DÖRDÜNCÜ MAYMUN

18 Şubat 2026 Çarşamba

ATA BİNMEK GİBİDİR SENARYO YAZMAK

 

 

Ata binmenin ilk kuralı bineceğiniz atı sevmenizdir.

Bu yeterli değildir tabii aynı şekilde atın da sizi sevmesi gerek.

Yani atla aranızda duygusal bir bağ ve karşılıklı güven ilişkisi kurulmalıdır.

Eğer at sizi sevmediyse, içinizdeki kötülüğü hissettiyse hemen üstünden atabilir, tarihte bunun örneklerini gördük.

Diyelim yola çıktınız, bir süre sonra at size olan güvenini yitirdi, huysuzlanır, biraz acemiyseniz kontrolünüzü kaybedersiniz.

Siz atı istediğiniz yere götüreceğinize at sizi istediği yere götürmeye başlar.

Belki de sonunda bir uçurumdan aşağı atar.

Senaryolar da aslında canlı organizmalardır, onun da duyguları vardır, tabii bu senaryo yazarının ilk başta onun içine ruh üflemesiyle başlar.

Bundan sonra senarist ve senaryo arasında güzel bir aşk ilişkisi başlar.

Senarist en baştan senaryosunu sevmediyse yolun sonu hüsrandır.

Özellikle günümüzün uzayıp giden anomali dizilerinde sık rastladığımız bir durumdur, senarist kaçınılmaz olarak kontrolü kaybedince senaryo senaristi istediği yere sürüklemeye başlar.

Öncelikle şunun adını koyalım.

Senarist bir sanatçı mıdır?

Aslında sanatçılık bir meslek değildir.

Sanatçılık bir niteliktir.

Akıllı olmak, güzel olmak, yakışıklı olmak, yetenekli olmak gibi.

“Ben çok akıllıyım” demekle “Ben sanatçıyım” demek aynı tuhaflıktır.

Meslek olan, yazarlık, senaristlik, oyunculuk, yönetmenlik, müzisyenlik, heykeltraşlık, şarkıcılık gibi zanaatlardır.  

Eğer ürettiğiniz işe kendinizden bir parça koyabiliyorsanız, o iş sizi yansıtıyorsa işte o zaman sanatçı oluyorsunuz.

Ama bunun için önce zanaatçı olunmalı.

Avrupa Senaristler Birliğinin ilk maddesi “Önce Senaryo Vardır” şeklindedir.

Ortada yönetmen, oyuncu, kameraman hatta yapımcı yokken senarist vardır, boş kâğıda kafasındakileri döküp ruhunu üfler.

Bir sinema filminde senarist biraz rahattır, senaryosuna son halini verdiğinden emin olunca yapımcıya çekilmesi için teslim eder.

Ama dizilerde özellikle bizim dizilerde bu pek mümkün değil.

Aslında bu işin ideali dizilerde de ciddi bir senaryo süreci olması gerek, senarist veya senaristler uzun süre kapanıp bir sezonun senaryolarını tamamlamalıdır.

Elbette bunun için de bir bütçe ayrılmalıdır.

Bizde bu pek alışılmış bir şey değildir, ana hatlarıyla en fazla 5-6 bölümlük bir proje hazırlanıp sunulur.

Amaç bir an önce yayına girip para kazanmaktır.

Süreleri üç saati geçen dizilerde öyküyü devam ettirmek olası değildir, sürücünün atın kontrolünü kaybetmesi kaçınılmazdır.

Bir süre sonra sürücü attan at da sürücüden nefret etmeye başlar.

Bir işkence haline gelmiştir senarist “Lanet olsun nereden bulaşım buna” diyerek klavyenin tuşlarına dokunur, senaryonuz da yazarının beceriksizliğine söylenir.

Böyle bir durumda Shakespeare gelse çuvallar.

Hadi bakalım sıkıysa Hamlet’e 2.sezon yaz !

Macbeth’in cadılarını getirirsin, kazan kaynatırlar ilk sezonda ölenler zombi olarak gelir, olay kaldığı yerden devam eder.

Dizin başındaki iyi karakter bir anda kötüye psikopat olan da meleğe evriliyor.

Sıkı dram olarak başlayan iş absürt komediye dönüşüyor.

Elbette bu durumda o rolü oynayan oyuncunun da kimyası bozuluyor, başlangıçta hesap edemediği bu durum önüne geldiğinde geri çevirme hakkı yok; oymamam diyemez çünkü o hafta kanal yayın için senden iş bekliyor.

İşin sonunda külliyetli bir tazminat söz konusu.

Senaryo senaristini keyfine göre sürüklemeye başlamıştır artık.

Belki de at sürücüsünü çoktan sırtından atmış kendi başına gitmektedir.

Yerde yatan zavallı sürücü de hâlâ kendini atın üstünde sanmaktadır.

Son zamanlarda dizilerde yaşanan rezilliklerin, saçmalıkların en büyük nedeni bu kontrolsüzlüktür.

İzlenme oranlarının arttırma telaşı içinde provoke edici, manipülasyon yapan, libido gıdıklayan, gizli kalmış şiddet duygularını körükleyen, olumsuzlukları doğallaştıran işler ortaya çıkar.  

Başarılı bir işte başarı tüm ekibe kötü işte ise tek suç senariste yüklenir.

Bir yerde doğrudur aslında, dedik ya “Önce senaryo vardır.”

Bir sinemacının dediği gibi “İyi bir senaryodan kötü bir film çıkabilir ama kötü bir senaryodan iyi bir iş çıkması olanaksızdır.”

Neticede senaristin sorumluluğu büyüktür.

Ata binmeye benzer senaryo yazmak, dizginleri sıkı tutup kontrolü yitirmemek gerek.

Atay Sözer

17 Şubat 2026 Salı

EŞEKLİ YAZI



“Eşek hoşaftan (hoş ab) ne anlar, suyunu içer tanesini bırakır…”

Bazı yanlış olduğunu düşündükleri her hatayı anında düzelten Türkçe guruları bu söz yanlıştır, doğrusu “Eşek hoş laftan ne anlar” olacak deseler de bu; o muhteremlerin atasözünün sadece ilk bölümünü alıp devamını bilmediklerini gösterir…

Tabii ki eşekler hoşaftan anlamaz, ama hoş laftan neden anlamasın?

Onlara güzel, hoş sözlerle yaklaşırsanız bunu hissederler, bal gibi de anlarlar.

Girizgahı yaptık: Konumuz eşek.

Neyzen Tevfik’e rakının kötülüğünü anlatıp içmekten vazgeçirmeye çalışan imam bir örnek verir.

Bir eşeğin önüne bir kova su bir kova da rakı koy gider hangisini içer.

“Suyu içer…”

“Hah tamam eşek bile gidip suyu içiyor peki neden?”

“Eşekliğinden!”

 Bu “eşek” metaforu her durumda imdada yetişip durumu kurtarır.

2.Dünya Savaşı, Hitler’in en azgın dönemi, bizimkiler savaşa girmemek için kırk takla atıyor.

Bir yandan Hitler bir yandan İngilizler zorluyor bizimkiler de iki tarafı da idare ediyor.

En ufak bir falsoda savaşa gireriz.

Basına sansür var, özellikle Hitler delisini daha da dellendirecek haberler yasak.

O sırada Türkiye’de yayın yapan Amerika’nın Sesi radyosu gerilimi azaltmak için Charlie Chaplin’le bir söyleşi yapıyor. Tabii Chaplin’i sadece komik olarak algıladıklarından başlarına geleceğin farkında değiller.

Chaplin Türk dinleyicilerine bir Nasrettin Hoc’nın aşina olduğumuz fıkrasıyla sesleniyor.

Komşusu gelip Hoca’dan eşeğini ödünç ister.

Hoca herifi başından savmak için “Eşek yok” der.

Bu sırada içeriden eşeğin anırtısı gelir.

“Ulan sesi geliyor, ben buradayım diyor…”

“Sen bana mı inanıyorsun yoksa eşeğe mi?”

Fıkra bitince Chaplin yorumunu yapar.

“Dünyadaki şu anki sorun da bu, eşeklere mi yoksa insanlara mı inanacağız?”

Röportaj yayınlanınca kıyamet kopar, Hitler’in bundan haberi olup olmadığı belli değil ama yayınlayan kişiler epey bir fırça yer.

Hoca ve eşeği bu konularda açık ara önde.

O komşu gene gelip eşeği istemiş.

“Eşeğe sordum seni istemedi, şimdi benim sırtıma yük vurup belimi kıracak sonra da senin anana sövecek dedi. Yani yok sana eşek.”

Eşekten düşünce “zaten iniyordum” diye bozuntuya vermez.

Huysuz eşeğini pazarda satışa çıkartır, eşek kimini ısırır, kimini çifteler.

“Ulan ne getirdin, bunu kim alır?” diye söylenirler.

“Aslında satmaya değil bundan ne çektiğimi görün diye getirdim” der.

Elin kaybolan eşeğini türkü söyleyerek arar.

Ama kendi kayıp eşeğini de aynı şekilde aynı türküyü söyleyerek arar.

Niye, diye sorarlar.

“Umudum şu dağın ardında orada da bulamazsanız görün bendeki feryadı” der.

Sanıyorum son bir umut kaldı orada da fos çıkarsa feryat yakındır.

Bazen de eşeğini kaybettiğine şükreder:

“İyi ki kaybolduğu zaman üzeninde değildim” diye teselli eder kendini.

Eşeğini bulunca da çok ama çok mutlu olur, büyük bir kazanç bulmuşçasına bayram eder.

Fakirlikten eşeğine yem veremez eşek gitti gidiyor.

Bizimki başında ona güç veriyor.

“Ölme eşeğim ölme, bahar gelecek, yoncalar bitecek senin de karnın doyacak…”

Zaman zaman eşeğine ters biner.

Neden diye sorulduğunda yanıt manidardır.

“Eşekle aynı yöne gittiğini görmemek için.”

Tahmin ediyor herhalde başına gelecekleri malını biliyor tabii.

Eşek azıp da koşturmaya başlar, Hoca zor duruyor üstünde.

Görenler seslenirler.

“Hocam bu gidiş nereye böyle?”

“Vallahi bilmiyorum eşek nereye götürürse oraya artık!”

Bu fıkralar iskambil jokeri gibidir nereye sokarsanız oraya uyar…

Kimsenin üstüne alınmasına gerek yok, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşmesin.

Sahi yahu, bu gidiş nereye böyle?

 

                                                                                           Atay Sözer

10 Şubat 2026 Salı

Atay Sözer Portreler






 

Cem Kenan Öngü




Köksal Çiftçi