DÖRDÜNCÜ MAYMUN

7 Kasım 2018 Çarşamba

MÜSLÜM FİLMİ VE TELİF HAKLARI



Müslüm Gürses’in hayatından yola çıkarak yapılan “Müslüm” filmi gösterime çıktı. Filmin içeriği, estetiği, ideolojisi ayrı bir yazının konusu. Film vizyona girdikten sonra sosyal medyada senaryo telifiyle ilgili birtakım iddialar ortaya atıldı, senaryoda katkıları olduğunu söyleyenler jenerikte isimlerinin olmadığını söyleyerek hak taleplerinde bulundu.
İlginçtir aynı yapımcının bir önceki işi olan “Ayla” filminde de benzer bir tartışma gündeme gelmişti; o filmin senaristi de tuhaf bir biçimde devre dışı bırakılmış ve gerek afişte gerekse jenerikte ismi gizlenmişti.
Ali Eyüboğlu, 4 Kasım tarihli Milliyet gazetesindeki yazısında Müslüm filmindeki bu iddiaların üstüne gidip şunları yazmış.

“Müslüm Gürses’in hayatını beyazperdeye aktaran ‘Müslüm’ filmi 10 günde 2 milyona yakın izleyiciye ulaştı. ‘Müslüm’ filminde senarist olarak iki isim geçiyor; Gürkan Özçiftçi ve Hakan Günday. Ancak sosyal medyada dolaşan bir paylaşımda ‘Müslüm’ün senaryosunun kendilerine ait olduğunu yazanlar var. Onlara göre işin aslı şöyle:
Mine Şengöz, bir sabah yatağından Müslüm Gürses’in filmini yapmak için kalktı. Sonrasında projeye Muhterem Nur’la nehir söyleşi yapan Gülsen İşeri dahil oldu. Ardından ekibe gazeteci Tuğrul Eryılmaz, sosyolog Meral Özbek, psikiyatr Cemal Dindar, müzik yazarı Murat Meriç katıldı. Ekip senarist İlker Arslan, edebiyatçı Murat Uyurkulak’la da çalıştı. Müslüm’ün psikobiyografisi’ne Yüksel Aksu ve Umur Turagay da destek verdi. Üç yıl süren bu çalışma sonunda ortaya çıkan senaryo, eser sahiplerinin rızasıyla el değiştirdi ve herkes parasını aldı.
Sinemalarda gösterimi süren ‘Müslüm’ün senaryosu kısmen değiştirildi ve senarist olarak sadece Hakan Günday ve Gürhan Özçiftçi’nin adı yazıldı, proje üstünde üç yıl çalışanlar yok sayıldı!
Konuyu sorduğum yapımcı Mustafa Uslu ise şunları söyledi:
“Proje bana gelmeden önce üç yılda çok yapımcı dolaştı, kimse çekmedi. Senaryoyu bana Nuri Yıldırım getirdi. Yıldırım, daha önce birlikte çalıştıklarına 1 milyon 200 bin TL verip, haklarını almış. Senaryo bana geldiğinde Muhterem Nur’un kendilerine verdiği üç yıllık süre dolmak üzereydi. Ayrıca Muhterem Nur, senaryonun o haline onay vermemişti. Muhterem Hanım’la görüşüp, istediği değişiklikleri yaptık. Senaryoyu getiren Nuri Yıldırım, yatırımcı olarak projeye ortak oldu ve filmi çektik.”

Burada telif haklarının devri konusunda bir türlü anlaşılmayan bir nokta var.
Sinemada eser sahibi yaratıcı konumunda olan senaryo yazarı, yönetmen ve özgün müzik bestecisinden oluşur. Eser sahibi, bu hakları yapımcıya belli bir bedel karşılığı devreder ki o filmi çekip, dağıtımını yapabilsin.
Telif haklarının iki bölümü vardır.
1-Mali haklar
2-Manevi haklar
Mali haklar söylediğimiz gibi belli bir bedel karşılığı yapımcıya devredilen haklardandır. Burada da o hakların devredildiği görülüyor.
Manevi haklar ise hiçbir koşulda devredilmeyen haklar arasındadır ve anayasal olarak korunmuştur.
Söz gelimi “Grev hakkı” da devredilemez bir haktır, bir işveren işçi alırken ona “Bana grev yapmayacaksın” diye bir şart öne süremez.
Telif eserlerinde birkaç manevi hak vardır, bunlardan biri de “Esere ismini koyma” hakkıdır.
Yani yapımcı senaristle “Bu filme ismimi koymamayı kabul ediyorum” diye bir sözleşme yapamaz, yaparsa o sözleşme geçersizdir.
Söz konusu filmde senaryosunda emeği geçen kişiler belli bir bedel karşılığı mali haklarını devrettiklerine göre eser sahiplikleri tescillenmiştir.
Bu durumda manevi haklarına da sahiptirler, dolayısıyla jenerikte isimlerinin geçmesini hukuken isteyebilirler.
Telif hakları konusunda bunun gibi halledilmesi gereken pek çok konu var; ama ne yazık ki işin içinde olanlar bile tanımlamalar konusunda inanılmaz bir kavram karmaşası içinde; bu yüzden biri “Bayram haftası” derken öteki “Mangal tahtası” anlıyor.

17 Ekim 2018 Çarşamba

ABDÜLHAMİT TOKATLAMA






TRT’deki Payitaht dizisi Abdülhamit’in hayatını anlatıyor; elbette iktidarın Osmanlıyı yüceltme dolaylı olarak da Cumhuriyet’e laf çakma politikasının bir parçası olarak.
Onların açısından bakıldığında bunu doğal karşılayabiliriz.
Neticede her ne kadar gerçek bir kişinin hayatından yola çıkılsa da bu bir kurgudur, senaryo yazarının sonsuz olmasa da biraz özgürlük alanı vardır. Hayal gücünü kullanarak birtakım kurgular yapabilir, tarihi metafor olarak kullanıp farklı göndermeler içine girebilir. Bana göre bunda bir sakınca olmamalıdır; tabii izleyenin de bunu istediği gibi eleştirme özgürlüğü vardır.
Bölümlerden birinde Abdülhamit yabancı bir büyükelçiye attığı tokat sahnesi vardı, epey bir sansasyon yaratmıştı. Tarihte böyle bir olayın kaydı olmamasına rağmen çekilen bu sahne gaza gelmeye müsait izleyicilerin milli gururlarını epey okşamıştı; bu da özellikle Kara Murat tarzı tarihi filmlerde sık görülen bir durumdur.
Tokat meselesi ve Kara Murat deyince bir parantez açıp televizyonun olmadığı dönemlerde dizilerin ihtiyacını karşılayan gazetelerdeki tefrika romanlar döneminden bir örnek verelim. Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun “Fatih’in Fedaisi Kara Davut” tefrikasının bir bölümünde Kara Davut sultanın huzuruna çıkar, her nedense bir konuda anlaşamazlar ve tepesi atan Davut, Fatih’e bir tokat aşk eder. Yayınlandığında epey bir ortalığı karıştırmıştı; “Bu ne rezillik padişah tokatlanır mı?” diye.
 Elbette tüm saçmalığına rağmen bunu da yazarın özgürlüğü içinde değerlendirmemiz mümkündür.
Parantezi kapatalım ve Abdülhamit’le devam edelim.
Geçen bölümlerden birinde gene ses getiren bir sahne vardı.
Vatandaşın biri huzura çıkıyor.
“Sultanım dün rüyamda Peygamberimizi gördüm, dün gece salavat getirmemişsiniz git Hamidimize söyle sana para versin dedi.”, diyor.
Sultan da hiç itiraz etmeden bir kese altını veriyor, sonra iki kez daha soruyor ne dediğini ve iki kez daha altın veriyor. Öyle ki yanındaki vezir “Bu kadar kafi” diye müdahale etmese bütün hazineyi vermeye razı.

Aslında bu bilinen bir hikâye ama Yavuz Sultan Selim’in başından geçmiş, senaryo yazarları buraya adapte etmişler. Bu doğru bir şey midir tartışılır tabii ama gene senaryo yazarının özgürlük sınırları içinde görmek de mümkündür.
Peki bu olay gerçek midir yoksa uydurulmuş bir hikâye midir?
Bana göre yüzde yüz olmuş, yaşanmış son derece mantıklı bir durumdur. Çünkü benzerlerine çok sık rastlamaktayız.
Yanlışlık bu hikâyenin metafizik ögeler içeren bir ermiş masalı gibi lanse edilmesidir.
Burada tipik bir dolandırma, tokatlama olayı söz konusudur.
Hani sabah saban telefon edip;
“Ben komiser bilmem kim, senin hesaplarından PKK ve FETÖ’ye yardım yapılmış görünüyor. Hemen bankaya git bütün paranı çek falan yerdeki çöp kutusuna bırak biz de suçluları yakalayalım” diyen tipler var ya…
Aralarında ceza hukuku profesörlerinin bile olduğu onlarca kişi hipnotize olmuş gibi sorgusuz sualsiz talimatları aynen yerine getirir ya. Buradaki durum da aynen böyle.
Zamanında Selçuk Parsadan da Tansu Çiller’i “Ben falanca paşayım bana para yolla” deyip fena halde tokatlamıştı hatırlayalım.
Yani tarihteki padişahları tokatlayan o kişiler şimdikilerin ağa babasıdır.
Burada senaryo yazarı arkadaş Abdülhamit’i yücelteceğim derken dolandırıcının sözlerine inanıp tokatlanan bir sazan durumuna sokulup fena halde karizmasını çizmiştir. Abdülhamit dizisindeki ikinci tokatlama olayı olarak dizi film tarihine geçmiştir.

Kendilerini Abdülhamit’in torunu olarak tanımlayan arkadaşlar ve aktroller uyumayın, dedenize yapılan bu hakaret karşısında sessiz kalmayın hiç olmazsa bir iki tivit atıp tepki gösterin.

11 Ağustos 2018 Cumartesi

PAPAZ KAÇTI





Papaz kaçtı bir kâğıt oyunudur, 52’lik iki desteyle oynanır, destelerde bulunan 8 papazdan 7’si çıkartılır tek papaz kalır sonra kağıtlar oyunculara eşit olarak dağıtılır. Oyuncular çift olan kağıtları yere atıp oyundan çıkartırlar ve oyun başlar.
Herkes sırayla sağındaki (veya solundaki) oyuncudan bir kâğıt çeker eğer elindeki kağıtlar arasında benzeri varsa iki kâğıdı atar; böylece gitgide elinizde kâğıt sayısı azalmaya başlar, sonunda elinde tek papaz kalan oyunu kaybeder.

Çocukluk yıllarımın pek sevdiğim kâğıt oyunlarından biriydi. Poker, briç gibi daha karmaşık oyunlara göre çok basitti, bütün yapacağınız kağıtları elinizde tutmak ve çift olanları atmaktı. Ancak bu da bir çocuk için epey zordu. Çünkü oyuncu sayısı da azsa yaklaşık 30 kartı o küçücük ellerle kontrol etmek kolay olmazdı.
İlk başlarda hemen renk verip papazın bende olduğunu belli ediyordum. Ama zaman içinde epey bir strateji geliştirmiştim; elimde iki kart kaldı diyelim, biri papaz.
Karşımdaki çekecek, diğer kartı çekerse papaz bende kalacak ve kaybedeceğim.
Karşımdaki elini diğer karta götürdüğünde ben sanki papazı çekecekmiş gibi numaradan seviniyor gibi yapıyordum karşımdaki de bunu yutup hemen öteki kartı yani papazı çekiyordu.
Tabii birkaç oyun sonra bu numara da anlaşılıyordu; bu kez kartı çeken ikilemde kalıyordu, “Acaba numara mı yoksa gerçek mi?”, diye.
Bazen karşı taraftaki de gözümün içine bakıp hangisinin papaz olduğunu tahmin ediyor, tam papazı çeker gibi yapıp son anda diğer kartı çekiyor ve papaz bende kalıyordu.

Tabii oyunun en keyifli yanı kaybedene verilen cezalardı. Cezalar o dönemin çocukluk masumiyeti içinde tavuk gibi gıdakla, öküz gibi mööle, eşek gibi anır türünden cezalar olurdu.

Evangelist papazın durumu da tam bir papaz kaçtı oyununa dönüşmüş durumda.
Ortada bir papaz var elden ele dolaşıyor, papaz geldiği zaman karşı tarafa renk vermemen ve bir an önce elinden çıkartman gerekiyor, ama musibet papaz bir türlü elinden gitmeyi bilmiyor.
Papaz elinizde ama karşı tarafa sanki elinizde değilmiş gibi bir imaj yaratmak zorundasınız, sanki papazı vermiyormuş gibi yapmanız ve bir punduna getirip papazdan bir an önce kurtulma yolunu bulmanız gerekiyor.
Tabii karşı taraf da aslında papazı istiyormuş gibi yapıp son anda karşı tarafın elinde kalmasını sağlıyor. Bu açıdan bakıldığında oyun briçten de pokerden de daha karmaşık, daha stratejik bir hal alıyor.
Durum iktidar için de muhalefet içinde biçimsiz bir hal almaya başladı. Özellikle muhalefeti bu konuda tehlikeli günler bekliyor.
Hep hukuk sistemi bitmiştir, adalet yoktur diye demeçler verip yürüyüşler yapan muhalefet bu defa dışarıya karşı iktidarı satmış durumuna düşmemek adına “Biz bir hukuk devletiyiz” demeye başlamıştır. Ama bunu yaparken de aslında halen tutuklu milletvekillerini sattıklarının pek ayrımında olmadıkları belli. Bu yüzden de tutuklu vekil, kimseyle görüşmeme kararı alarak tokat gibi bir protestoya başladı.  

Papaz sorunun nasıl sonuç bulacağı belli bu durumda; iktidar bir punduna getirip papazı muhalefete kakalayabilir, onlar da ellerinde kalan papazı nereye sokacaklarını bilemezler.
Parti meclisi üyesi yapıp genel başkanlık yolunu açmaları da hiç şaşırtıcı olmaz tabii.
Ama papaz onlarda kaldığı için verilecek cezalar da kaçınılmazdır bu durumda.
Artık eşek gibi anırma mı olur, öküz gibi mööle mi olur, o cezacının insafına kalmış…

8 Temmuz 2018 Pazar

PARANOYAK OLUYORUM


Seçim dönemi hepimizin kimyasını fena halde bozdu. Olmadık sesler duyuyorum, birileri konuşuyor sürekli, bazen hep birlikte konuşuyorlar. Tam olarak ne dediklerini de duyamıyorum, kim olduklarını da tam olarak çıkartamıyorum. Bazen “acaba berim kafa sesim mi?” diye düşünüyorum ki o da olabilir tabii. Bazen olmadık komplo teorileri çınlıyor beynimin içinde. Bir arkadaşım “Bu paranoya belirtisi” diye uyardı beni, endişeliyim.
Kafamda haykıran sesler bazen birbirleriyle kavgaya tutuşuyor; o zaman daha da çıldıracak gibi oluyorum.
Başlıyor gene işe…

*Elli bin avukat YSK’nın önüne gitsin.
*Kıraathanede sütlaç veriliyor, insanlar sütlacı tercih eder; bunlar nasıl bişey, ne yapmak istiyorlar?
*Sütlaç değil bir kere kek kek; nerenle dinliyorsun. Sütlaç deyip işi büyütme…
*O zaman püskevit olsun bari…
*Halifelik referandumu yapalım mı? Bir laf atalım zaman içinde gerçekleşir…
*Muhalefetin adayı iktidarla iş birliği içinde, zaten baştan beri gıcığım, babamın cenazesine gelmişti, uzaktan kestim imam sorduğunda helallik vermemişti.
*Şerefsiz oğlu şerefsiz.
*Bana mı dedin şerefsiz diye?
*Halifelik referandumu lafını söyleyene dedim, ne diye üstüne alınıyorsun.
*Zaten “Nasıl bilirdiniz?” dediğinde de ağzının içinde gevelemişti, kesin “şerefsizdir” demiştir o zaman da. Taktım bir kere aga hep gıcık gidecem işte.
*Şüyuu vukuundan beter oluyor, konuşmayın öyle tepemi attırmayın… Şerefsizlik etmeyin.
*Halifelik isteyenler de mi öyle diyormuş?
*Yok, bu defa şerefsiz diye sana söyledim, üzerine alınabilirsin…
*Af çıksın mafya reisleri affedilsin…
*Dur ya birader, bunca hengame içinde bir de af çıkartma… Zaten seçimi de sen bela ettin başımıza. Sen çık aradan…
*Affa karşı çıkan o gazeteciler hemen görüldükleri yerde infaz edilsin, beni sevenlere talimatımdır. Sıkın kafalarına.
*Bu kim ya, yeni biri, nereden çıktı?
*Çıkamadı, hâlâ içeride, içeriden sesleniyor…
*Ya kafa dedin de aklıma geldi; benimle kafa bulan elli kişilik bir liste var, elin değmişken onu da sıkıştır araya gözünü seveyim…
*Oluk oluk kan da aksın, hepsini direklere asalım…
*Bu konuşan da mı içeriden biri?
*Yok bu içeridekinin dışarıdaki versiyonu…
*Teker teker konuşun, parmak kaldırıp söz isteyin, hatlar karışıyor…
*Muhalefet adayını kaçırmışlar onun için konuşamamış…
*Eli silahlı insanlar sokaklarda, her an bir vaka olabilir…
*Biz YSK’ın önündeyiz abi, sen bir şey diyecek misin?
*Mahrem Abi beş yıldızlı otelin kral dairesinde izlemiş seçim sonuçlarını…
*Muhalefet adayını kendi partisi kaçırmış aslında, konuşup bir pot kırmasın diye…
*Kafayı da bulmuş galiba, zil zurnaymış…
*Şerefsiz oğlu şerefsiz…
*Hangimize dedin şimdi, hangimiz üstümüze alalım?
*Bende ipin ucu kaçtı ortaya karışık yapıyorum, isteyen istediği kadar alsın.
*Paşa helikopterle otelin çatısına inmiş, “Çok konuşma Mahrem” demiş.
*Kıraathanede bekliyoruz kek servisi ne zaman başlayacak, o kadar oy verdik.
*Biz hâlâ YSK’nın önündeyiz abi, ayrılamıyoruz konuşmayacaksan bari biraz su yolla, çok susadık.
*Adam kazandı…
*Kek çeşitlerinden ne var? Benimki çikolatalı olsun, bademli de makbule geçer.
*Biz yatıp yuvarlanmaya başladık reis…
*İstifa var mı istifa?
*Partimiz çok başarılı, Mahrem Bey başarılı, muhalefet başarılı, seçilenlerin hepsi başarılı, ne güzel başarısız kimse yok. “Böyle bir şey olabilir mi?” diyordum hep, olabiliyormuş demek…
*Kekin kreması var mı?
*Ulan kremalı olursa pasta olur zaten, o zaman pasta derlerdi.
*Tatar böreği oluyor da pasta niye olmuyor?
*Pasta olursa “ekmek yoksa pasta yiyin” çağrışımı yapar o sözün de sonu pek iyi bitmedi. Siz keke razı olun işte.
*Genel başkan istifaaaa!
*Adam açıklama yaptı yahu…
*İdam gelsin idam, tecavüzcüler idam edilsin…
*Hadım da edilsin…
*Genel başkan niye hadım ediliyor yahu?
*Hadım lafını genel başkan için kullanmadılar, lafı doğru dinle… Genel başkan istifa tecavüzcüler hadım.
*Ne bileyim, herkes aynı anda konuşuyor insan karıştırıyor doğal olarak.
*Önce hadım sonra idam…
*Yok önce idam olsun, sonda hadım ederiz…
*Tecavüzcüler istifaaaa…
*Simit de var mı? Olacak demiştiniz…
*Simit olacaksa yanında üçgen peynir de olsun bari, kuru kuru gitmez şimdi.
*Suyunu çıkartmayın, eldekiyle yetinin, aza kanaat edin.
*Patron, Lamborghinim otoparka sığmıyor, bana sokacağım bir yer göstersinler.
*Kardeşim önce biz bir yerleşelim hele sonra sana sokacağın münasip bir yer gösteririz.
*Su hâlâ gelmedi ama canın sağ olsun Mahrem Abi, biz hâlâ bekliyoruz, YSK’nın adresini bulamadın diye konum da attık. Ama sen telefonlarına da bakamıyormuşsun.
*İkinci tura kalıyoruz…
*Yok yok kalmıyoruz galiba…
*Adam tur bindirdi galiba…
*Valla idam benim önüme gelirse imzalarım, parlamento hazırlasın yasayı.
*Parlamento kalmadı ki yahu?
*Sahi yahu, tek adamlık başladı; alışamadım daha…
*Daha bekleyelim mi Mahrem Abi?
*Mahrem Abiii, elma dersem çık, armut dersem de çık, çık artık gözünü seveyim…
*Na’pim adam on milyon oy önde…
*Yok yahu yüzde iki kurtarsan ikinci turdasın abi, yüksek matematiğe gerek yok parmak hesabı yeter.
*Adam kazık kaktı…
*Partinin başına gelecen mi şimdi Mahrem Abi?
*Partinin başına gelmeyen kalmadı zaten bir de sen gel anasını satiiim.
*Kurultay gündemimizde yok…
*Yok ben aday olmam şimdi ona karşı… Gündemimde yok.
*Çorba da denmişti sanırım; Ezo gelin mi acaba?
*Sütlaç lafı da geçmişti…
*Biz sütlaç demedik onu öteki adam karıştırdı, sütlaç mütlaç yoook…
*Kurultay için imza toplanmaya başlandı mı?
*100 bin imza mı gerekli?
*Yok o başkanlık adayı için geçerliydi, karıştırma…
*Şimdi kurultay var mı yok mu?
*Genel başkanla eşli yemek yedik…
*Sütlaç mı yediniz?
*Hayır sütlaç lafı kıraathaneler için söylendi, karıştırmayın yahu. Ama orada da sütlaç yokmuş zaten yanlış anlaşılmış. Orada kek olacak ama o da şimdilik yok.
*Ben bir şey anlamadım şimdi?
*Kimse bir şey anlamıyor, tek tek konuşun tek tek konuşun,
*Peki genel başkanla ne yediniz o zaman?
*İşte ne yediğimizi biz de tam olarak bilmiyoruz… Başkana sen çek git, ben geleyim, dedim.
*Hani onun yerine gelmem, demiştin…
*E dedim, tabii kesinlikle gelmem, ayıp olur, etik değil. O beni aday gösterdi, ben vefalı biriyim.
*O zaman neden başkana sen git ben geleyim, dedin?
*İşte onu ben de tam olarak anlamadım, bir anlayabilsem sorun çözülecek zaten. Kuantum teorisi bile bu kadar karmaşık değildir.
*Kıraathanede boza da olacak mı?
*Yahu boza nereden çıktı, mönüyü büyütmeyin tamam, iyice batacağız yoksa. Kim boza dedi şimdi?
*Biri vefadan bahsetti oradan çağrışım yaptı.
*Ya ben dedim ama vefalı anlamındaki vefayı söyledim, semt anlamındakini demedim. Sözlerimi çarpıtmayın şerefsiz oğlu şerefsizler.
*Yahu kardeşler peki sütlacı nerede yiyeceğiz şimdi?
*Taktınız sütlaca. Sütlaç lafını kim ettiyse o versin; sütlaç diyen sütlaç; boza diyen boza ısmarlasın.
*Bak hâlâ boza diyor, ben boza demedim attırmayın tepemi.
*Abi sen fizikçiydin iyi gidiyordun ne oldu da kimyan bozuldu böyle?
*Tamam ulan kapatıyorum kıraathaneleri, kek de yok artık. He halt yerseniz yiyin. Kıraathaneleri satışa çıkartacağım o zaman yemediğiniz kekin de parasını vereceksiniz.
*Gündemimizde ne var şimdi?
*Aslında bir gündemimiz de yok… Gündemimiz olsa o gündemde bir şeyler olur doğal olarak..
*Af çıksın ama idam da çıksın, asmadıklarımızı affedelim. Bu arada birilerini de hadım edelim.
*Abi partinin başına gelirsen rozetini tekrar takacan mı?
*Adam koltuğa oturdu…
*Halifelik geliyor mu halifelik?

Kulaklarımı tıkamam yetmiyor sesler beynimin içinde yankılanıyor… Neticede adam kazandı.



10 Haziran 2018 Pazar

İSTANBUL'UN KARINI ÇALDILAR



“Yağmacılar Çetesi” diyorlardı onlara, tam olarak ne zaman geldikleri belli değildi.
Önce usul usul geldiler “Şu köşede ben de sıkışıp oturayım” dediler.
Gönlü bol vatandaşım ses etmedi “Elbette bu kentte sana da yer var” dedi.
Kıyın kıyın yerleştirdiler mabatlarını köşelerine…
Ama bilmiyordu ki her köşede bir tane vardı bu sıkışanlardan…
Sonra sıkışanlar birbirlerini fark ettiler ne acıdır ki “örgütlü mücadelenin” ne kadar önemli olduğunun bilincine bir tek onlar ulaştı.
Örgütlendiler…
“Köşe Tutanlar Örgütü” çığ gibi büyüdü…
Önce yeşillikler gitti, ağaçlar kesildi…
Yerlerine gökdelenler, plazalar, AVM’ler dikildi…
Sonra denizler gitti, zehirli atıklarla deniz bitti, balıklar öldü…
Denizler dolduruldu oralara AVM’ler dikildi.
Bütün caddeler beton oldu ama üzerine yeşil halı serildi.
Toprağı çaldılar…
Saksı içinde ağaçlar dikildi boy boy.
Toprağın tohumunu çaldılar; genetiği bozulmuş tohumlardan genetiği bozuk lezzetsizlikler çıktı…
Ağzımızın tadını çaldılar.
Yağmurun toprakla buluşup vuslata ermesi engellendi,
Dünyanın kurulduğu andan beri var olan bu büyük aşk engellendi.
Sevdalısı toprağa uluşamayan yağmur öfkelendi, sel oldu taştı, önüne geldiyse aldı götürdü.
Yağmacılar çetesi her durumdan bir kâr çıkartıyordu, açılan yeni alanlara yeni gökdelenler diktiler.
Aralarında “Bakalım en büyük hangimizin olacak?” yarışmaları düzenlediler.
Doğa kendinden alınanı geri almaya devam etti, doğa aldıkça onlar yeni baştan diktiler gökdelenleri.
Bu nasıl bir karabasan, ne sinir bozucu bir fasit dairedir bilemiyorum.
İçine hapis olduk çıkamıyoruz.
Nasıl rezil bir sakız ki bir yapıştı çıkmıyor.
Yeşilimizi, toprağımızı, denizimizi çaldılar; balıklarımızı, kuşlarımızı çaldılar.
Zehirli gazlar tepemizde bir karabulut, nefesimizi çaldılar…
İçtiğimiz suyumuzu çaldılar.
Bu nasıl bir ihanettir ki tarihte başka bir örneği yoktur.
Kaç zamandır kar yağmaz oldu.
Uzayıp giden gökdelenler karları gökyüzündeyken eritiyor yere yağmur olarak düşüyor.
Elimizde bir o kalmıştı.
Sonunda İstanbul’un karını da çaldılar…

23 Şubat 2018 Cuma

İTTİFAKIMIN ADI VAR


Çocuk yeni seçim yasa tasarısını pek anlamamış, doğal olarak babasına soruyor.
-Babacım ben tam olarak anlamadım, benim anlayacağım şekilde tane tane anlatır mısın?
Babanın canı sıkılıyor onca işi arasında bir de buna dert anlatacak, ama evlat neticede atsan atılmaz, satsan satılmaz.
-Neyi anlamadın güzel yavrum, yeni yasaya göre partilere birbirleriyle ittifak yapma imkânı veriliyor, iki, üç, dört veya daha çok parti seçimlere ittifak yaparak girebilecekler.
-Peki, eskisi gibi tek olarak giremeyecek miyiz?
-Güzel yavrum tabii gireriz ama o zaman onun adı ittifak olmaz. İttifak için birkaç parti olması gerek, değil mi aslan yavrum? Lafımı kesme de devam edeyim. Şimdi ittifak yapacak partiler oy pusulası üzerine yan yana duracaklar…
-Ama o kadar insan oy pusulasına nasıl sığacaklar babacım?
-Akıllı oğlum, tabii ki partilerin isimleri yazılacak.
-O zaman tamam, öbür türlü mantıksız oluyordu çünkü.
-Aferin benim mantıklı oğlum devam ediyorum… Sonra bu ittifaka bir isim verilecek. Nasıl senin bir adın varsa benim bir adım varsa bunun da bir adı olacak.
-Anladım, mesela Abdülhamit olsun…
-Ulan Abdülhamit diye ittifak ismi olur mu?
-Niye ki, önümüze gelen her yere veriyoruz Abdülhamit diye burada niye olmuyor?
 -Mesela diyelim ki “Milli ve dini cumhur ittifakı” dedik; bunların yanında mühür basılacak birer yuvarlak olacak. Seçmenin biri geldi A partisinin yuvarlağına, bir başkası B partisinin yuvarlağına bastı; bir başkası da geldi ikisinin ortasına bastı işte her durumda bunlar ittifak yaptıkları için hepsi ittifakın oyu olarak sayılacak.           Yani partinin kendi yuvarlaklarına basılan oylar kendi hanelerine etki edecek, ortaya basılan ittifakın oyu sayılacak. Peki bu durum partilerin milletvekillerine nasıl yansıyacak Konyalı bilim adamlarımız üzerinde çalıştılar şöyle bir bilimsel yol buldular,  “İttifak yapan her bir partiye ortak oylardan gelen pay; ittifak yapan siyasi partilerin tek başına aldıkları oyun bu partilerin toplam oyuna bölünmesi ile elde edilen katsayının ittifakın ortak oyu ile çarpımı sonucu elde edilecek.” bu kadar basit, tabii bunun hesaplanması için sandık başkanlarını robot uzmanı alimlerimizden seçip  rabbimin izniyle meseleyi halledeceğiz. Aslında ittifaka verilen bir oy iki oy sayılsın diye bir sistem üzerinde çalışıyoruz ama onu çözemedik daha, bu defa muhalefet 10 partiyle ittifak yaparsa çuvallarız.
Bu uzun cümle çocuğun algı sınırları için epey zorlayıcıydı haklı olarak;
-Bir daha söyler misin babacım, diye sordu.
Baba bir derviş sabrıyla anlatmaya devam etti.
-Yani kısaca partilerin toplam oyu %10’u  geçerse, bir parti %10’un altında bile kalsa %10’u geçmiş sayılıp meclise girecek.
-Aaa bu şeye benzedi…
-Neye benzedi?
-Hani bir zamanlar savaş yapmıştık, Almanlar bizim dostumuzdu, onlar yenilince biz de yenik sayılmıştık… Burada da biz kazanırsak onlar da kazanmış sayılacak. Orada da şey vardı, itilaf devletleri, ittifak devletleri diye. Aaa ne tesadüf orada da ittifak var bak.
-Benim tarih şuurlu çocuğum, tam olmasa da biraz andırıyor. Devam ediyorum bir de mühürlü oy meselesi var; geçen oylamada epey tantana çıkardılar bu defa onu da hallediyoruz. Artık mühürsüz oylar da kabul edilecek.
-Peki, hiçbir yere mühür basılmazsa oy hangi partiye gidecek?
-Bu o mühür değil evladım seçmenin partiye bastığı mühür değil, sandık kurulunun pusulaya bastığı mühür.
-Aaa sandık kurulu da mı mühür basacak? Yani ya A partisine, ya B partisine ya da ortaya. Peki o zaman karışmaz mı, hangisi hangisi diye?
-Hayır akıl küpüm, pusulanın arkasına basılıyor o mühür.
-Peki o zaman o oy hangi partinin yüzdesine yazılıyor.
-Hiçbir partinin yazılmıyor, çıldırtma beni tepeleyeceğim şimdi.
-İyi de o zaman niye basılıyor?
-Çünkü seçimlerde herhangi bir suiistimal olmasın diye, sahte oylar olmasın, diye.
-E mühürsüz olursa da sayılacak dedin.
-Dedim.
-Mühürlü olursa?
-O zaman da sayılacak.
-Peki madem her iki halde de sayılacak o zaman ne demeye zahmete girip mühür basıyorlar? Sandık başkanlarına eziyet. Geçen seçimde başkan amcalardan biri “Allah verdikçe veriyor” diye mühürsüz oyları damgalayıp duruyordu, içim acımıştı valla kim bilir ne kadar yorulmuştur zavallı.

-Bir dakika yahu bu benim hiç aklıma gelmemişti. Bu defa hakkaten aferin, gene senden hayır var, hemen gidip talimatı vereyim düzenlemeyi ona göre yapsınlar. Hepsi mühürsüz olsun anasını satayım. Mükâfat olarak ittifaka senin adını vereceğim…

HÖH


Höh, amiyane bir nida gibi sanki. Birini eleştirirken, biriyle dalga geçerken;
“Höh sana!” dersiniz ya…
Son günlerde sık duymaya başladığımız ilerleyen zamanda da çok duyacağımız hatta HÖH de böyle bir şey sanırım.
İki ayrı Höh varmış;
1-Özel Halk Hareketi
2-Özel Halk Harekâtı
Hareket ve harekât kelimelerin anlamlarını biraz irdelediğimiz zaman şöyle bir durum çıkıyor ortaya.
Hareket; TDK sözlüğüne göre “Bir şeyin yerini durumunu değiştirmesi hareket etmesi;  belirli bir amaca varmak için birbiri ardınca yapılan ilerlemeler, akım” anlamlarına geliyor, yani halkın bir şeyler yapması durumu var, ancak burada anahtar kelime “özel”.
Halk özel olarak bir şeyler yapacakmış.
Ne yapacak tam bilemiyoruz, çünkü özel…
Harekât ise askeri bir terim; “Bir askerî birliğe yaptırılan manevra, çarpışma, çevirme, kovalama” anlamına geliyor ki bu da ilki gibi özel.
Ve her ne kadar ilki gibi dehşete düşürüyorsa da ilkine göre daha açık sözlü niyetini ne yapacağını gayet net bir şekilde ifade ediyor.
15 Temmuz dinci darbe teşebbüsünden sonra yetkililerin burunlarının dibindeki yaverler bile darbeci çıkınca ciddi bir paranoya baş gösterdi.
Sokaklara çıkan halk ne yapacağını tam olarak bilmediğinden bir o yana bir bu yana koşturdu, aralarında hayatlarını kaybedenler oldu; tehlikenin durulduğunu anlayınca da gaza gelip rastladıkları emir kulu askerleri linç ettiler.
İşte bu hareket ve harekâtlar bu başıbozukluğa bir düzen getirmeyi amaçlıyor.
Yani hareket ve harekât,  artık plan program; emir komuta düzeninde sürecekmiş.
Artık bilinçsiz olarak sağa sola koşturulmayacak, ille de birileri linç edilecekse bile bir nizam intizam içinde edilecek…
Özel kurulan kamplarda silahlı eğitimler başlamış bile; 70’li yılların komando kamplarında eğitilen tosuncuklar akla geliyor hemen 12 Mart faşizmin kontrgerilla faaliyetlerinde pek çok faili meçhulde kullanılmış bu tosuncuklar 12 Eylül darbesiyle boşa düşmüşler daha sonra mafya âleminin “saygın” babaları olarak icrayı sanat eylemişlerdir.
Şimdi gel de benzetme yapma…
Onlar da vatan kurtarma iddiasıyla yapıyorlardı her ne yapıyorlarsa.
Ama her vatandaşın olduğu gibi onların da önemli sorunları var tabii…
Silah ve mühimmat eksikleri varmış;  pompalı tüfekler yetmiyormuş daha profesyonel, attığını vuran yivli silahlar istiyorlar.
Aslında 15 Temmuz’u düşündüğümüzde lav silahı, roketatar, uçaksavar da vermeleri gerekiyor; tankları ve tepemizde dolaşan F16’ları başka türlü imha edemezler.
Bir de SADAT diye bir şey varmış; onlardan çok daha donanımlı (şimdilik), çok dapa profesyonel…
Ben bunu ilk bakışta Sedat diye okudum ve isim zannettim ve hemen çağrışım yaptı aklıma bizim okul döneminden “Nokta nokta Sedat” geldi.  Bu nokta nokta yerine gelen bir lakabı vardı ama benim burada söylemem pek yakışık almaz bu nokta noktada tahmin edebileceğiniz gibi bütün okulun yaka silktiği, rezilliğin zirvesinde biriydi. Kısa zamanda da belge alıp ayrıldı; şimdilerde saygın bir işadamı olarak dolanıyormuş ama nokta noktalığından asla taviz vermemiş.
Neyse konumuz Sedat değil SADAT yani Uluslararası Savunma Danışmanlık Ticaret Şirketi. Genellikle yurtdışında savaşan gruplara askeri eğitim veriyor, nasıl insan öldüreceklerini anlatıyor en kısa şekliyle.  
Başında ordudan atılan bir subay varmış (sahi acaba hangi gerekçeyle atılmış),  aynı zamanda sarayın başdanışmanlarındanmış hoş Fesli Kadir bile başdanışman olabiliyorsa bu hayli hayli olur. Aslında bizim Nokta nokta Sedat’la benzer yanları çok sanırım…
Netice olarak birileri organize olmuşlar harıl harıl gerilla savaşı teknikleri öğreniyorlar…
İç savaş tehlikesi söylemine girerek bu tehlikeye karşı uyarı yapanlar, felaket tellallığından vatan hainliğine kadar çeşitli suçlamalara maruz kalabilirler…
En azından şimdilik uyanık olarak bu tür hareketlere “Höh size” diye tavır almakta fayda var.

                                                                                                                      

MAN ADASI, REZA’YA KARŞI


Hiçbir derbi maçı bu kadar heyecanlı olmamıştı, aynı zamanda gündeme gelen iki olay kapışıyor; bakalım hangisi ötekinin önüne geçecek?
Mancılar ve Rezzacılar kıyasıya rekabet halinde.
 Man Adası diye bir adanın varlığından çoğumuz daha yeni haberdar olduk.
İngiltere’ye bağılı bir devletmiş, geçim kaynağı kara para aklanmasından geliyor.
Bayrağı, tabanları yağlayan bir adam imajı yaratan üç ayaktan oluşuyor…
Adanın kuyruksuz kedileri çok meşhurmuş…
Kedilerin neden kuyruksuz olduklarına dair efsaneler çeşitli. Zamanında Vikingler miğferlerine süs olsun diye kedilerin kuyruklarını kesip asarlarmış; kediler de onların bu davranışını engellemek için doğar doğmaz yavrularının kuyruklarını ısırarak kopartırmış bir kediye yakışacak son derece onurlu bir hareket. Bir başka efsaneye göre Nuh’un gemisine en son bu kedi binmiş, o sırada da fırtına çıkınca kapı kapatılmış ve kedinin kuyruğu da dışarıda kalıp kopmuş. Kedilerin rahatına düşkün hayvanlar olduğu malum, sallana salana en son gelen canlı olması inandırıcı. Tabii “bilimsel” yaklaşımlar da var, kuyruksuz kediler sözde kediyle tavşanın çiftleşmesi sonucu doğmuş; bu teoride “bizim papaz eriğini imam eriğine çeviren” ilim insanlarımızın parmağının olması olasıdır. Neticede adayla o kadar ticari bağımız olmuş.  Bunlar eğlenceli hikâyeler tabii, ama birinin bu kedilerle bizdeki trafoya giren kedinin akrabalık ilişkisini araştırması çok yararlı olur, ilinti olması olasılığı yüksektir.
Bu adadaki beş lira sermayeyle kurulan şirkete tanıdık simaların yolladığı milyarlar merak konusu oldu, en çok merak edilen konu da ticaret olduğu söylenen ticaretin ne olduğu konusu. Sanıyorum bunu kendileri de bilmiyordur.
“Tamam, düzeneği kurduk, şirketi açtık, alışverişe başladık; keşke ne alıp verdiğimiz konusunu da baştan belirleseydik. Şimdi biri aniden sorunca cevap veremiyoruz; biriniz durumu kurtarmak içip ‘Pirinç satıyoruz’ diyecek sonra dünür ondan habersiz ‘Lokum sattık’ diyecek hele hele oğlan da çıkıp ‘Biz ticaret mi yapıyorduk yahu?’  derse iyice madara olunacak…”  diye kara kara düşünüyorlardır. Fazla detay vermemelerinin nedeni büyük ihtimalle bu durumdur.
Man Adası olayı tam gaz giderken ABD’deki Zarrab davası da onunla at başı gidiyor.
Rıza, Reza, Sarraf, Zarrab olayı bizim cephemizde önce hayırsever Rıza olarak anılırken bir anda Reza’ya döndü; bunun Esat’ın Eset’e dönüşüyle bir ilgisinin olmadığına da gene bilim insanlarımız karar versin.
Önce Reza Zarrab ötmeye karar verip aradan sıyrılınca dava “Atilla Amerika’ya karşı” adını aldı, pek afili bir film adı gibi.  Görünen o ki devam filmleri de gelebilir…
“Egemen Amarika’ya karşı”, “Süleyman Amerika’ya karşı”, “Çağlayan Amarika’ya karşı” “Muammer Amerika’ya karşı”,  gibi örneklerle devam edebilir.
Son durumda günah keçisi seçilen müdür yardımcısı Atilla’nın hali içler acısı gerçekten, gerçekten de belki de rüşvet almayan daha doğrusu alamayan tek kişi o belki de.
Maşallah Zarrab alışkanlık gereği trafikte emniyet şeridini açan trafik müdüründen hapishanede kendine, içki, uyuşturucu ve hatun bulan gardiyanlara kadar her gördüğüne rüşvet dağıtmış; gönlü bol bir arkadaş, kimseden esirgememiş.
Zavallı müdür yardımcısı dövünüyordur şimdi “Saatten vazgeçtik hiç olmazsa bir tükenmez kalem kapaydık bari”, diye.
Çok heyecanlı bir dizi film gibi sürüyor; bakalım bir sonraki duruşmada ne olacak?
Kimin adları söylenecek?
Kime ne rüşvet verildiği ne bir biçimde tüm detaylarıyla söylendiği halde bizimkiler hakkında en ufak bir hareket bile yok hâlâ, çay içmek için olsun savcılığa davet yok…
Zamanında “Saat aldığımı söyleyenler ispatlamazlarsa, şerefsizdir, namussuzdur, hayâsızdır” diye böğürenler şimdi arazi durumunda.
Ama iç acıtan bir detay var; arkadaş dümenlerini çevirmek için Çin ve Hindistan’ı da denemiş, orada da epey uğraşmış ama becerememiş.
Savcı soruyor, “Niye beceremedin?”
“Oradakileri satın alamadım, rüşveti kabul etmediler…”
Reza o yüzden tamamen Türkiye’ye yönelmiş… Biliyor çünkü burada parasını bastırdın mı alamayacağın şeyin olmadığını.


Sonuç olarak kıyasıya bir mücadele var; bakalım “Man Adası Reza’ya karşı” davasını kim önde bitirecek?  

6 Kasım 2017 Pazartesi

BABAYİĞİT



27 Mayıs askeri darbesinden sonra gelen yeni idare ilk Türk otomobilini yapmayı planlanmıştı. Bunun için çeşitli yerlerden toplanan bir grup babayiğit mühendis aylarca özveriyle çalışarak “Devrim” adını verdikleri ilk otomobili ürettiler.
“Devrim Arabaları”  adlı filmde bu süreç çok güzel anlatılır…
Ankara’ya trenle getirilen otomobilin benzini bir katakulliyle boşaltılır ve Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in katıldığı deneme sürüşünde yolda kalır.
Olayın sonunda akılda kalan tek şey Cemal Aga’nın “Garp kafasıyla otomobili yaptık şark kafasıyla benzin koymayı unuttuk” cümlesi kalır. Otomobil üretim projesi de iptal edilir.
Oysa filmde de anlatıldığı gibi yabancı firmalar Türklerin otomobil yapmasını hiç istemiyorlar bu yüzden her aşamasında çomak sokuyorlardı; otomobili son anda benzinsiz bırakma dümeninde onların parmağının olma olasılığı hiç de uzak değildir. 
Tıpkı ilk Türk uçağının üretilme çalışmalarının ABD’nin “Boş verin yahu, biz size bedava uçak verelim” diye durdurulması gibi bu girişim de durdurulmuştur.
Sonra seri üretime geçilen ve gene ilk Türk otomobili olarak kayda geçilen bir “Anadol” var. Gerçi onun tüm parçaları yurtdışından getirilip burada monte ediliyordu ama neticede yerli üretimdi. Onun hakkında da “kaportasını inekler, keçiler yiyor” söylentileri çıkarttılar ve bir süre sonra da kaybolup gitti.
Bir ara Jet Fadıl denen bir başka babayiğit, ilk Türk otomobilini yapacağım diyerek ve bütün dini referanslarını kullanarak milletten paraları hacılayıp toz oldu.
 En son ilk Türk otomobili meselesi geçtiğimiz günlerde gündeme geldi.
5 Babayiğit işadamı bir araya gelip daha doğrusu bir araya getirilip bir açıklama yaptılar.
“Birlikte ilk otomobilimizi üreteceğiz inşallah…”
Sayın reisimiz dört sene sonrası için ilk otomobili satın almak için rezervasyon yaptırdı, ama parasını vereceğim demeyi ihmal etmedi. Çünkü otomobil gibi pahalı bir hediyeyi kabul etmesi asla düşünülmezdi elbette.
Bütün yandaş gazeteler büyük bir “tesadüf” eseri olarak bu görüntü için “Babayiğitler” manşetini attı.
E aklın yolu birdir !..
Böylece yerli üretim ilk otomobilin adı da belli oldu aşağı yukarı ,“Babayiğit”.
Yerli otomotiv sanayisine çomak sokmak doğru değil elbet, o başkalarının işi.
Babayiğit’i dünyanın her yerindeki karayollarında görmek herkesi memnun eder kuşkusuz.
Üstelik bu durum yeni iş alanları açacağından pek çok işsizi mutlu da edecektir.
5 Babayiğit işadamın paylaşım aşamasına geldiklerinde papaz olma ihtimali de yok değil. Onun için bu paylaşım yönteminin nasıl olacağının baştan belirlenmesi gerek.
Nasrettin Hoca’nın “Allah payı mı, kul payı mı?” yöntemlerinden birine karar vermeleri en doğrusu olacaktır.
Kul payı yöntemi sermayenin pek sevmediği bir yöntemdir, bu yöntem yüzünden yıllar yılı işçileriyle hep gırtlak gırtlağa gelmişler, toplu sözleşmelerde az ter dökmemişlerdir.
Şimdi kaderin cilvesi bunca yıl işçileriyle yaptıkları kavgayı şimdi birbirleriyle edeceklerdir.
Allah payı yöntemi normalde daha çok işlerine gelecek bir yöntem olması gerekir lakin tek başlarına olduklarında hep kendilerinin yanında olan Allah bu kez hangisinin yanında olacaktır? İster istemez Allah payı yönteminin yapısı gereği biri deveyi hamuduyla götürürken ötekine bir tokat atılıp “bas git” denecektir  (Bkz. Nasrettin Hoca’nın ilgili fıkrası).
Tabii bir de otomobillerin pazarlanma aşaması var…
Ya planlandığı gibi istenilen satış oranına ulaşılmazsa ne olacak?
Ama onun da bir yolu bulunacaktır mutlaka; köprülere uygulanan yöntemi burada da uygulayabilirler.
Nasıl köprüden geçmeyen araçların parası devlet kasasından (yani vatandaşın cebinden) ödeniyorsa burada da öyle yapılır.
Kaç zamandır insanlar haklı olarak “Geçmediğimiz köprünün parasını ödüyoruz, üstelik bizim otomobilimiz bile yok” diye kıyamet kopartıyordu. Şimdi binmedikleri otomobilin parasını da ödeyerek bu haksızlık giderilmiş olacaktır.

Babayiğit’in duble yollara çıkmasını sabırsızlıkla bekliyoruz.

25 Ağustos 2017 Cuma

BALDIRI GÜZEL OSMAN AGA

Neşeli bir şarkı var, aslında bir kadın bir erkek düet olarak söyleniyor…
Hikâye şöyle, Osman Ağa denen bir hıyar, yaşı küçük bir kızla evleniyor, gerdek gecesi kıza sırnaşıyor, kız da bunu başından savmak için türlü bahaneler uyduruyor…
“Ne de güzel kaşların var” diyor kız da “Rastık sürmek ister Osman Aga” diyor…
Osman Aga da “Sabah çarşıya gidip alırız” deyince kız da “Sabahlara dayanamam Osman Aga, şimdi isterim” diye diretiyor…
Sonraki bölümde baldır faslı var; Osman “Baldırın ne güzel” diyor kız da naylon çorap istiyor… Yani erotizm düzeyi yüksek bir şarkı, TRT’de hep çalar durur, büyük bir ihtimalle repertuvar kurulu ne demek istendiğini tam kavrayamamış…
Bu şarkı genellikle tek bir kişi tarafından okunuyor; yani bir kişi hem Osman Aga’nın hem kızın sözlerini söylüyor…
Kadın şarkıcı olunca nispeten idare ediyor; kız sanki Osman Ağa ile başından geçeni anlatıyormuş havasında oluyor; hatta Osman Ağa’nın bölümlerini erkek taklidiyle okuduğunda sevimli bile olabiliyor.
Ama erkek şarkıcıda durum bir faciaya dönüşüyor…
Sözler fena karışıyor, algıda yanılmalara yol açıyor…
“Ne de güzel baldırın var, naylon çorap ister Osman Aga” denince çorabı isteyenin Osman Aga olduğu zannediliyor…
Ne zaman dinlesem gözümün önüne “Güzel baldırlarına naylon çorap giymiş, gözleri rastıklı bir Osman Aga” geliyor…

Yani Osman Aga’nın karizma fena halde çiziliyor…


18 Temmuz 2017 Salı

ADALET YÜRÜYÜŞÜ

Kemal Kılıçdaroğlu Ankara-İstanbul arası yaptığı "Adalet" yürüyüşüyle epey ses getirdi...
İşte o yürüyüşten çizgiler...

















7 Temmuz 2017 Cuma

Nasreddin Hoca Festivalinin Son Hali !


Akşehir’de 58 yıldır yapılagelen bir Nasreddin Hoca şenliği vardı…
Her yıl Temmuz ayı içinde mizahçılar, yazarlar, şairler, sanatçılar toplanıp Nasrettin Hoca’yı anarlardı…
Söyleşiler, sergiler, konserler düzenlenir, yarışmalar yapılırdı…
Yabancı konuklarla da uluslararası bir boyuta ulaşırdı…
En saygın kültür etkinliklerinden biriydi…
Bir hafta boyunca Akşehir’in o güzel, o aydın insanlarıyla mizah dolu günler geçerdi…
Bir mizah ustası temsili hoca olurdu… Erol Günaydın, Levent Kırca, Ferhan Şensoy, Cenk Koray, Halit Akçatepe,  Rasim Öztekin, Ata Demirer, Hasan Kaçan gibi isimler Nasreddin Hoca kimliğine girmişlerdi…
Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü artık bu festival o eski festival değil…
Son yıllarda bu festival de her şey gibi gitgide iktidara benzeyeme başladı…
Her sene biraz daha bağnazlaştı…
Hoca Nasreddin yavaş yavaş İmam Nasreddin’e dönüştü…
Bu seneki temsili Hoca bir mizahçı değil, mafya tetikçisi rolleriyle tanınan iktidara yakın bir oyuncu…
Şunları söylemiş:
"Yüzlerinizi mahzun, üzüntülü görüyorum. Şunu söylemek isterim ki ben insanlara kahkaha attırmadım çünkü kahkaha zalimlerin sesidir. Kahkahanın bol olduğu bir dünyada mahzunların iniltisi duyulmaz. Ben güldürmedim de. Gülmek ve güldürmek edebimizde hoş bilinmez. Benim bir tek gayem vardı o da mahzun yüzlerde eşrefi mahlûkatın iç güzelliğini yansıtan tebessüm oluşlara biraz düşünmeyi sağlamaktır. Gözlerinizden tebessümü eksiltmeyin."

Kahkaha atmayı zalimlik, gülmeyi ayıp sayan, hiç güldürmediğini söyleyen bir Nasreddin Hoca…
Nazım Hikmet “… Nasreddin Hoca gibi ağlayan…” derken bunu kast etmemişti herhalde…
Bu dönüşümün ilk başladığı yıllardaki belediye başkanı eşeğe ters binen Nasreddin Hoca heykelini  “Hoca’yı gülünç hale sokuyorlar” diye kaldırıp düz binen bir heykel dikmişti.
İlginçtir din bağnazları dünyanın her yanında aynı belli ki, gülmeyi büyük bir günah sanıyorlar. Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanında ortaçağın bağnaz rahiplerinin mizah kitaplarını nasıl yasakladığı anlatılır.

58 yılda gelinen nokta bu. Zaten birkaç yıldan beridir aynı tarihlerde bir de “Kiraz Festivali” yapılmakta. Yakında “Aynı haftada iki festival çok bunları birleştirelim derler”, Nasreddin’i atarlar “Hoca Kirazı Festivali” yaparlar…
Bakanlık fonlarından nemalananlar illa ki bir festival yapmak zorundalar zaten, tercihleri Nasreddin yerine elbette satılıp para getirecek olan kiraz olur…
Normal liselerin imam hatibe dönüşmesi gibi bunu da dönüştürürler…

“Zaten bütün ülke olarak dönüşüyoruz bu ne ki?” diyeceksiniz…
Eh Nasreddin Hoca’nın dediği gibi; “Siz de haklısınız”.

10 Haziran 2017 Cumartesi

KATAR KİME NE KATAR?


Katar dediğin nohut oda, bakla sofa bir devlet…
Ama maşallah hallerine bakmadan her şeyimizi parasını bastırıp aldılar, almaya da devam ediyorlar netice serbest piyasa…
Yarın öbür gün aldıklarını ülkelerine götürme imkânı olursa ülkelerine sığdıramayacaklar, yanlarında bir depo devlet kiralamaları gerekecek.
Her depremden sonra nasıl deprem uzmanları, terör olaylarından sonra terör uzmanları her yerden fırlayıp ahkâm kesiyorsa bu kez de formül şaşmadı Katar krizinden sonra Katar uzmanları her köşede boy göstermeye başladı.
Gördük ki herkes futboldan anladığı kadar Katar’dan da anlıyormuş…
Son günlerde her şey epey hızlı gelişti…
Önce biz Trump’u evinde ziyaret ettik; tam Fettullah’ı isteyecektik ki o bizden önce davranıp bizdeki tutuklu papazı istedi. Tam terör olaylarına karşı tavrımızı koyarak manşetlere çıkmayı niyetlenirken de bizim korumalar Beyaz Saray önünü Taksim Meydanı sanıp gösterici dövünce o şekilde manşetlere çıktık…
Trump bizden sonra soluğu Suudi Kralın yanında aldı; sattığı silahlar karşısında milyar dolarları cebe atıp keyfinden bir de kılıç dansı yaptı.
Tabii silah satışı işin kamuflesi önemli olan para almak…
Hani bazı mafyalar da olur, parası olan esnafın yanına gelir “Ben seni koruyacağım, kollayacağım sen de bedelini ödeyeceksin” diye; bildiğin haraç yani… Kem küm ederse dükkânın camlarını indirir aşağıya “Bak korunamıyorsun” işte der. Veya eşrafı birbirine düşürür sonra ara bulma ayağına kendi payını alır buna da “racon kesmek” derler…
Durum aynen böyle “Bunca yıldır onları koruyoruz, kolluyoruz, çobanlık ediyoruz e bedelini de alalım bari” diye kolları sıvadı.
8 İslam ülkesinin Katar’a tavır koması bununla bağlantılı. Trump Katar emirini boşuna davet etmedi Beyaz Saray’a oturup racon payını konuşacaklar elbette. Tabii terör örgütüne destek vermek de işin bahanesi, çünkü iş desteğe gelince hepsinin katkısı var o işte. Ama kısa çöpü o çektiğinden olsa gerek ihale ona kaldı.
Durumun buraya kadar olan kısmı Arap ülkelerinin kendi aralarında sık sık yaşanan bir durumdan ibaret.
Ama biz de her “hıyarım var” diyene tuzumuzu alıp koşma geleneğimiz gereği alelacele yaptık yapacağımızı; hazırladık askeri birliklerimizi…
Gitsek ne yapacağız pek belli değil;  belli ki yakında yangın yerine dönecek bu yüzden kaçılacak mallar var.  Ama kavga eden karı koca arasına girmek ne kadar tehlikeliyse kapışan Araplar arasına girmek de o kadar tehlikeli; bir bakarsın onlar barışırlar “sana ne oluyor, biz dövüşürüz de sevişiriz de” diyerek dayağı sana atarlar.
Durum ciddi, terörist olmakla suçlananlarla kurulan temaslar var; mutlaka “Ticari temasları bir şekilde anlatabiliriz ama alnımızdan öptürmeyeydik iyiydi” diye içlerinden geçiriyorlardır…
Tabii bir yanda can kuşumuz Suudi bir yanda kankamız Katar… Üstelik bu defa mezhepleri de aynı, birinden yana olsan öteki gönül koyacak… İki ucu bile kirli değil, değnek komple düşmüş düşeceği yere…
Ortadoğu konusunda son derece doğru saptamaları olan ama kimse tarafından ciddiye alınmayan (Tıpkı Yunan mitolojisindeki Kâhin Kassandra gibi) gazeteci Hüsnü Mahalli’nin durumla ilgili attığı “tweetlere” baktığımızda Katar’ın kime ne katacağı konusunda az çok fikir edinebiliyoruz…
  • Katar işi bir başlangıç. İkinci “Arap Baharı”  ya da BOP yeni başlıyor!
  • Trump'ın konuşmasına bakılırsa Katar emiri Temim direkt uluslararası ceza mahkemesine.
  • Suriye konusunda birer CİA-Mossad operasyon merkezi gibi beraber yayın yapan Suudi El-Arabiye ve Katar El-Cezire televizyonları şimdi düşman
  • Bu Katar işi tam bir dalavera. 6 yıldır bu ülkenin terörü desteklediğini söylüyorum.
Şimdi Trump beni destekliyor!!

  • Kaderin cilvesine bakın : Birlikte Suriye'yi yıkan S.Arabistan ve ABD müttefikleri Katar'ı terörü desteklemekle suçluyor. Şamata çok!!
  • “Arap Baharı”  sürecinde Katar'ın (kiminle)başta Suriye olmak üzere tüm terör örgütlerini desteklediğini söylediğimizde neden kızıyorlardı?
  • Üç gün önce söylemiştim : İşler çok karışacak… Şimdi :Daha da karışacak!!
  • Türkiye gibi bir ülke neden Katar gibi bir ülkenin yanında olur?
  • Anlayan varsa kesin Arap olur:))