzleyicinin bilinçaltı duygularını, libidosunu gıdıklayan bir taciz olayı var, öyle ki sırf bu unsurdan aldığı gazla hâlâ reytinglerde ilk sırada. Şimdi başka bir örnek vereceğim bu dizinin öyküsü Türkan Şoray’ın yönetmenliğinde çekilen “Azap” filimden yola çıkılarak yazılmıştır. Yapımcılarından biri de yanılmıyorsam gene Binbir Gece’nin yapımcısıydı. Film şöyle gelişiyordu; kadının çocuğu hasta, ameliyat için para gerek, kadın zengin adamdan para ister ve malum teklifi alır; tabii o zamanki meşhur Şoray kanunları gereği kadın bunu şiddetle reddeder sonuçta çocuk ölür… Bu film Türk sinema tarihinin en çok zarar eden filmleri arasındadır, bir haftada apar topar kaldırılmıştır. Dizide ise kadın adamın teklifini kabul edip, yatar reytingler de havaya fırlar. Bu konunun etik ve sinemasal yanı tartışılabilir tabii ki ama izleyicide bir tuhaflık olduğu da kesin. Freud bu durumu izah etmiştir herhalde.


Ben gazeteci olarak komedi yazarlarından veya oyuncularından birinin Meclise girdiğini ve ben de gidip onunla röportaj yaptığımı hayal ediyorum. Soru sorduğunuzda kendini tutamayıp memleket gerçeklerini bir bir sıralayacak. Ülke gözlerinden yaş gelinceye kadar gülecek. Mesela siz meclise girseydiniz nasıl bir parlamenter olurdunuz?

Çok kötü bir parlamenter olacağıma eminim… Bir mizahçının en iyi malzemesi parlamenterlerdir, çünkü mizahın temelinde muhalefet vardır; herkesi kucaklayan bir mizah olmaz illa ki birilerini dışarıda bırakacak, birilerini kızdıracaksınız. Nabza göre şerbet vererek mizah değil ancak komiklik yaparsınız. Bakın bu konuda parlamenterlerle boy ölçüşemem doğrusu.

Televizyon yazarlarının çoğu sinema yazarı olmayı düşlüyor. Sizin hayaliniz ne?

Ben sinema okudum, ustalarım Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ, Duygu Sağıroğlu gibi sinemacılardı. Aslında yapılan iş bakımından pek bir farkı yok, sadece yayın mecraları farklı. Elbette idealim sinema, çünkü sinema geleceğe kalacak bir iş, tıpkı roman gibi; Tv dizileri ise günlük gazete yazılarına benzer, o gün okunup tüketilir. Sinema projelerim var, senaryosunu yazdığım yönetmenliğini yapacağım bir çalışma içindeyim.


Biraz bahseder misiniz?

'Bir Kablumbağa’nın Hayatı’ projesiyle 2005’de Kültür Bakanlığından senaryo yazım desteği, 2006 yılında da ilk yönetmenlik desteği aldım. Öyküsü ve senaryosu bana ait. Yönetmenliği de bana ait olacak haliyle. Dram olacak. Bir köşkün bahçesinde yaşayan bir kablumbağanın gözünden Türkiye’nin son yüzyılını anlatıyor. Neden kablumbağa?Kaplumbağalar uzun yaşadığı için onu metafor olarak kullandım.
Senaryosunu çok başarılı bulduğunuz birkaç filmin adını verebilir misiniz?

Olağan Şüpheliler, Fargo, Barton Fink ve David Mamet senaryoları


Hep televizyona yazmışsınız neden?

Aslında Demirel gibi bir yanıt verebilirim “Sinema yap dediniz de yapmam mı dedim?”Şartlar öyle gerektirdi; sinemanın altın çağı dönemlerinde çocuktum sadece izleyici olarak ilgilendim sinemayla. Sinemacı olarak ortaya çıktığımda ise bir 12 Eylül yılgınlığı hâkimdi etrafa kimsenin film falan düşünecek hali yoktu, özel televizyonlar da ortaya çıkınca izleyiciler bir heves bu yeni oyuncakla oyalandılar. Yeni yeni nefes almaya başladı sinemamız, bundan sonra sinemaya ağırlı çalışmak arzusundayım. Tabii olanak bulursam.

Bunca iş yapmışsınız, onlarca dizi yazmışsınız, ödüller almışsınız sizinle ilgili bir röportaj bulamadım internette. Örneğin sizden daha az dizi yazan kadın senaristlerle (bazılarıyla) tekrar tekrar röportaj yapılmış. Kadın oldukları için mi yoksa başka bir nedeni var mı?

Aslında ben de çok merak ediyorum bu sorunun yanıtını, bu söyleşileri yapan arkadaşlara sormak isterdim.Medya organları işin görsel yanıyla daha ilgili, ön planda olan oyuncuları çıkartıyor izleyenlerin karşısına veya özel yaşamlarıyla gündemde olan yazarlar, yönetmenler yeğleniyor. İşin mutfağı kimseyi pek ilgilendirmiyor. Aslında medya isterse belki ilgilenecek ama aklına gelmiyor insanların, medya da halk istemiyor diye yer vermiyor. Kısır bir döngü. Yeni çıkan bir ürünü vitrine çıkartmayıp tezgâh altında saklarsanız kimsenin aklına sormak gelmez… Kadın senaryo yazarlarıyla söyleşilerin sık yapılmasının nedeni dediğiniz gibi olabilir. Bir kadının ön planda olması, fotoğraflarının basılmasını estetik buluyor olabilirler, belki de bilinçaltı bir harekettir bu. Ama ürettiklerinden dolayı değil de kadın olduğundan dolayı yapılıyorsa durum vahim.Zaten “kadın senaryo yazarı” tanımı da bana tuhaf geliyor, sevmiyorum bu tabiri. Beni tanımlarken “erkek senaryo yazarı” denmiyorsa öteki de söylenmemeli. Yazarlık cinsiyete göre yapılan bir iş değil ki. Farkında olmadan ayrımcılık yapılıyor.


Televizyonun bugünkü halini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İçler acısı… Yaratıcılık yok, cesaret yok, yeni bir şeyler yapmaktan kaçınıyorlar, işi bildikleri konusunda ciddi kuşkularım var. Tamam bu iş ticarettir ama günü kurtarmaya çalışan işportacı gibi hepsi, kalitesiz malları ucuza satıp sürümden kazanma derdindeler. Büyümek, market, süper, hiper market olma gibi bir girişimleri yok zaten böyle bir dertleri de yok. Çamurlu bir yolda gidiyoruz, önce paçalarımıza çamur sıçramasın diye çok dikkat ediyoruz; pabucumuzun burnuna basarak yürüyoruz ama sıçrıyor. Bari daha yukarı çıkmasın diyoruz, gene olmuyor çamur belimize kadar geliyor, sonunda “battı balık yan gider” diye çamurun içine atlayıp baştan aşağı sıvanıyoruz ve bundan sonra hiç dikkat etmeden rahat rahat yolumuza devam ediyoruz hatta elimizi cebimize sokup ıslık bile çalıyoruz keyfimizden. Bugün olan aynı bu durumdur. Her ay birkaç tane dizi bitiyor. Daha doğrusu iflas ediyor. Nedenlerini söyleyebilir misiniz?Doğa kanunlarının acımasız kapitalizme uygulanmasıdır olanlar. Zayıf olanlar yok olup gider, güçlü olanlar yola devam eder.Tabii burada güçlü olmakla kaliteli olmak aynı olmuyor ne yazık ki. Sistem kaliteyi yok etti, izleyicinin yumuşak karnını bulup ona hitap eden işler bu sonucu ortaya çıkartıyor, kaliteli işe yönelmesi için ona alışması gerek, zaman içinde benimseyip farkında olmadan zevkleri değişecek ve kaliteliyi isteyecek. Ama kimsenin bunu bekleyecek hali yok, bu rekabet ortamında hiçbir işe beş bölümden fazla şans tanınmıyor.

Şu anda başarılı bulduğunuz veya severek izlediğiniz dizileri sorsak ne dersiniz?

Bir isim vermemeyim; sevdiğim bir iki dizi var elbette; çok kötü birbirinin kopyası işler de var. Ancak bir filmi izlerken iki farklı şekilde değerlendirmek gerek. Bir ne anlatıyor, iki nasıl anlatıyor? Ne anlattığı ideolojiktir, verdiği mesajla ilgilidir, nasıl anlattığı ise estetiktir, sanatsaldır. Bazen bu ikisini karıştırıyoruz; bazen mesajını benimsediğimiz kötü çekilmiş bir işi göklere çıkartıyoruz veya estetik acıdan mükemmel bir filmi sırf mesajını sevmedik diye batırabiliyoruz.


Senarist adaylarına tavsiyeleriniz?

Nasreddin Hoca, oğluyla eşeğine binmiş gidiyor; biri çıkmış karşılarına…“Yazıktır hayvana, ikiniz birden binmişsiniz üstüne” demişOğlunu indirmiş aşağıya, eşeğin yanından yürütmüş; başka biri gelmiş“Küçücük çocuğu yürütüyorsun sen eşekte sefa sürüyorsun” demişBu defa Hoca inmiş çocuk binmiş eşeğe, gene biri gelmiş“Yaşlı başlı adam yürüyor, genç adam eşekte gidiyor ne günlere kaldık” demişBu defa ikisi birden inip eşeğin yanından yürümüşler, son gelen herif bu durumu da eleştirince, Hoca, eşeği sırtladığı gibi yola koyulmuş.
Şimdi bu kıssadan hisse şu olmalı, eleştirileri, tavsiyeleri dinleyin ama hemen uygulamaya kalkmayın yoksa eşekleri tepenize çıkartırsınız.
Sevgili dostlar kimseye projelerinizi anlatmayın çalarlar, kimsenin projesini de dinlemeyin ola ki sizin de kafanızda benzer bir proje vardır sonra adınız hırsıza çıkar derdinizi anlatamazsınız… Mümkünse her fikrinizi küçük bir not halinde de olsa yazın.

İyi de yeni işe başlayanlar kimselere anlatmadığı projesini nasıl görücüye çıkaracak?

Şimdi Nasreddin Hoca gibi “Sen de haklısın” diyeceğim. Köşende çağrılmayı beklemekle de olmaz tabii, espri yaptım sadece. Yapacağınız şey projenizi sağlama alıp örneğin Sinebir gibi bir meslek birliğine tescil ettirip, yapımcı aramak. Ama yapımcıyı seçerken de dikkatli olmak gerek, projenizin çok yer dolaşıp, ayağa düşmemesi yararınızadır.


Birazda politikadan bahsedelim. Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşıyor özellikle TRT bu olayı bekler gibi. Ne düşünüyorsunuz?

Sadece TRT değil herkes bunu bekliyor. Sistematik bir şekilde yavaş yavaş devletin her kademesi mutasyona uğruyor. Bütün tersaneler ele geçiriyor, Ofer Sami, Galtaportu kuruyor, bütün kaleler zapt ediliyor, yakında bütün ordular da dağıtılabilir mi acaba? Sonra bir de gaflet, dalalet, hıyanet meselesi var.
Tepemizdeki senarist, dünyaya bir senaryo yazmış Türkiye’ye de bir rol vermiş. BOP, ılımlı İslam, eyalet sistemi gibi gelişmelerle sürüyor bu senaryo. Esas oğlanla esas kız başkaları, filmin kötü adamları da var, figüranları da; bizim rolümüz ise aşçı, uşak gibi üçüncü derece bir karakter. Mizahçı olarak bol malzemeli günlerin geldiğini görüyorum, yakında bir mizah patlaması yaşanabilir. Bundan da endişe duyuyorum; mizah genel gidişatla ters orantılıdır, en yoğun mizah üretilen dönemler hep kötü dönemler olmuştur; rahat dönemlerde ise mizah da etkisini azaltır, salt güldürmeye yönelik neşeli eserler ortaya çıkar. Cumhurbaşkanlığı seçimi uzayacağa benziyor, büyük bir olasılıkla erken seçim var. Şimdi partilerin düşünmesi gerekiyor, Tandoğan ve Çağlayan mitingleri gerçekten olağanüstüydü. Uzun zamandan beri görmediğimiz bilinçli bir kitle kendini gösterdi. Yani iyi bir seçmen kitlesi var, seçecekleri kişileri arıyorlar. Partilerin eski çekişmeleri bırakıp bu fırsatı kullanmaları gerek. Artık birleşirler mi, ittifak mı yaparlar bilmem.

Genelde AKP’nin, özelde de şu andaki Kültür Bakanlığı’nın sanatçılara yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?

AKP genele nasıl yaklaşıyorsa sanatçısına da öyle yaklaşıyor, ayrım yapmıyor yani hakkını yemeyelim! Bence sanat yapılmasını istemiyorlar, sanat mekanlarını battal duruma getirme gayretleri bu yüzden. Sinema Yasası oluşturulurken Kültür Bakanı’nın (Erkan Mumcu) sektör temsilcileriyle yaptığı toplantılara katıldım, gerçekten bir şeyler yapılma çabası vardı ortaya çok ideal olmasa da bir yasa çıktı. Ama zaman içinde uygulamada aksaklıklar gözlendi; şimdi sanki yasak savmak gibi bir şeyler yapılmakta. Küreleşme, özelleştirme politikası çerçevesinde devlet temel görevlerinden elini çekmekte bir bir; sağlıktan, eğitimden çekiliyorsa sanattan hayli hayli çekilecektir.

Karikatürlerinizden bahsedecek olursak, halen çiziyorsunuz değil mi?

Birkaç arkadaşla birlikte bir mizah grubumuz var “Homur Mizah Grubu” 5 yıldır belli aralıklarla “Homur” dergisini çıkartıyoruz. İlginç bir dergi, benzeri başka var mı bilmem. Şu bakımdan; bir kere sahibimiz yok, bir büromuz, adresimiz yok. Kefelerde lokallerde toplanıyoruz, siyasi mizah üretiyoruz. Çeşitli sivil toplum örgütleri basımı üstleniyorlar, artık onlar da alıştılar teklif onlardan geliyor. Birleşik Metal, Eğitim-Sen, Tabipler Odası gibi örgütlere çeşitli sayılar yaptık. Mizah üslubu olarak, 40’lı yıllarda Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali tarafından çıkartılan Markopaşa dergisini örnek aldık kendimize. Buraya hep çiziyorum hem de yazıyorum.


Karikatür çizmek de biraz senaryo kurmak gibi değil mi?


Kurmaca anlamında evet, sadece dili farkıdır, yöntemi farklıdır.

Bize biraz da çocukluğunuzdan bahseder misiniz?

Levent’te geçti çocukluğum, Emlak Bankası’nın emekliler için kurduğu ortahalli bir mahalleydi, tek katlı bahçe içinde küçük evler vardı. Dedem asker emeklisiydi, babam doktor, annem ev kadını, bir kardeşim var fotoğrafçı, büyükannem vardı, sürekli gelip giden akrabalar, komşular. Son derece sıcak insan ilişkileri vardı herkes birbirini tanırdı o mahallede. Şimdi apartman komşumu tanımıyorum. Levent sosyete mahallesi, küçük evler de villa oldu, bahçelerin nasıl olduğunu bilemiyorum çünkü koca duvarlar örtüyor oynarken girdiğim bahçeleri… O mahallenin güzel insanları da güzel atlara binip gittiler herhalde. Şimdi hiçbirini göremiyorum.

Şimdi nasıl yaşıyorsunuz?

Bir senarist gibi yaşıyorum. Sabah İlk işim gazete okumak; önce gazetemi okurum, sonra internetten başka gazetelere, köşe yazarlarına bakarım. Sonra çalışmaya başlarım… Hiç kötü huyunuz yok mu?Biraz içe dönük dönük bir insanım. Girişken değilim. Kendimi pazarlamasını pek bilmiyorum. Zaten bu pazarlama lafı da biraz tuhaf geliyor bana.


Hangi ortamlarda ya da ruh hali içinde daha rahat yazarsınız?
Sessiz, sakin, yoğunlaşmamı sağlayacak her ortamda çalışırım. Ya sabahın erken veya gecenin ilerleyen saatleri. Yazının türüne, benim o anki halime göre değişiyor .

21 Nisan 2007 Cumartesi

Atay Sözer Kimdir ?


12 Temmuz 1959 yılında İstanbul’da doğdu...
MSÜ Sinema- Tv Bölümünden mezun oldu (1984)...
Karikatür çizdi, katıldığı karikatür yarışmalarında çeşitli ödüller kazandı...
Sinemada yönetmen yardımcılığı yaptı, birçok Tv dizisinin senaryosunu yazdı
Mizah öyküleri yazdı, “Güllabici” adlı kitabıyla Aziz Nesin Ödülü’nü kazandı (1996)...
Arkadaşlarıyla birlikte “Homur” Mizah Grubun kurdu, Homur Mizah Dergisi’ni çıkarttı…
Halen senaryo ve mizah yazarlığı yapmakta...
Senaryo Yazarları Derneği (SENDER) ve Sinemama Eserleri Meslek Birliği (SİNEBİR) kurucu üyesidir.

KİTAPLARI

· GÜLLABİCİ – 1996- İNKILÂP YAYINLARI (1996 İnkılâp Yayınları-Aziz Nesin Ödülü)
· DAMDAN DÜŞEN BAŞBAKAN- 1999- K YAYINLARI
· LAZ GÜVERCİN-2001- K YAYINLARI

ÖDÜLLERİ-Karikatür

· Çocuk Hakları Karikatür yarışması Başarı Ödülü, 1978
· Abdi İpekçi Karikatür yarışması, ikincilik ödülü; 1984
· Gülhane Şenliği karikatür yarışması,Mansiyon-1985
· Kent-Koop karikatür yarışması, Mansiyon-1985
· Barış ve Sağlık karikatür yarışması üçüncülük ödülü, 1986
· Çankaya Belediyesi 2.Kent ve Çocuk Karikatür Yarışması; Yenimahalle Belediyesi ödülü 1991
· 5.Asaf Koçak Karikatür Yarışması Başarı Ödülü 2001.

ÖDÜLLERİ-Mizah Öyküsü

· İnkılâp Yayınevi “Aziz Nesin Gülmece Öyküsü” Ödülü - “GÜLLABİCİ” adlı kitabıyla 1996

· Akşehir Nasrettin Hoca Gülmece Öyküsü Yarışması, “LAZ GÜVERCİN” adlı öyküsüyle “Başarı Ödülü” – 1996

· Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Rıfat Ilgaz Gülmece Yarışması’nda, “KİTAP OKUMA SANATI” adlı öyküsüyle “Özendirme Ödülü” 1997
Akşehir Nasrettin Hoca Gülmece Öyküsü Yarışması "RESMÎ KEÇİ" adlı öyküsüyle 2.Ödülü -2007

SENARYOLARI

Kuruntu Ailesi -TRT
Ben Olsaydım- TRT-
Karışık İş- TRT-
Biz Bize Benzeriz- TRT
Dünya Hali- TRT
Zeki-Metin’ce –TRT/ SHOW –
Hastane- ATV-
Hiç Bana Sordun Mu? –KANAL-D –
Beşi Bir Yerde- KANAL D-
Seyyar Kamil- STAR-
Çiçek Taksi- ATV-
Ayşecik- SHOW -
Öyle Bir Sevda Ki- TGRT
Ah Polis Olsam-Kanal D
Ruhun Labiretleri-STAR
Çok Özel Tim-STAR
Kirpi - Sinema Filmi
Buruşuk Ömer Destanı-Sinema Filmi