DÖRDÜNCÜ MAYMUN

27 Eylül 2019 Cuma

DEPREM TOPMANMA ALANI GEZİSİ



Her yer zangır zangır sallanmaya başlayınca sevinçle fırlayıp seslendim;
“Oldu oldu, nihayet oldu…”
Hanım, çocuklar, kayınvalide koşarak geldiler, mutluluk içinde birbirimize sarıldık.
Bunca zamandır “Deprem şimdi oldu, şimdi olacak” gerginliği nihayet son bulmuştu, hep birlikte bir “Ohh” çektik.
Ayrıca önümüzdeki günlerin gündemini oluşturacak nurtopu gibi bir konumuz olmuştu.
Ekonomi-mekonomi, Suriye-mururiye, Irak-mırak, güvenli bölge-güvensiz-bölge, S 400, F-35 gibi sorunlar gündemin alt sıralarına inebilecekti.
Televizyonu açtım Hatipoğlu depremden korunma duaları hakkında ilmi bilgiler veriyordu. Her zamanki gibi gözlerinin içi gülüyordu, belli ki yeni sezon için bir seri program anlaşması imzalamıştı, ramazandan sonra ekstra iş çıkmıştı arkadaşa.
Geçen depremden beri dolapta sakladığım deprem çantasını çıkartıp kontrol ettim.
El feneri, battaniye, ıslak mendil, pet şişede su, ilkyardım seti, konserve, birkaç kutu pötibör (bayatlamış olabilirler acilen değiştirmek gerek), İsviçre çakısı ve düdük.
Deprem bilincine sahip her örnek vatandaş gibi depreme hazırlıklı olmak konusunda üstüme düşeni fazlasıyla yerine getirmiştim.

Tabii böyle bir durumda evde kalmak olmazdı, ivedilikle deprem toplanma alanlarına ulaşmak için yola düşmek gerekti, aile bireylerine talimatı verdim.
“İstikamet deprem toplanma alanları, marş marş.”
Hemen eşin dostun durumunu öğrenmek için ulaşamayacağımı bile bile telefonu tuşladım nitekim haklı çıktım bütün telefonlar kaput haldeydi. GSM şirketlerinin yabancılara satıldığından oluyor bunlar türünden komplo teorilerini kafama takmadım tabii.
Yola revan olduk, ama kız elindeki akıllısıyla şakır şakır bir şeyler yazıyordu sürekli.
Yeni neslin telefon kullanmaktaki beceresine hayran olmamak elde değil, eskilerin on parmak daktilo yazanlarından çok daha hızlı üstelik sadece iki başparmakla haberleşiyorlar.
“Senin telefon çalışıyor mu?” dedim
Onunki de çalışmıyormuş ama onlar akıllı telefonların akıllı programları üzerinden hallediyorlarmış işlerini.
En yakın toplanma alanına ulaşmak için ilerliyorduk; toplanma alanının adresin bir ara ezberlemiştim ama geçen zaman içinde unutmuşum. Gene de içgüdülerim sayesinde alana ulaştık.
Epey bir değişmiş sanki, üç büyük kulenin arasında görkemli bir yapı.
Döner kapıdan içeri girdik, deprem çantamı X-Rey cihazına bıraktım, telefonumu ve cebimdeki madeni ıvır zıvırı plastik kutuya koyup geçtim, aile bireyleri de peşimden geldiler.
Kapıdaki güvenlik kibar bir şekilde “Hoş geldiniz” dedi.
“Çok gelen oldu mu?” diye sordum.
“Olmaz mı, depremin daha ikinci dakikasında dolmaya başladı.”
Gerçekten de içerisi epey bir kalabalıktı, depremden korunmak isteyenler yoğun bir trafik oluşturmuşlardı bu AVM’nin pardon deprem toplanma alanının içinde.
Doğrusu vizyon sahibi hükümetimizi kutlamamak elde değil, gerçekten de halk için her şey düşünülmüştü. Öncelikle her türlü ihtiyaçlarını karşılamaları için giyim kuşamdan, parfümeriye kadar birçok mağaza vardı isteyen istediğini alıyordu hepsinde de kampanya yapmışlardı. Kredi kartına peşin fiyata bilmem kaç taksit yapıyorlardı helal olsun.
Kız telefondan başını kaldırdı, gelen mesaj onu dehşete düşürmüştü kıskanç bir şekilde;
“Yavv babaa Burcııların deprem alanında diskooo varmııış inanmıyorum” diye haykırdı.
“Bulduğunla yetin, buna da şükret, tevekkül et, bunu da bulamayanlar var” diye azarladım.

Üst kata çıktığımızda depremzedeler için yemek servisi vardı. Hamburgerci, pizzacı gibi dünyaca meşhur markaların stantları sıralanmıştı, sıraya girip istediğiniz menüyü alabiliyordunuz. İki buçuk lira fark ödeyip büyük seçim isteyebiliyordunuz o zaman patatesiniz ve kolanız büyük geliyor. Ben hizmet diye buna derim işte.
Oğlan sinema katını görünce pek mutlu oldu; depremzedeler sıkılmasınlar diye 10 ayrı salonda film gösterileri vardı. Hatta tesadüf filmlerden birinin konusu depremle alakalıydı. Aslında orada da mısır ve kola promosyonu varmış ama yapımcılar itiraz edince kaldırmışlar mecburen. Olsun buna da şükür.
Birileri konuşurlarken duydum; falanca yere inşa edilen deprem alanı bunun iki katıymış, keşke oraya gitselermiş. Bu insanlara da hiç yaranılmaz zaten, kime konuşuyoruz şükredeceksiniz şükür.
Dükkân sahiplerinden biri elleri havada sürekli dua edip duruyordu, memnun oldum,
Önce Hatipoğlu’ndan öğrendiği depremden korunma duasını ettiğini sandım, değilmiş.
“Kaç zamandır işler kesat gidiyordu, sinek avlıyorduk iyi ki bu deprem oldu işler açıldı, Allah’ım depremini bizlerden esirgeme, amin…” diye mırıldanıp ellerini yüzüne sürüyordu.

Sürekli anons yapılıyordu “Deprem alanımız sabaha kadar açıktır 7/24 hizmetinizdeyiz” diye.
Dükkanlardan biri “Uyku tulumu ve çekyat kiralanır” diye bir ilan asmış, işte krizi fırsata çevirmek budur işte girişimcilik budur.

Doğrusu burada uzun süre yaşanır, ben de bu deprem toplanma alanlarını bizlere sunanlarla ve onların yedi sülalesine en içten duygularımla saygılarımı, sevgilerimi ve hayır dualarımı sıralıyorum.

20 Temmuz 2019 Cumartesi

BİR REKLAM FİLMİ ÖYKÜSÜ






İki sağırın fıkrası çeşitli zamanlarda çeşitli konumlara uyarlanmıştır.

İki sağır karşılaşırlar;
-Kahveye mi gidiyorsun?
-Hayır kahveye gidiyorum.
-Ha ben de seni kahveye gidiyorsun sanmıştım.

Bu şaka politik arenada da kullanılmıştır; dönemin iki ağır işiten iki ismi İsmet İnönü ve Recep Peker karşılaşırlar.

-Hayrola partiye mi gidiyorsun?
-Hayır paşam partiye gidiyorum.
-Ha ben de seni partiye gidiyorsun sanmıştım.



70’li yıllar televizyonun emekleme dönemi, TRT yeni yeni reklam almaya başlamış. 
Bu fıkradan esinlenerek bir reklam filmi tasarlanıyor.
Müşteri Türk Ticaret Bankası. İki ihtiyar yolda karşılaşır.

-Hayrola Türk Ticaret Bankası’na mı gidiyorsun?
-Hayır Türk Ticaret Bankası’na gidiyorum.
-Ha ben de seni Türk Ticaret Bankası’na gidiyorum sanmıştım.

Müşteri senaryoyu beğenir; Yeşilçam’ın unutulmaz yaşlılarından Faik Coşkun ve Kamer Sadık ihtiyarları oynar, dublajını da Sadettin Erbil ve Zafer Önen yapar.
Ancak bankanın reklam müdürü iki gün sonra dönüş yapar.
Yönetim kurulu toplanmış ve sağır esprisinin zülfüyare dokunacağı düşünülmüş ki İsmet Paşa hayatta ve faal durumdadır. 
Yani her dönem var olacak “Aman bir tatsızlık çıkmasın neme lazım” korkusu gene otosansürü getirmiştir.
Bu yüzden reklamdan vazgeçilmiştir.

Çekilen film elde kalmıştır, dönemin koşullarıyla epey büyük bir zarardır. Şimdiki gibi dijital sistem yok; negatif film, pozitif film, laboratuvar derken masraf artıyor.

Reklam firması bir yol bulur filmi bu kez Akbank’a önerir.
Akbank kabul eder; ancak ortada teknik bir sorun vardır.
Dublajda senkron tutmamaktadır.

-Hayrola Akbank’a mı gidiyorsun?
-Hayır Akbank'a gidiyorum.
-Haa ben de seni Akbank’a gidiyorsun sanmıştım,
diyaloğu çekilen filme göre kısa kalmaktadır.

Türk Ticaret Bankası Akbank’a göre daha uzundur. Bu yüzden diyaloglara ilave yapılır.
İhtiyarlar birbirlerine bankanın adından önce isimleriyle hitap ederler.

Son film şu hale gelir.

-Hayrola Hüsamettin Beyciğim Akbank’a mı gidiyorsun?
-Hayııır Turgutcuğum Akbank’a gidiyorum.
-Haaa ben de seni Akbank’a gidiyorsun sanmıştım…

Reklam inanılmaz bir ilgi görecek ve çok uzun yıllar hep konuşulacaktır…Yaşı uygun olanlar hemen anımsamıştır.

Filmin gösterişinin hemen sonrasında diğer bankanın reklam müdürü, reklam şirketini arar.

-Bize hazırladığınız filmi başka bankaya vermişsiniz, bunda da yüzde yüz haklısınız. Ama bizimle alay eder gibi oyunculardan birine genel müdürümüz Hüsamettin Bey’in adını vermenizi size hiç yakıştıramadık.

(Kaynak: Yüksel Ünsal- Bilimsel Reklam ve pazarlamadaki yeri)
                                                                                                               Atay Sözer





28 Mayıs 2019 Salı

SÜLÜK





Bunca zaman bir sülük olarak yaşamanın verdiği burukluk nihayet sona erdi; biz sülükler hiçbir dönem onurlandırılmadığımız kadar onurlandırıldık bu yüzden pek muhterem büyüklerimize şükranlarımızı sunarız.
Bir insanın etine yapışıp onun kanını içerek semirmek pek çok kişiye ters gelebilir belki ama neticede bizim doğamızda var bu. Akrebin sokması, eşeğin anırması, köpeğin havlaması gibi.
Akrebe “neden sokuyorsun?”, eşeğe “neden anırıyorsun?”, köpeğe “neden havlıyorsun?” diyemeyeceğinize göre bize de “niye kan emiyorsun?” diye sorulması çok abes doğrusu.
Ama gene de insanların kendilerini sömüren kişilere “Sülük gibisin” demesi pek ağırımıza gidiyordu. Neyse ki bu dönem bitti artık.
Bir sülük arkadaşım müjdeyi verdi;
“Artık her şey çok güzel olacak” diye.
“Aman” dedim “Böyle siyasi söylemlerde bulunma yoksa sülüklüğümüze bakmadan atarlar içeri…”
Neyse ki siyasi olarak değil gerçekten içinden geldiği gibi söylemiş, gerçekten de haberler çok iyi.
Devletimiz artık sülük tedavisini bilimsel bir yöntem olarak kabul etmiş.
Yakında üniversitelerde sülükoloji kürsüleri açılır mutlaka.
Hastaneler sülük ve hacamat kabı alımı için ihaleler açmaya başlamış.
Pek mutlu oldum, hemen başvurmak için koştum.
Ama öyle bir kuyruk var ki sormayın, bildiğim bütün sülükler orada.
Bunca yıl sırtına yapıştığım işçilerle, memurlarla, emeklilerle birlikte maaş kuyruklarında çok beklediğim için deneyimliyim vız gelir tırıs gider böyle kuyruklar.
“Kaç sülük alacaklarmış? diye sordum
Tam bir sayı belli olmasa bile, yurdumuzun dört bir yanındaki ihtiyacın karşılanacağı düşünülürse girme şansımız kuvvetli olsa gerek.
“Hiç ona güvenme” dedi yaşlı sülük “Mülakatı geçemezsen allameyi sülük olsan bir yere giremezsin…”
 Kalbim küt küt atıyordu, mülakatta ne soracaklardı acaba?
Epey bir bekledikten sonra içeri girdim, birbirlerine çok benzeyen badem bıyıklı, kareli ceketli, kravatları yamuk bağlanmış üç kişi masada oturuyorlardı, tıpkı biz sülükler gibi onları da ayırmak zordu. Benzer yönümüz çok olduğu için bu benim için geçerli değildi tabii…
Türbanlı bir hanım not alıyordu söylenenleri.
Mülakat başkanı olduğunu tahmin ettiğim kişi eliyle oturmamı işaret etti.
Ben hemen hazırlamış olduğum CV’mi önlerine bıraktım.
Bunca yıl emdiğim kanları bir bir yazmıştım, bakmadılar bile…
“Bugüne kadar yaptıkların umurumuzda değil önemli olan bundan sonrası, yani emdiklerin emeceklerinin teminatı olamaz burada.”
Başkan olan hemen sordu;
“Seçimler neden iptal edildi?”
Kör kendinden bilirmiş, derler ben de adamın ciğerini okuduğumdan ne tür yanıtlardan hoşlanacağını anlamıştım, hemen yapıştırdım yanıtı.
“Çok basit çünkü çaldılar.”
Memnun olmuşlardı, sırıttılar…
Bu kez yanındaki sordu;
“15 Temmuz sence nedir?”
“En büyük bayram bu bayram herkese kutlu olsun.”
Sorular peş peşe geliyordu.
“Sülüklüğün ilk kuralı?”
“Yapıştın mı bırakma…”
“Sülüğün ortalama kan emiş süresi?”
“İliğini kemiğini kurutana kadar.”
“Bir işçi, bir gazeteci, bir profesör, bir imam, bir öğrenci, bir politikacı, bir iş insanı var önce hangisine yapışıp kanını emersin?”
“Pek muhterem büyüğüm hangisini emir buyurursa o.”
“Kendinizi 10 sene sonra nerede görüyorsunuz?”
“Nerede bıraktıysanız orada, yapıştım mı emerim, milim ilerlersem şerefsizim.”
Memnun ifadeyle başlarını salladılar.
“Son bir soru daha” dedi başkan, “Her şey güzel olacak mı?”
Belli ki tuzak soruydu yemedim tabii…
“Ne güzeli yahu bir bok olacağı yok.”
Hepsi alkışlamaya başladı, beni tebrik ettiler mülakatta en yüksek puanı almıştım,
Artık kadrolu bir sülüktüm tayinimi saraya çıkarttılar. Yolunuz düşerse beklerim.

22 Mart 2019 Cuma

Mart Gündemi







SEÇMENLERİN İSTİLASI

Gogol “Ölü Canlar” romanında ölmüş insanları yaşıyormuş gibi göstererek onlar üzerinden rant sağlamaya çalışan bir kişinin hikayesini anlatır.
Yakın tarihimizde de benzeri görülmemiş ve herhalde detayları bilinmediğinden pek ortaya çıkmamış bir dolandırıcılık olayı vardır.
Kim olduğu belli olmayan bir kişi Savunma Bakanlığı bünyesinde hayali bir daire oluşturuyor; resmi adresi var ama aslında öyle bir yer yok. Bu dairesin personeli var, personelin nüfus kayıtları var, sigorta sicil numaraları var, bordroları var ama sadece kâğıt üzerinde onlar da daire gibi tamamen hayali oluşturulmuş. Vatandaş, üç ay boyunca personelin maaşlarını topluyor. Kimsenin aklına “Bu daire neyin nesi?” demek gelmiyor. Bu işi yapan nitelikli dolandırıcının kim olduğu, nasıl böyle bir tezgâhı kurduğu hiç anlaşılmıyor. Sanki metafizik bir “Gizemli olaylar” filmi gibi bir köşede kalıyor.
Ama bugünlerde yaşadıklarımız bu olayları fersah fersah aşmakta…
***
Meclise getirilen ruh sağlığı yasası gerçekten çok iyi oldu. Vatandaşın gerçekten de en gereksinim duyduğu bir yasaydı umarım bir an önce geçer. Vatandaşla beraber büyüklerimiz de faydalanmış olurlar belki.
Çünkü seçmen kütüklerinin belirlendiği bu günlerde yaşadıklarım beni ciddi biçimde endişelendirmektedir; gerçek mi sanrı mı bilemediğim durumlar içindeyim. Akıl sağlığım gitti gidecek.

Gece yarısı su içmek için uyandım, baktım mutfağın ışığı yanıyor, birileri de yüksek sesle konuşuyor.
“Eyvah hırsız girdi” diye süpürgeyi kapıp oraya yöneldim
Üç kadın, iki adam beş çocuk oturmuş kahvaltı ediyorlar…
“Kimsiniz siz, ne işiniz var evinde?” diye haykırdım…
Hiç istiflerini bozmadan;
“E burası bizim de evimiz, inanmıyorsan al bak” diye önüme hanelere göre belirlenmiş seçmen listesini koydu.
Dehşet içinde kalmıştım; gerçekten de benim hanemde 45 kişi daha gözüküyordu.
“Galiba bir rüyanın içindeyim” diye düşündüm.
Bu arada gelen bir badem bıyıklı biri buzdolabını açıp baktı…
“Abi kola yok mu kola?” diye sordu.
“Yok kola mola…” diye tersledim.
“Al ama birkaç kasa, seçimlere kadar buradayız içerisi de kalabalık…”
Demek içeride de vardı devamı, hemen salona geçtim; tıklım tıkıştı oturacak yer yoktu bir kısmı yerlerde oturuyordu; bir kısmı televizyonda Palu Ailesi’nin yeni maceralarını izliyor, yaşlı bir teyze dolma sarıyordu; çekirdek çitleyenlerin oluşturdukları çekirdek kabuklarının oluşturduğu öbeklerin arasından güçlükle yürüdüm.
Masaya oturmuş bir dörtlü okey oynamakta her dört kişinin her iki yanında ikişer yancıdan toplam on iki kişiydiler.
Yanlarına gidip “Bu ne rezillik!” diye haykırdım…
“Haklısın birader” dedi biri “Çift okeye tek bekliyorum, kaç eldir gelmiyor şerefsiz…”

Bu kabustan uyanmak için “İmdaaat” diye dışarı fırladım…
Aynı anda karşı komşum da aynı şekilde fırlamıştı, kapının önünde çarpıştık.
“Sizde de mi varlar onlardan?” diye dehşet içinde baktı…
“Sizde kaç kişiler?”
“Bizde 50 kişi… Hepsi de imzalı mühürlü, resmi… Evin içinde adım atılacak yer yok… Şimdi bacanak aradı onlarda 80 kişi varmış… Bunlar gene iyiymiş bazı yerlerde bir dairede 400 kişiye kadar çıkıyormuş. Her yerdeler, her köşeden bir seçmen çıkıyor… Hayali seçmenlerin istilası altındayız; uzaylılar istila etse bu kadar şaşırmazdım… İnşallah rüyadır…”
Üst kattaki komşu dehşet içinde seslendi…
“Biliyor musunuz büyük büyük büyük dedem geldi az önce, öldü biliyordum meğer ölmemiş…”
“Nasıl ölmemiş?”
“Bilmiyorum, kapı çaldı ben senin büyük büyük büyük dedenim, öpsene elimi hergele diye elini de öptürdü, geçti içeri başköşeye çöreklendi… Hakkaten dedemmiş, seçmen listesinde adı var gözlerimle gördüm, ölmemiş, domuz gibi maşallah. Çok şaşırdım, tuhaf duygular içindeyim. Bunca yıl sonra bir dedem oldu… Şimdi içeride kahvesini höpürdetiyor… Gideyim de biraz daha hasret gidereyim bari… Abdülhamit’le nasıl karşılaştığını anlatacaktı hiç olmazsa Tv dizisindeki olayları ilk ağızdan dinlerim… ”

Sokağa fırladım; her tarafta deli danalar gibi koşturan insanlar…
Bütün evlerin nüfusu artmış halde, herkes ne yapacağını şaşırmış durumda…

Bu yüzden şu ruh sağlığı yasasının ivedilikle çıkması gerek yoksa seçime kadar dayanamayacağız…


KUYRUKTA



Absürt bir filmin içinde gibiyim gene…
Sabah sokağa çıktığımda bir kuyruk çıktı karşıma ucu görünmüyor, hemen sordum kuyruğun sonundakine;
“Bu varlık kuyruğu mu, yokluk kuyruğu mu?” diye.
O da bilmiyormuş, kuyruk görünce takılmış.
Ben de takıldım kuyruğa, artık ne çıkarsa bahtıma.
Tanzim Satış yerlerindeki kuyruklar seçim atmosferiyle beraber artmaya başladı…
Aynı anda benim ardıma da üç kişi takıldı.
Yaşlı teyze söylenip duruyor;
“Allah cezalarını versin bunların, çoluk çocuk aç kaldık, bir kuru soğana muhtaç olduk, gözlerine dizlerine dursun, gene kuyruklar başladı işte, hepsi kahrolsun…”
“Aman teyzem yavaş, öyle kahrolsun falan deme gelip götürürler yoksa.”
“Götürsünler hiç olmazsa götürdükleri yerde bir tas çorba verirler, bu ne rezillik, bu ne kepazelik, şu seçimler olsa da hepsi çekip gitse başımızdan…”
“Oyunu kime vereceksin peki?”
“Ne demek kime, tabii ki reise, başka adam mı var ortada?”
“E peki çekip gitsin dediğin kim o vakit?”
“Kılıştar… Bi de Cehape… Çünkü Cehape demek açlık demekmiş kıtlık demekmiş, reis öyle diyor…”
“Peki hükümette kim var şimdi?”
“Dedik ya evladım sen de pek kalın kafalıymışsın, tabii ki Cehahpe…”
Teyzeyle bu konuyu tartışmanın beyhude olduğunu bildiğim için yanıt vermedim kafamı çevirdim, önümdeki vatandaşa dert yandım…
“Bu kafayla bir cacık olmaz bizden, hâlâ reis diyor…”
“Haklısınız reis ne diyor ona bakmak gerek.”
“Ne diyor?”
“Yatay mimari diyor… Diktiler o fallik gökdelenleri güzelim şehrin görüntüsü değişti… Sonra her yerde çürük kaçak yapılar, bir de imar affı çıkartıp yasal hale getirdiler. Sanki affedince çürük bina sağlam hale gelecek. Al işte hepsi teker teker göçüyor… Ulan bu Cehapenin yatacak yeri yok…”
Onun önündeki destek verdi;
“Ama şimdi hepsini yıkıp yeniden yapacaklarmış; tabii çünkü yeni bina yapılacak yer kalmadı, müteahhitler zor durumda kaldı o yüzden hepsini yıkıp sıfırdan yapacaklar. Hani çocuklar iskambil kartından evler yaparlar sonra onları yıkıp tekrar yaparlar ya; bu da aynen öyle…”
Onun önündeki tamamladı “Tarihi eserleri de yıkıp yeniden yapacaklarmış isabet olur, misal Süleymaniye’yi yeniden yaparken altına otopark yapılsa hoş olmaz mı, üstelik müşteri garantisi de koyarlarsa süper olur; kılmadığı namaz için para vermiş olmamak için bu kez gelip namazını da kılar hiç olmazsa. Ayasofya’yı yeniden yaparken de içine bir AVM pek yakışır. O yüzden reisin acilen başımıza geçmesi gerek… Bu Cehapeyle olmuyor.”
Sıra çok ağır ilerliyordu…
“Çok çeşit var galiba” dedim.
Önce patlıcan, patates, soğan, domates olarak başlamış; sonra baklagiller ve süt ürünleri eklenmiş en son da temizlik ürünleri gelmiş…
“Çay da var mı acaba?” diye sordum.
Çay yokmuş onu bizzat reis dağıtıyormuş, “Reisi nerede bulacağım?” diye sormayın, o illa ki sizi buluyor, nasıl olsa; hangi köşeyi dönseniz karşınıza çıkıyor.
Yanımdan tinerci çocuklar geçti, ellerinde beşer onar alışveriş torbaları;
“Hayrola?” dedim…
“Abi az önce otobüsün üzerindeki uzun boylu adam fırlatıp duruyordu, bir poşet çayla bu torbaları attı; biz hemen kaptık tabii…”
“Ne yapacaksınız onları?”
“Abi torbalar kenevirden, işlemden geçirip kafa bulacağız…”
Gerçekten de birileri iyi kafa buluyordu…
Sırayla birlikte ilerliyorum; baktım bir büfe, demek kuyrukta acıkanlar için böyle bir hizmet de düşünülmüş.
Tost makinasının başında temiz yüzlü, kepçe kulaklı şirin bir delikanlı; sürekli tost yapıp duruyor pek yabancı gelmedi biraz düşününce buldum yahu bu bizim baro başkanı.
“Hayrola başkan ne iş?” diye sordum.
“Her an baro başkanlığından ayağımı kaydırabilirler, kafama tuğla düştükten sonra bana pek güvenleri kalmadı o yüzden yedek iş olarak tostçuluk yapmaya başladım…”
“Nasıl gidiyor peki satışlar?”
“Çok iyi satıyoruz, biliyorsunuz, malzeme kalmasa iyi tostçusun demektir… Satışımız süper.”
“Yap o zaman bana bir çift kaşarlı tost…”
“Valla kaşar kalmadı, bütün kaşarları DSP’den istediler oraya yolladım…”
Hava kararıyordu kuyruk iyice yaklaşmıştı ama ortada tezgâh mezgah yoktu, sadece koca bir çöp konteyneri duruyordu. Millet içini karıştırıp bulduklarını kenevir torbasına dolduruyordu.
Başına bir de zabıta dikmişlerdi, milleti uyarıyordu.
“Üç parçadan fazla almak yok, sırada bu kadar insan var, saygılı olun…”
Bunca saattir beklediğim kuyruk meğer çöp konteyneri kuyruğuymuş; eh buraya kadar gelmişken bekleyeyim dedim, çok şanslıymışım çöplerin en dibinde herkesin gözünden kaçmış bir patlıcan buldum, bir ezik domatesi de hemen kaptım üçüncü hakkım olan parçayı aramaya başladım, arkadan uyarıyorlardı;
“Biraz çabuk ol akşam yemeğine yetişeceğiz” diye
Telaşla rastgele bir şey kaptım, boş bir kola şişesiydi;
Zabıta kızdı “Seçmece yok dokunduğunu almak zorundasın…”
Evime mutlu bir şekilde dönerken kafamda çılgın bir soru vardı…
“Ben bu şişeyi ne yapacaktım?”

7 Kasım 2018 Çarşamba

MÜSLÜM FİLMİ VE TELİF HAKLARI



Müslüm Gürses’in hayatından yola çıkarak yapılan “Müslüm” filmi gösterime çıktı. Filmin içeriği, estetiği, ideolojisi ayrı bir yazının konusu. Film vizyona girdikten sonra sosyal medyada senaryo telifiyle ilgili birtakım iddialar ortaya atıldı, senaryoda katkıları olduğunu söyleyenler jenerikte isimlerinin olmadığını söyleyerek hak taleplerinde bulundu.
İlginçtir aynı yapımcının bir önceki işi olan “Ayla” filminde de benzer bir tartışma gündeme gelmişti; o filmin senaristi de tuhaf bir biçimde devre dışı bırakılmış ve gerek afişte gerekse jenerikte ismi gizlenmişti.
Ali Eyüboğlu, 4 Kasım tarihli Milliyet gazetesindeki yazısında Müslüm filmindeki bu iddiaların üstüne gidip şunları yazmış.

“Müslüm Gürses’in hayatını beyazperdeye aktaran ‘Müslüm’ filmi 10 günde 2 milyona yakın izleyiciye ulaştı. ‘Müslüm’ filminde senarist olarak iki isim geçiyor; Gürkan Özçiftçi ve Hakan Günday. Ancak sosyal medyada dolaşan bir paylaşımda ‘Müslüm’ün senaryosunun kendilerine ait olduğunu yazanlar var. Onlara göre işin aslı şöyle:
Mine Şengöz, bir sabah yatağından Müslüm Gürses’in filmini yapmak için kalktı. Sonrasında projeye Muhterem Nur’la nehir söyleşi yapan Gülsen İşeri dahil oldu. Ardından ekibe gazeteci Tuğrul Eryılmaz, sosyolog Meral Özbek, psikiyatr Cemal Dindar, müzik yazarı Murat Meriç katıldı. Ekip senarist İlker Arslan, edebiyatçı Murat Uyurkulak’la da çalıştı. Müslüm’ün psikobiyografisi’ne Yüksel Aksu ve Umur Turagay da destek verdi. Üç yıl süren bu çalışma sonunda ortaya çıkan senaryo, eser sahiplerinin rızasıyla el değiştirdi ve herkes parasını aldı.
Sinemalarda gösterimi süren ‘Müslüm’ün senaryosu kısmen değiştirildi ve senarist olarak sadece Hakan Günday ve Gürhan Özçiftçi’nin adı yazıldı, proje üstünde üç yıl çalışanlar yok sayıldı!
Konuyu sorduğum yapımcı Mustafa Uslu ise şunları söyledi:
“Proje bana gelmeden önce üç yılda çok yapımcı dolaştı, kimse çekmedi. Senaryoyu bana Nuri Yıldırım getirdi. Yıldırım, daha önce birlikte çalıştıklarına 1 milyon 200 bin TL verip, haklarını almış. Senaryo bana geldiğinde Muhterem Nur’un kendilerine verdiği üç yıllık süre dolmak üzereydi. Ayrıca Muhterem Nur, senaryonun o haline onay vermemişti. Muhterem Hanım’la görüşüp, istediği değişiklikleri yaptık. Senaryoyu getiren Nuri Yıldırım, yatırımcı olarak projeye ortak oldu ve filmi çektik.”

Burada telif haklarının devri konusunda bir türlü anlaşılmayan bir nokta var.
Sinemada eser sahibi yaratıcı konumunda olan senaryo yazarı, yönetmen ve özgün müzik bestecisinden oluşur. Eser sahibi, bu hakları yapımcıya belli bir bedel karşılığı devreder ki o filmi çekip, dağıtımını yapabilsin.
Telif haklarının iki bölümü vardır.
1-Mali haklar
2-Manevi haklar
Mali haklar söylediğimiz gibi belli bir bedel karşılığı yapımcıya devredilen haklardandır. Burada da o hakların devredildiği görülüyor.
Manevi haklar ise hiçbir koşulda devredilmeyen haklar arasındadır ve anayasal olarak korunmuştur.
Söz gelimi “Grev hakkı” da devredilemez bir haktır, bir işveren işçi alırken ona “Bana grev yapmayacaksın” diye bir şart öne süremez.
Telif eserlerinde birkaç manevi hak vardır, bunlardan biri de “Esere ismini koyma” hakkıdır.
Yani yapımcı senaristle “Bu filme ismimi koymamayı kabul ediyorum” diye bir sözleşme yapamaz, yaparsa o sözleşme geçersizdir.
Söz konusu filmde senaryosunda emeği geçen kişiler belli bir bedel karşılığı mali haklarını devrettiklerine göre eser sahiplikleri tescillenmiştir.
Bu durumda manevi haklarına da sahiptirler, dolayısıyla jenerikte isimlerinin geçmesini hukuken isteyebilirler.
Telif hakları konusunda bunun gibi halledilmesi gereken pek çok konu var; ama ne yazık ki işin içinde olanlar bile tanımlamalar konusunda inanılmaz bir kavram karmaşası içinde; bu yüzden biri “Bayram haftası” derken öteki “Mangal tahtası” anlıyor.

17 Ekim 2018 Çarşamba

ABDÜLHAMİT TOKATLAMA






TRT’deki Payitaht dizisi Abdülhamit’in hayatını anlatıyor; elbette iktidarın Osmanlıyı yüceltme dolaylı olarak da Cumhuriyet’e laf çakma politikasının bir parçası olarak.
Onların açısından bakıldığında bunu doğal karşılayabiliriz.
Neticede her ne kadar gerçek bir kişinin hayatından yola çıkılsa da bu bir kurgudur, senaryo yazarının sonsuz olmasa da biraz özgürlük alanı vardır. Hayal gücünü kullanarak birtakım kurgular yapabilir, tarihi metafor olarak kullanıp farklı göndermeler içine girebilir. Bana göre bunda bir sakınca olmamalıdır; tabii izleyenin de bunu istediği gibi eleştirme özgürlüğü vardır.
Bölümlerden birinde Abdülhamit yabancı bir büyükelçiye attığı tokat sahnesi vardı, epey bir sansasyon yaratmıştı. Tarihte böyle bir olayın kaydı olmamasına rağmen çekilen bu sahne gaza gelmeye müsait izleyicilerin milli gururlarını epey okşamıştı; bu da özellikle Kara Murat tarzı tarihi filmlerde sık görülen bir durumdur.
Tokat meselesi ve Kara Murat deyince bir parantez açıp televizyonun olmadığı dönemlerde dizilerin ihtiyacını karşılayan gazetelerdeki tefrika romanlar döneminden bir örnek verelim. Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun “Fatih’in Fedaisi Kara Davut” tefrikasının bir bölümünde Kara Davut sultanın huzuruna çıkar, her nedense bir konuda anlaşamazlar ve tepesi atan Davut, Fatih’e bir tokat aşk eder. Yayınlandığında epey bir ortalığı karıştırmıştı; “Bu ne rezillik padişah tokatlanır mı?” diye.
 Elbette tüm saçmalığına rağmen bunu da yazarın özgürlüğü içinde değerlendirmemiz mümkündür.
Parantezi kapatalım ve Abdülhamit’le devam edelim.
Geçen bölümlerden birinde gene ses getiren bir sahne vardı.
Vatandaşın biri huzura çıkıyor.
“Sultanım dün rüyamda Peygamberimizi gördüm, dün gece salavat getirmemişsiniz git Hamidimize söyle sana para versin dedi.”, diyor.
Sultan da hiç itiraz etmeden bir kese altını veriyor, sonra iki kez daha soruyor ne dediğini ve iki kez daha altın veriyor. Öyle ki yanındaki vezir “Bu kadar kafi” diye müdahale etmese bütün hazineyi vermeye razı.

Aslında bu bilinen bir hikâye ama Yavuz Sultan Selim’in başından geçmiş, senaryo yazarları buraya adapte etmişler. Bu doğru bir şey midir tartışılır tabii ama gene senaryo yazarının özgürlük sınırları içinde görmek de mümkündür.
Peki bu olay gerçek midir yoksa uydurulmuş bir hikâye midir?
Bana göre yüzde yüz olmuş, yaşanmış son derece mantıklı bir durumdur. Çünkü benzerlerine çok sık rastlamaktayız.
Yanlışlık bu hikâyenin metafizik ögeler içeren bir ermiş masalı gibi lanse edilmesidir.
Burada tipik bir dolandırma, tokatlama olayı söz konusudur.
Hani sabah saban telefon edip;
“Ben komiser bilmem kim, senin hesaplarından PKK ve FETÖ’ye yardım yapılmış görünüyor. Hemen bankaya git bütün paranı çek falan yerdeki çöp kutusuna bırak biz de suçluları yakalayalım” diyen tipler var ya…
Aralarında ceza hukuku profesörlerinin bile olduğu onlarca kişi hipnotize olmuş gibi sorgusuz sualsiz talimatları aynen yerine getirir ya. Buradaki durum da aynen böyle.
Zamanında Selçuk Parsadan da Tansu Çiller’i “Ben falanca paşayım bana para yolla” deyip fena halde tokatlamıştı hatırlayalım.
Yani tarihteki padişahları tokatlayan o kişiler şimdikilerin ağa babasıdır.
Burada senaryo yazarı arkadaş Abdülhamit’i yücelteceğim derken dolandırıcının sözlerine inanıp tokatlanan bir sazan durumuna sokulup fena halde karizmasını çizmiştir. Abdülhamit dizisindeki ikinci tokatlama olayı olarak dizi film tarihine geçmiştir.

Kendilerini Abdülhamit’in torunu olarak tanımlayan arkadaşlar ve aktroller uyumayın, dedenize yapılan bu hakaret karşısında sessiz kalmayın hiç olmazsa bir iki tivit atıp tepki gösterin.

11 Ağustos 2018 Cumartesi

PAPAZ KAÇTI





Papaz kaçtı bir kâğıt oyunudur, 52’lik iki desteyle oynanır, destelerde bulunan 8 papazdan 7’si çıkartılır tek papaz kalır sonra kağıtlar oyunculara eşit olarak dağıtılır. Oyuncular çift olan kağıtları yere atıp oyundan çıkartırlar ve oyun başlar.
Herkes sırayla sağındaki (veya solundaki) oyuncudan bir kâğıt çeker eğer elindeki kağıtlar arasında benzeri varsa iki kâğıdı atar; böylece gitgide elinizde kâğıt sayısı azalmaya başlar, sonunda elinde tek papaz kalan oyunu kaybeder.

Çocukluk yıllarımın pek sevdiğim kâğıt oyunlarından biriydi. Poker, briç gibi daha karmaşık oyunlara göre çok basitti, bütün yapacağınız kağıtları elinizde tutmak ve çift olanları atmaktı. Ancak bu da bir çocuk için epey zordu. Çünkü oyuncu sayısı da azsa yaklaşık 30 kartı o küçücük ellerle kontrol etmek kolay olmazdı.
İlk başlarda hemen renk verip papazın bende olduğunu belli ediyordum. Ama zaman içinde epey bir strateji geliştirmiştim; elimde iki kart kaldı diyelim, biri papaz.
Karşımdaki çekecek, diğer kartı çekerse papaz bende kalacak ve kaybedeceğim.
Karşımdaki elini diğer karta götürdüğünde ben sanki papazı çekecekmiş gibi numaradan seviniyor gibi yapıyordum karşımdaki de bunu yutup hemen öteki kartı yani papazı çekiyordu.
Tabii birkaç oyun sonra bu numara da anlaşılıyordu; bu kez kartı çeken ikilemde kalıyordu, “Acaba numara mı yoksa gerçek mi?”, diye.
Bazen karşı taraftaki de gözümün içine bakıp hangisinin papaz olduğunu tahmin ediyor, tam papazı çeker gibi yapıp son anda diğer kartı çekiyor ve papaz bende kalıyordu.

Tabii oyunun en keyifli yanı kaybedene verilen cezalardı. Cezalar o dönemin çocukluk masumiyeti içinde tavuk gibi gıdakla, öküz gibi mööle, eşek gibi anır türünden cezalar olurdu.

Evangelist papazın durumu da tam bir papaz kaçtı oyununa dönüşmüş durumda.
Ortada bir papaz var elden ele dolaşıyor, papaz geldiği zaman karşı tarafa renk vermemen ve bir an önce elinden çıkartman gerekiyor, ama musibet papaz bir türlü elinden gitmeyi bilmiyor.
Papaz elinizde ama karşı tarafa sanki elinizde değilmiş gibi bir imaj yaratmak zorundasınız, sanki papazı vermiyormuş gibi yapmanız ve bir punduna getirip papazdan bir an önce kurtulma yolunu bulmanız gerekiyor.
Tabii karşı taraf da aslında papazı istiyormuş gibi yapıp son anda karşı tarafın elinde kalmasını sağlıyor. Bu açıdan bakıldığında oyun briçten de pokerden de daha karmaşık, daha stratejik bir hal alıyor.
Durum iktidar için de muhalefet içinde biçimsiz bir hal almaya başladı. Özellikle muhalefeti bu konuda tehlikeli günler bekliyor.
Hep hukuk sistemi bitmiştir, adalet yoktur diye demeçler verip yürüyüşler yapan muhalefet bu defa dışarıya karşı iktidarı satmış durumuna düşmemek adına “Biz bir hukuk devletiyiz” demeye başlamıştır. Ama bunu yaparken de aslında halen tutuklu milletvekillerini sattıklarının pek ayrımında olmadıkları belli. Bu yüzden de tutuklu vekil, kimseyle görüşmeme kararı alarak tokat gibi bir protestoya başladı.  

Papaz sorunun nasıl sonuç bulacağı belli bu durumda; iktidar bir punduna getirip papazı muhalefete kakalayabilir, onlar da ellerinde kalan papazı nereye sokacaklarını bilemezler.
Parti meclisi üyesi yapıp genel başkanlık yolunu açmaları da hiç şaşırtıcı olmaz tabii.
Ama papaz onlarda kaldığı için verilecek cezalar da kaçınılmazdır bu durumda.
Artık eşek gibi anırma mı olur, öküz gibi mööle mi olur, o cezacının insafına kalmış…

8 Temmuz 2018 Pazar

PARANOYAK OLUYORUM


Seçim dönemi hepimizin kimyasını fena halde bozdu. Olmadık sesler duyuyorum, birileri konuşuyor sürekli, bazen hep birlikte konuşuyorlar. Tam olarak ne dediklerini de duyamıyorum, kim olduklarını da tam olarak çıkartamıyorum. Bazen “acaba berim kafa sesim mi?” diye düşünüyorum ki o da olabilir tabii. Bazen olmadık komplo teorileri çınlıyor beynimin içinde. Bir arkadaşım “Bu paranoya belirtisi” diye uyardı beni, endişeliyim.
Kafamda haykıran sesler bazen birbirleriyle kavgaya tutuşuyor; o zaman daha da çıldıracak gibi oluyorum.
Başlıyor gene işe…

*Elli bin avukat YSK’nın önüne gitsin.
*Kıraathanede sütlaç veriliyor, insanlar sütlacı tercih eder; bunlar nasıl bişey, ne yapmak istiyorlar?
*Sütlaç değil bir kere kek kek; nerenle dinliyorsun. Sütlaç deyip işi büyütme…
*O zaman püskevit olsun bari…
*Halifelik referandumu yapalım mı? Bir laf atalım zaman içinde gerçekleşir…
*Muhalefetin adayı iktidarla iş birliği içinde, zaten baştan beri gıcığım, babamın cenazesine gelmişti, uzaktan kestim imam sorduğunda helallik vermemişti.
*Şerefsiz oğlu şerefsiz.
*Bana mı dedin şerefsiz diye?
*Halifelik referandumu lafını söyleyene dedim, ne diye üstüne alınıyorsun.
*Zaten “Nasıl bilirdiniz?” dediğinde de ağzının içinde gevelemişti, kesin “şerefsizdir” demiştir o zaman da. Taktım bir kere aga hep gıcık gidecem işte.
*Şüyuu vukuundan beter oluyor, konuşmayın öyle tepemi attırmayın… Şerefsizlik etmeyin.
*Halifelik isteyenler de mi öyle diyormuş?
*Yok, bu defa şerefsiz diye sana söyledim, üzerine alınabilirsin…
*Af çıksın mafya reisleri affedilsin…
*Dur ya birader, bunca hengame içinde bir de af çıkartma… Zaten seçimi de sen bela ettin başımıza. Sen çık aradan…
*Affa karşı çıkan o gazeteciler hemen görüldükleri yerde infaz edilsin, beni sevenlere talimatımdır. Sıkın kafalarına.
*Bu kim ya, yeni biri, nereden çıktı?
*Çıkamadı, hâlâ içeride, içeriden sesleniyor…
*Ya kafa dedin de aklıma geldi; benimle kafa bulan elli kişilik bir liste var, elin değmişken onu da sıkıştır araya gözünü seveyim…
*Oluk oluk kan da aksın, hepsini direklere asalım…
*Bu konuşan da mı içeriden biri?
*Yok bu içeridekinin dışarıdaki versiyonu…
*Teker teker konuşun, parmak kaldırıp söz isteyin, hatlar karışıyor…
*Muhalefet adayını kaçırmışlar onun için konuşamamış…
*Eli silahlı insanlar sokaklarda, her an bir vaka olabilir…
*Biz YSK’ın önündeyiz abi, sen bir şey diyecek misin?
*Mahrem Abi beş yıldızlı otelin kral dairesinde izlemiş seçim sonuçlarını…
*Muhalefet adayını kendi partisi kaçırmış aslında, konuşup bir pot kırmasın diye…
*Kafayı da bulmuş galiba, zil zurnaymış…
*Şerefsiz oğlu şerefsiz…
*Hangimize dedin şimdi, hangimiz üstümüze alalım?
*Bende ipin ucu kaçtı ortaya karışık yapıyorum, isteyen istediği kadar alsın.
*Paşa helikopterle otelin çatısına inmiş, “Çok konuşma Mahrem” demiş.
*Kıraathanede bekliyoruz kek servisi ne zaman başlayacak, o kadar oy verdik.
*Biz hâlâ YSK’nın önündeyiz abi, ayrılamıyoruz konuşmayacaksan bari biraz su yolla, çok susadık.
*Adam kazandı…
*Kek çeşitlerinden ne var? Benimki çikolatalı olsun, bademli de makbule geçer.
*Biz yatıp yuvarlanmaya başladık reis…
*İstifa var mı istifa?
*Partimiz çok başarılı, Mahrem Bey başarılı, muhalefet başarılı, seçilenlerin hepsi başarılı, ne güzel başarısız kimse yok. “Böyle bir şey olabilir mi?” diyordum hep, olabiliyormuş demek…
*Kekin kreması var mı?
*Ulan kremalı olursa pasta olur zaten, o zaman pasta derlerdi.
*Tatar böreği oluyor da pasta niye olmuyor?
*Pasta olursa “ekmek yoksa pasta yiyin” çağrışımı yapar o sözün de sonu pek iyi bitmedi. Siz keke razı olun işte.
*Genel başkan istifaaaa!
*Adam açıklama yaptı yahu…
*İdam gelsin idam, tecavüzcüler idam edilsin…
*Hadım da edilsin…
*Genel başkan niye hadım ediliyor yahu?
*Hadım lafını genel başkan için kullanmadılar, lafı doğru dinle… Genel başkan istifa tecavüzcüler hadım.
*Ne bileyim, herkes aynı anda konuşuyor insan karıştırıyor doğal olarak.
*Önce hadım sonra idam…
*Yok önce idam olsun, sonda hadım ederiz…
*Tecavüzcüler istifaaaa…
*Simit de var mı? Olacak demiştiniz…
*Simit olacaksa yanında üçgen peynir de olsun bari, kuru kuru gitmez şimdi.
*Suyunu çıkartmayın, eldekiyle yetinin, aza kanaat edin.
*Patron, Lamborghinim otoparka sığmıyor, bana sokacağım bir yer göstersinler.
*Kardeşim önce biz bir yerleşelim hele sonra sana sokacağın münasip bir yer gösteririz.
*Su hâlâ gelmedi ama canın sağ olsun Mahrem Abi, biz hâlâ bekliyoruz, YSK’nın adresini bulamadın diye konum da attık. Ama sen telefonlarına da bakamıyormuşsun.
*İkinci tura kalıyoruz…
*Yok yok kalmıyoruz galiba…
*Adam tur bindirdi galiba…
*Valla idam benim önüme gelirse imzalarım, parlamento hazırlasın yasayı.
*Parlamento kalmadı ki yahu?
*Sahi yahu, tek adamlık başladı; alışamadım daha…
*Daha bekleyelim mi Mahrem Abi?
*Mahrem Abiii, elma dersem çık, armut dersem de çık, çık artık gözünü seveyim…
*Na’pim adam on milyon oy önde…
*Yok yahu yüzde iki kurtarsan ikinci turdasın abi, yüksek matematiğe gerek yok parmak hesabı yeter.
*Adam kazık kaktı…
*Partinin başına gelecen mi şimdi Mahrem Abi?
*Partinin başına gelmeyen kalmadı zaten bir de sen gel anasını satiiim.
*Kurultay gündemimizde yok…
*Yok ben aday olmam şimdi ona karşı… Gündemimde yok.
*Çorba da denmişti sanırım; Ezo gelin mi acaba?
*Sütlaç lafı da geçmişti…
*Biz sütlaç demedik onu öteki adam karıştırdı, sütlaç mütlaç yoook…
*Kurultay için imza toplanmaya başlandı mı?
*100 bin imza mı gerekli?
*Yok o başkanlık adayı için geçerliydi, karıştırma…
*Şimdi kurultay var mı yok mu?
*Genel başkanla eşli yemek yedik…
*Sütlaç mı yediniz?
*Hayır sütlaç lafı kıraathaneler için söylendi, karıştırmayın yahu. Ama orada da sütlaç yokmuş zaten yanlış anlaşılmış. Orada kek olacak ama o da şimdilik yok.
*Ben bir şey anlamadım şimdi?
*Kimse bir şey anlamıyor, tek tek konuşun tek tek konuşun,
*Peki genel başkanla ne yediniz o zaman?
*İşte ne yediğimizi biz de tam olarak bilmiyoruz… Başkana sen çek git, ben geleyim, dedim.
*Hani onun yerine gelmem, demiştin…
*E dedim, tabii kesinlikle gelmem, ayıp olur, etik değil. O beni aday gösterdi, ben vefalı biriyim.
*O zaman neden başkana sen git ben geleyim, dedin?
*İşte onu ben de tam olarak anlamadım, bir anlayabilsem sorun çözülecek zaten. Kuantum teorisi bile bu kadar karmaşık değildir.
*Kıraathanede boza da olacak mı?
*Yahu boza nereden çıktı, mönüyü büyütmeyin tamam, iyice batacağız yoksa. Kim boza dedi şimdi?
*Biri vefadan bahsetti oradan çağrışım yaptı.
*Ya ben dedim ama vefalı anlamındaki vefayı söyledim, semt anlamındakini demedim. Sözlerimi çarpıtmayın şerefsiz oğlu şerefsizler.
*Yahu kardeşler peki sütlacı nerede yiyeceğiz şimdi?
*Taktınız sütlaca. Sütlaç lafını kim ettiyse o versin; sütlaç diyen sütlaç; boza diyen boza ısmarlasın.
*Bak hâlâ boza diyor, ben boza demedim attırmayın tepemi.
*Abi sen fizikçiydin iyi gidiyordun ne oldu da kimyan bozuldu böyle?
*Tamam ulan kapatıyorum kıraathaneleri, kek de yok artık. He halt yerseniz yiyin. Kıraathaneleri satışa çıkartacağım o zaman yemediğiniz kekin de parasını vereceksiniz.
*Gündemimizde ne var şimdi?
*Aslında bir gündemimiz de yok… Gündemimiz olsa o gündemde bir şeyler olur doğal olarak..
*Af çıksın ama idam da çıksın, asmadıklarımızı affedelim. Bu arada birilerini de hadım edelim.
*Abi partinin başına gelirsen rozetini tekrar takacan mı?
*Adam koltuğa oturdu…
*Halifelik geliyor mu halifelik?

Kulaklarımı tıkamam yetmiyor sesler beynimin içinde yankılanıyor… Neticede adam kazandı.



10 Haziran 2018 Pazar

İSTANBUL'UN KARINI ÇALDILAR



“Yağmacılar Çetesi” diyorlardı onlara, tam olarak ne zaman geldikleri belli değildi.
Önce usul usul geldiler “Şu köşede ben de sıkışıp oturayım” dediler.
Gönlü bol vatandaşım ses etmedi “Elbette bu kentte sana da yer var” dedi.
Kıyın kıyın yerleştirdiler mabatlarını köşelerine…
Ama bilmiyordu ki her köşede bir tane vardı bu sıkışanlardan…
Sonra sıkışanlar birbirlerini fark ettiler ne acıdır ki “örgütlü mücadelenin” ne kadar önemli olduğunun bilincine bir tek onlar ulaştı.
Örgütlendiler…
“Köşe Tutanlar Örgütü” çığ gibi büyüdü…
Önce yeşillikler gitti, ağaçlar kesildi…
Yerlerine gökdelenler, plazalar, AVM’ler dikildi…
Sonra denizler gitti, zehirli atıklarla deniz bitti, balıklar öldü…
Denizler dolduruldu oralara AVM’ler dikildi.
Bütün caddeler beton oldu ama üzerine yeşil halı serildi.
Toprağı çaldılar…
Saksı içinde ağaçlar dikildi boy boy.
Toprağın tohumunu çaldılar; genetiği bozulmuş tohumlardan genetiği bozuk lezzetsizlikler çıktı…
Ağzımızın tadını çaldılar.
Yağmurun toprakla buluşup vuslata ermesi engellendi,
Dünyanın kurulduğu andan beri var olan bu büyük aşk engellendi.
Sevdalısı toprağa uluşamayan yağmur öfkelendi, sel oldu taştı, önüne geldiyse aldı götürdü.
Yağmacılar çetesi her durumdan bir kâr çıkartıyordu, açılan yeni alanlara yeni gökdelenler diktiler.
Aralarında “Bakalım en büyük hangimizin olacak?” yarışmaları düzenlediler.
Doğa kendinden alınanı geri almaya devam etti, doğa aldıkça onlar yeni baştan diktiler gökdelenleri.
Bu nasıl bir karabasan, ne sinir bozucu bir fasit dairedir bilemiyorum.
İçine hapis olduk çıkamıyoruz.
Nasıl rezil bir sakız ki bir yapıştı çıkmıyor.
Yeşilimizi, toprağımızı, denizimizi çaldılar; balıklarımızı, kuşlarımızı çaldılar.
Zehirli gazlar tepemizde bir karabulut, nefesimizi çaldılar…
İçtiğimiz suyumuzu çaldılar.
Bu nasıl bir ihanettir ki tarihte başka bir örneği yoktur.
Kaç zamandır kar yağmaz oldu.
Uzayıp giden gökdelenler karları gökyüzündeyken eritiyor yere yağmur olarak düşüyor.
Elimizde bir o kalmıştı.
Sonunda İstanbul’un karını da çaldılar…

23 Şubat 2018 Cuma

İTTİFAKIMIN ADI VAR


Çocuk yeni seçim yasa tasarısını pek anlamamış, doğal olarak babasına soruyor.
-Babacım ben tam olarak anlamadım, benim anlayacağım şekilde tane tane anlatır mısın?
Babanın canı sıkılıyor onca işi arasında bir de buna dert anlatacak, ama evlat neticede atsan atılmaz, satsan satılmaz.
-Neyi anlamadın güzel yavrum, yeni yasaya göre partilere birbirleriyle ittifak yapma imkânı veriliyor, iki, üç, dört veya daha çok parti seçimlere ittifak yaparak girebilecekler.
-Peki, eskisi gibi tek olarak giremeyecek miyiz?
-Güzel yavrum tabii gireriz ama o zaman onun adı ittifak olmaz. İttifak için birkaç parti olması gerek, değil mi aslan yavrum? Lafımı kesme de devam edeyim. Şimdi ittifak yapacak partiler oy pusulası üzerine yan yana duracaklar…
-Ama o kadar insan oy pusulasına nasıl sığacaklar babacım?
-Akıllı oğlum, tabii ki partilerin isimleri yazılacak.
-O zaman tamam, öbür türlü mantıksız oluyordu çünkü.
-Aferin benim mantıklı oğlum devam ediyorum… Sonra bu ittifaka bir isim verilecek. Nasıl senin bir adın varsa benim bir adım varsa bunun da bir adı olacak.
-Anladım, mesela Abdülhamit olsun…
-Ulan Abdülhamit diye ittifak ismi olur mu?
-Niye ki, önümüze gelen her yere veriyoruz Abdülhamit diye burada niye olmuyor?
 -Mesela diyelim ki “Milli ve dini cumhur ittifakı” dedik; bunların yanında mühür basılacak birer yuvarlak olacak. Seçmenin biri geldi A partisinin yuvarlağına, bir başkası B partisinin yuvarlağına bastı; bir başkası da geldi ikisinin ortasına bastı işte her durumda bunlar ittifak yaptıkları için hepsi ittifakın oyu olarak sayılacak.           Yani partinin kendi yuvarlaklarına basılan oylar kendi hanelerine etki edecek, ortaya basılan ittifakın oyu sayılacak. Peki bu durum partilerin milletvekillerine nasıl yansıyacak Konyalı bilim adamlarımız üzerinde çalıştılar şöyle bir bilimsel yol buldular,  “İttifak yapan her bir partiye ortak oylardan gelen pay; ittifak yapan siyasi partilerin tek başına aldıkları oyun bu partilerin toplam oyuna bölünmesi ile elde edilen katsayının ittifakın ortak oyu ile çarpımı sonucu elde edilecek.” bu kadar basit, tabii bunun hesaplanması için sandık başkanlarını robot uzmanı alimlerimizden seçip  rabbimin izniyle meseleyi halledeceğiz. Aslında ittifaka verilen bir oy iki oy sayılsın diye bir sistem üzerinde çalışıyoruz ama onu çözemedik daha, bu defa muhalefet 10 partiyle ittifak yaparsa çuvallarız.
Bu uzun cümle çocuğun algı sınırları için epey zorlayıcıydı haklı olarak;
-Bir daha söyler misin babacım, diye sordu.
Baba bir derviş sabrıyla anlatmaya devam etti.
-Yani kısaca partilerin toplam oyu %10’u  geçerse, bir parti %10’un altında bile kalsa %10’u geçmiş sayılıp meclise girecek.
-Aaa bu şeye benzedi…
-Neye benzedi?
-Hani bir zamanlar savaş yapmıştık, Almanlar bizim dostumuzdu, onlar yenilince biz de yenik sayılmıştık… Burada da biz kazanırsak onlar da kazanmış sayılacak. Orada da şey vardı, itilaf devletleri, ittifak devletleri diye. Aaa ne tesadüf orada da ittifak var bak.
-Benim tarih şuurlu çocuğum, tam olmasa da biraz andırıyor. Devam ediyorum bir de mühürlü oy meselesi var; geçen oylamada epey tantana çıkardılar bu defa onu da hallediyoruz. Artık mühürsüz oylar da kabul edilecek.
-Peki, hiçbir yere mühür basılmazsa oy hangi partiye gidecek?
-Bu o mühür değil evladım seçmenin partiye bastığı mühür değil, sandık kurulunun pusulaya bastığı mühür.
-Aaa sandık kurulu da mı mühür basacak? Yani ya A partisine, ya B partisine ya da ortaya. Peki o zaman karışmaz mı, hangisi hangisi diye?
-Hayır akıl küpüm, pusulanın arkasına basılıyor o mühür.
-Peki o zaman o oy hangi partinin yüzdesine yazılıyor.
-Hiçbir partinin yazılmıyor, çıldırtma beni tepeleyeceğim şimdi.
-İyi de o zaman niye basılıyor?
-Çünkü seçimlerde herhangi bir suiistimal olmasın diye, sahte oylar olmasın, diye.
-E mühürsüz olursa da sayılacak dedin.
-Dedim.
-Mühürlü olursa?
-O zaman da sayılacak.
-Peki madem her iki halde de sayılacak o zaman ne demeye zahmete girip mühür basıyorlar? Sandık başkanlarına eziyet. Geçen seçimde başkan amcalardan biri “Allah verdikçe veriyor” diye mühürsüz oyları damgalayıp duruyordu, içim acımıştı valla kim bilir ne kadar yorulmuştur zavallı.

-Bir dakika yahu bu benim hiç aklıma gelmemişti. Bu defa hakkaten aferin, gene senden hayır var, hemen gidip talimatı vereyim düzenlemeyi ona göre yapsınlar. Hepsi mühürsüz olsun anasını satayım. Mükafat olarak ittifaka senin adını vereceğim…