DÖRDÜNCÜ MAYMUN

27 Haziran 2010 Pazar

12 Mart işkencehanelerinde akrostişli ifadesinde işkence gördüğünü anlatıp savcıları madara eden İlhan Selçuk'a saygıyla...

Karikatür :Mustafa Bilgin (Cumhuriyet)

3 Haziran 2010 Perşembe

GÜZEL ÖLÜM

Kömür tozu ciğerinin paresi
Göçük başında taç
Madencim güzel ölüme muhtaç
Atay SÖZER

9 Mayıs 2010 Pazar

BİR DİKİLİ AĞACIM VAR


5-6 Mayıs tarihinde Nasrettin Hoca Festivali 10.Danışma kurulu toplantısı için Akşehir'deydim. Canol Kocagöz, Mustafa Yıldız, Lütfü Çakın, Özhan Mercan, Erek Erdoğan, Ergin Gülen, Nurdoğan Gülen, Yaşar Miraç gibi dostlarla toplantılara katıldık.Bu arada Danışma Kurulu Hatıra Ormanı için ağaç diktik. Yani anlayacağınız artık benim de bir dikili ağacım var.

26 Şubat 2010 Cuma

İLK ATATÜRK VE SON ATATÜRK



SİNEMADA ATATÜRKLER


Atatürk filmi yapılması nicedir bir olaydı bizde…
Nasıl yapılacak, senaryosunu kim yazacak?
Yönetmen kim olacak?
Biz becerebilir miyiz, yoksa yabancılara mı çektirsek? (Burada yabancıdan kasıt Amerikalılar elbet)
En önemlisi Atatürk'ü kim oynayacak…
Öyle sıradan biri olmamalı, hem ünlü olmalı, hem de Atatürk’e benzemeli…
Atatürk’ü koruma kanununun da getirdiği gerilimle kimse pek cesaret edemedi.
Önerilen her isme bir kulp bulundu...
Zaten tepeden birileri de hemen itiraz etmek için alesta bekliyordu tepelerine inmek için.
Sanki Atatürk rolü oynamak için özel izinler gerekiyormuş gibi bir hava vardı…
Metin Erksan’la derslerinden birinde bu durumu konuşmuştuk;
“Belki böylesi daha iyi, yoksa işin suyunu çıkartırlar her önüne gelen Atatürk oynar… Düşünsenize Cüneyt Arkın’ın o mavi gözleriyle –Ben Atatürküm- diye dolaştığını” demişti.
Sonra zaman içinde Atatürk çeşitli filmlerde bazen tamamında bazen de belli sahnelerde oyuncularımız tarafından canlandırıldı.
Benim anımsadıklarım;
Mahir Günşiray
Cüneyt Çalışkur
Arda Kural
Alican Yücesoy
Rutkay Aziz
Sinan Tuzcu
Halit Ergenç

Son iki Atatürk Veda’daki Sinan Tuzcu ve Dersimiz Atatürk’deki Halit Ergenç…
Oysa bir Atatürk daha var !
Perdede ilk görünen Atatürk…
You Can't Win 'Em All
Bizde “Paralı Askerler” diye biliniyor…
Yönetmen Peter Collinson…
Tony Curtis – Charles Bronson başrolde…
Önemli bölümü Türkiye’de çekiliyor…
Bizden de oyuncular var; Fikret Hakan, Salih Güney, Erol Keskin, Suna Keskin, Yüksel Gözen gibi.
Sıradan bir macera filmi havasında…
Türk basını çok ilgi gösteriyor doğal olarak… Mete Akyol günlerce süren bir yazı dizisi hazırlıyor, günü gününe haber veriyor setten.
Sonunda gazetecilerimizden birinin “muhbir vatandaşlık” damarı tutuyor ve filmin “Türkiye aleyhtarı” olduğu dedikodusunu yayıyor.
Zaten her an “Acaba kazıklanıyor muyuz?” paranoyası içinde olanlar için yeterliydi bu açılmama.
Film hemen yasaklandı, lanetlendi, hiç gösterilmedi; işin komiği hâlâ da yasak, kimsenin aklına bulup oynatmak gelmiyor.
Oysa Atatürk’ün belki de en devrimci haliyle göründüğü, izleyeni gururlandıracak bir filmdi.
Atatürk burada Gençliğe Hitabe’deki, Bursa Nutkundaki Atatürk'tü.
Finalde, ortalığı karıştıran Amerikalı iki üçkâğıtçı yakalanıp Atatürk’ün karşısına çıkartılır.
Şöyle der; Mustafa Kemal…
Ben burada bir bağımsızlık savaşı veriyorum, sizler ise benim ülkeme gelmiş işler çeviriyorsunuz… Sizlerin burada ne işi var… Terk edin ülkemi, bir daha da gelmeyin.”
Amerikalılara postasını koyan Atatürk'ü canlandıran oyuncu Patrick Magee…
Bu filmi yasaklayan muhteremlerin isimlerini ise tüm aramalarıma rağmen bulamadım.

Atay SÖZER

Fikret Hakan "Paralı Askerler"


Erol Keskin-Tony Curtis "Paralı Askerler"


Sinemadaki Atatürkler; Patrick Magee, Mahir Günşiray, Rutkay Aziz, Alican Yücesoy, Halit Ergenç, Sinan Tuzcu

8 Ocak 2010 Cuma

İYİMSER


Yemek isimlerine sansür


Yemek isimlerine de sansür gelmeye başladı nihayet...
"Du bakali no'lucak?" demeye devaaaaaaaam !

2 Ocak 2010 Cumartesi

İSTANBUL 2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ


2010 sonunda geldi; müjde Avrupa'nın kültür başkenti oluyoruz !Komisyonlar kuruldu,
Projeler sunuldu,
Komisyon üyeleri istifa etti,
yenileri geldi;
onlar da etti,
daha daha yenileri geldi;
projelerden bazıları iptal edildi,
yeni projeler verildi,
sonunda kim, kimi, kiminle, nerede ne yaptığı meçhul bir hale geldi.
Ortada proje henüz yok ama proje sahipleri var...
Bir takım paralar var,birileri o paraları başka birilerine veriyor...
O birileri belli olmayan projeleri hazırlayacak...
Şaşacak bir şey yok, ülkenin genel gidişatıyla gayet uyumlu bir durum.
Kutlu olsun...

Atay SÖZER

YEMEKTEYİZ

20 Aralık 2009 Pazar

Yaprak dökümleri

Bu nasıl bir yaprak dökümü böyle,
ikişer ikişer !

27 Kasım 2009 Cuma

RABBİM "ANKARA" DEDİ


Gündem gene mizahı solladı, mizahçılar gene yaya kaldı…
Eski maliye bakanımız Kemal Unakıtan beyefendinin muhterem zevceleri Ahsen Hanımefendi bayram tatilini Kıbrıs’da geçirmeye niyet etmiş. En doğal hakkıdır, belki de rabbi “Lefkoşa” demiştir.
Ahsen Hanım İstanbul Yeşilköy havaalanına gitmiş, hemen VİP bölümüne buyur etmişler. Temel adlı genel müdürün idaresindeki havaalını yetkilileri bu konuda çok hassastırlar. Bu kez apronda deve kesmeye kalkmasalar da hanımefendiye izzet ikramdan kaçınmamışlar.
Lakin o sırada pistte iki uçak varmış.
Biri Lefkoşa’ya gidecek olan Ankara isimli uçak,
diğeri de Ankara’ya gidecek olan başka bir uçak…
Temel adlı genel müdürün idaresindeki kişiler için yeteri kadar kafa karıştıracak bir durumdur bu; nitekim de karışmış…
Ahsen yengemiz Lefkoşa’ya gidecek Ankara uçağına bindirilecek yerde Ankara’ya gidecek olan başka uçağa bindirilmiş…
Yengemiz Kıbrıs niyetine inmiş Esenboğa’da, tabii orada da bir izzet bir ikram…
Karşılayan hostes kızın yanağını okşamış;
“Ah canııım, sen ne zaman buraya tayin oldun, daha geçen gün Ankara’daydın” diye…
Kızcağız afallamış;
“Eyvah hanımefendiye bir haller oldu” diye düşünmüş…
Ahsen Hanım neden sonra acı gerçeğin farkına varmış ve haklı olarak köpürmüş;
“Tiz bana çabuk bulun o Temel müdürü” demiş…
İstanbul’daki Temel adlı genel müdür ilk uçağa atlayıp huzura çıkmış;
“Af buyurun bir hatadır oldu, ama beterin beteri vardır; sizi yanlışlıkla İbiza adasına da yollayabilirdik” diye el etek öpmüş…
Ahsen yenge fırsat bu fırsat diye isteğini söylemiş…
“Bi şartla affederim, Kemal’le bana ömür boyu bedava bilet vereceksiniz…”
Eh gene de insaflı davranmış; belki de aklına gelmemiştir o anda.
Yoksa öte tarafta kullanmak üzere neler neler isteyebilirdi…
Atay SÖZER

5 Kasım 2009 Perşembe

FRANKEŞTAYN'İN DÖNÜŞÜ

(Büyük resim için tıklayın)

Frankeştayn ürünler denilen GDO’lar yani “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar” daha açık ifadeyle genetiğiyle oynayıp; köpekbalığı geni aşılanan domatesler, eşek geni aşılanan patatesler, genlerine tarım ilacı konan mısırlar daha da açık ifadeyle aslında bildiğimiz gıdalara benzeyen ama onlarla alakası olmayan hilkat garibesi ürünler artık sofralarımıza geliyor…
Pardon, aslında çoktan gelmiş de geçmiş bile. Bunları yıllardan beri bize kakalamışlar, meğer yıllardan beri yediğimiz haltların farkında değilmişiz.
Şimdiki yenilik bunun bir yönetmeliğinin hazırlanmış olması… Biz yeni aydık, yeni uyandık, günaydın demek gerek. Sevindirici bir durum, bize horoz geni aşılanmadığı kesin yoksa çabuk uyanırdık.
Normalde önce yasalar çıkması gerekir, ama devenin boynu gibi neremiz doğru ki…
Belli ki yasaya da deve geni enjekte edilmiş…
Bundan sonra yasal olarak genetiğimizi hacamat edeceğiz…
Acaba bunu bizlere reva görenlerin genetiği ne yönde değiştirilmiş çok merak ediyorum.
Örneğin bu yasayı hazırlayan kişiye ne geni enjekte edilmiş acaba?
Artık ürün ambalajında içinde ne herzeler olduğu yazmayacak…
GDO’suz bir üründe de “Burada GDO yoktur” yazamayacak…
Müdür Bey’e soruyorlar…
“Neden?”
Müdür Bey mantıklı bir yanıt veriyor;
“E her olmayan şeyi yazamayız ki, sığmaz.”
Doğru, örneğin bir bisküvinin içinde otomobil yok, televizyon yok, balata yok, lastik yok, tramvay yok, kayak sopası yok, soba borusu yok… Hangi birini yazacaksın…
İyi de et ürünlerinin üstüne “Domuz eti ihtiva etmez” diye yazıyorsun…
O başka…
Sahi o müdür beyde ne geni var acaba?
Bu olanlardan sonra, şöyle ya da böyle, her koşulda insanın genetiğini fena halde bozacaklar!

Atay SÖZER

4 Kasım 2009 Çarşamba

EŞŞEK GRİBİ KAPIMIZDA

Deli dana, Kuş gribi, Domuz gribi gibi hayvan kaynaklı hastalıklara biri yenisi daha ekleniyor.
Deli dana olayını atlattık;
Kuş gribi unutuldu gitti…
Domuz gribi; Sayın Başbakanımızın “Herkes aşı olmak zorunda değil, ben de olmayacağım” açıklamasından sonra etkisini kaybetmeye başladı, yakında bir kararnameyle domuz gribinin yurda girişi yasaklanır, olur biter…

Ama öyle bir grip var ki bu hepsinden daha korkunç…
Bu grip :EŞŞEK GRİBİ

Çok korkunç, her zaman öldürmese bile kesinlikle süründürüyor…
Son derece sinsi bir virüs, nasıl girdiği, nasıl ilerlediği belli değil; insan bazen ömrünün sonuna kadar bunun ayrımında olamayabiliyor.


EŞŞEK GRİBİNİN BELİRTİLERİ

1-HAFIZA KAYBI: 5 dakika öncesini hatırlamama. İlerlemiş vakalarda bu süre 30 saniyeye kadar inebilir.
2-TEPKİSİZLİK : Olanlar karşısında hiç tepki vermeme. Örneğin biri gelip ağzını burnunu dağıtıp, malını mülkün elinden alsa, hiçbir şey yapmadan öyle boş boş bakar.
3-SAZANLIK : En olmadık, en mantıksız şeylere hemen inanma durumu.
4-HIYAR SEVERLİK : Hıyara karşı özel bir ilgi duyma. Biri “Burnum hıyar” dese bir avuç tuz alıp ona doğru koşar.
5-HAREKETLERİ İSTEMSİZ TEKRAR ETME : Beyin bazı hareketleri otomatiğe bağlar, yapılan bir hareket daha sonra istenmeze bile rutin olarak yinelenir. Örneğin alkışlamak, aynı kişiye oy atmak vs.
6-İDRAK ZORLUĞU : Bu durumlarda kafanın dış cidarında kalınlaşma görülür; söylenen sözü anlamak imkansız hale gelir.
7-MAKAT GEVŞEKLİĞİ : Kafadaki kalınlaşmanın tam tersi burada olur, söylenen sözler buradan girer, ama beyinden uzak olduğu için bir etkisi olmaz…
8-ALGI BOZUKLUĞU : Nesneleri, kişileri, olayları olduğundan farklı algılama durumu. Örneğin bir meşe odunu adam, adam da meşe odunu olarak algılanabilir.
9-SANALİZASYON SENDROMU: Bu durum sanal dünya ile gerçeği karıştırma durumudur. Bu vakalarda hasta televizyonun karşısından kalkamaz, hayatını orada devam ettirir. Ona göre hayat ekrandan gördükleridir ve oradaki her şeyi gerçek zanneder.

Eğer bu belirtilerden birine sahipseniz hemen en yakın sağlık kuruluşuna başvurmanıza gerek yoktur. Çünkü sahipseniz bunun farkında olamazsınız zaten. Eğer bir yakınınızda bu belirtiler varsa gene bir şey yapmayın, çünkü onun için iş işten geçmiş demektir, iflah olmaz.

Uzmanlar bu gribe karşı aşı geliştirmeye çalışsalar da pek başarılı olamamaktadırlar;
tam aşıyı buldukları anda virüs mutasyona uğrayıp onu etkisiz kılmaktadır.
Son derece bulaşıcı olan bu virüse yakalananların sayısı her geçen gün artmaktadır. İnsanın hasta olduğunun farkında olmamasından dolayı bu konuda kesin bir sayı verilememektedir.
Eşşek gribi öyle bir hastalık ki; yoğun çabalar sonucu grip kısmı tedavi edilse bile kalıcı hasar bırakmakta ve EŞŞEKLİK BAKİ KALMAKTADIR.

ATAY SÖZER

29 Ekim 2009 Perşembe

ADALET ÜCRETE TABİDİR


Sonunda Adalet Hanım’ın gözü açıldı; “bunca yıldır ne diye karanlıklar içinde kendime işkence ettim” diye hayıflanmıştır kuşkusuz…
Adaletin gözü bağlı, bir eli terazili bir eli kılıçlı tanrıçası Themis’in heykeli çağcıl sanatçılarımız tarafından yeniden şekillenmiş ve Adalet Hanım günümüzün modern kadınının görüntüsüne kavuşmuştur.
Bir kere gözündeki o bağ atılmıştır; ne demektir kadının gözünün bağlı olması?
Bir dağa kaldırma olayı mı vardır, yoksa fanteziler içeren sado-mazoşist ilişkiler mi söz konusudur! E bari ağzına da deri toptan bir ağız tıkacı koysaydınız da tam olsaydı. Aksesuar olarak bileklerine de fantezi kelepçesi, boynuna da fantezi tasması.
Sizler Adaleti ne durama getirdiğinizin farkında mısınız?
Neyse ki yalnışdan asırlar sonra dönüldü Adalet Hanım gözünü açtı…
Saçlarına mizanpli yapıldı üzerindeki çaput yerine de Versace’den şık bir tasarım giydirildi.
Elindeki terazi ve zarif kılıç bu güzelliği tamamladı ve medyadaki tüm moda yorumcularından on üstünden on almayı başardı.

Bu durum adalet üzerinde yapılacak yeniliklerin muştucusu gibi geldi bize. Adalet Hanım’ın sadece dış görünüş olarak değil, özde de değişeceği iyice belli oldu.
Artık eldeki terazi öyle sembolik olarak değil işlevsel olarak kullanılacak.
Nasıl manavdan elma alırken terazi kullanılıyorsa burada da öyle olacak.
Tabii ki bazı üçkâğıtçı manavlar gibi hileli terazi olmayacak bu, ne de olsa Adalet Hanım’ın terazisi. Hassas tartacak illa ki… Ne de olsa para veriyor vatandaş, hakkını tam olarak almalı…
Atalarımız ne güzel demiş “Terazi var tartı var, her şeyin bir vakti var” diye; işte vakit gelmiştir, o vakit, bu vakittir.
Gerçi atalarımız bir de “Tezekten terazinin boktan olur dirhemi” demiştir, ama şimdilik bu konuya girmeyelim ne olur ne olmaz…
Artık her alanda özgürlük var; paran varsa bastırırsın istediğin hizmeti alırsın…
Eğitim paralı; bastır parayı oku….
Sağlık paralı; bastır parayı iyileş…
Artık, öğretmenin öğrencisi yok; öğretmenin müşterisi var…
Artık doktorun hastası yok; doktorun müşterisi var…
Bizzat devletin büyüğü söylemişti bir hastane açılışında;
“Hastalar sizin müşterilerinizdir” diye…
E bir adalet bu hale gelmemişti, bu büyük haksızlıktı, ama gideriliyor…
Artık adalet gözü açtı…
Artık adaletin de müşterisi olacak…
Adaleti de özelleştirme kapsamına sokup sattık mı işte o zaman tadından yenmeyecek…

Atay SÖZER

19 Ağustos 2009 Çarşamba

17 AĞUSTOS: DEPREMİ SOLLUYORUZ









BÜYÜK BOY İÇİN ÜZERLERİNE TIKLAYIN

DEVAMI : homur.blogspot.com da

19 Temmuz 2009 Pazar

Hediye dağıtımları devam ediyor

BÜYÜTMEK İÇİN KARİKATÜRE TIKLAYIN

30 Mayıs 2009 Cumartesi

KABİNEMİZ YEMEKTE

Büyütmek için tıklayın

18 Şubat 2009 Çarşamba

6 Aralık 2008 Cumartesi

ÖZELLEŞTİRME ÇOCUKLARI


Büyük devletlerin küçük devletleri işgal etmesinin çeşitli yöntemleri vardır, biri malumunuz, topla, tüfekle. İkincisi buna gerek kalmadan elini kolunu sallayarak. İşte bunun adına “özelleştirme” denir.
İMF gibi Dünya Bankası gibi kuruluşlardan iki bürokrat ellerinde bond çantalarıyla gelip bu işgali gerçekleştirirler. Bunu yabana atılacak bir şey değildir, özelleştirme dediğimiz şey aslında bir sanattır. Önce adamı borçlandırırsın, borcunu ödemesine de izin vermezsin, tam öderken bir borç daha verirsin. Tıpkı genelev işletmecisi hür teşebbüs sahibi mümtaz şahsiyetlerin yaptığı gibi.
Onlar da sermayelerini hep borçlu tutup istediklerini yaptırırlar. Yöntem aynı yöntemdir; her ülkede bu işi yapmakla görevli simsarlar tayin
edilir, onlar da yaparlar. Dünyanın yetiştirdiği pek çok değerli özelleştirmeci vardır. Şimdi gelin özelleştirme konusuna emek vermiş bu özelleştirme çocuklarını tanıyalım.

MAKYAVEL


“Amaca ulaşmak için her yol mubahtır; ne lokum yerseniz yiyin yeter ki amaca ulaşın”, diyerek sermayeye yol gösterip, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşüren çocuk... Özelleştirmeciler ondan cesaret bulmuşlardır.

ADAM SMİTH
Adamın biri işte... “Laissez faire, Laissez passer” yani “Bırakınız ne halt ederlerse etsinler, bırakınız ne cehenneme giderlerse gitsinler,bırakınız istiyorlarsa da öpsünler. ” diye bir herze yumurtlamış ve tüm özelleştirmecilere yol göstermiştir. Yatacak yeri olmayan bir çocuktur bu adam...
HENRY ALFRED KİSSİNGER

Musevi asıllı ABD’li siyasetçi, dışişleri bakanlığı yaptığı dönemde başkalarının içişlerine karışmasından dolayı Nobel bile aldı. Dünyayı yöneten baronlar arasında ilk sıralarda. Şili’de Allende’nin devrilmesi onun marifeti. Özelleşme duayeni, İllumantinin başbabası, Bilderberg toplantılarının değişmez elamanı… Görünce gerçekten el-aman denmesi gereken bir özelleştirme çocuğu.

FRİEDMAN


Makyavel ve Adam Simith’den feyz alan, Galille’nin “Dünya yuvarlaktır” sözünü yanlış yorumlayarak “Küreselleşmeyi” keşfeden çocuk. Bulduğu
doktrinleriyle A BD’nin gözbebeği olmuş ve ilk icraatlarından birini Şili’de yapmıştır. Pinoche adlı bir başka özelleştirme çocuğuna darbe yaptırıp özelleştirme karşıtı Allende’yi devirip, ne var ne yok özelleştirmiştir. Bu başarısından sonra bu yöntemi pek çok yerde uygulatmıştır. Nerede birdarbe varsa bilin ki bu çocuğun parmağı vardır. En büyük özelleştirme çocuklarından biridir.


JOHN MAYNARD KEYNES


Ona ekonomiyi kurtaran adam diyorlar... Masal dinlemeye bayılırdı... Bernard de Mandeville’in ünlü Arı Masalı’nı dinledi hayatı değişti. Efendim bu masal özetle şöyleydi. Bir arı kovanında bolluk ve refah varmış, arıların bir eli yağda bir eli baldaymış. Lakin bolluk arttıkça ahlaksızlık, rezillik de artmaya başlamış. Arılar yaratıcıdan, ahlaklı olmayı dilemişler ve hepsi bir anda ahlaklı olmuşlar. O andan itibaren de kovanda kıtlık başlamış, arılar bellerini doğrultamaz olmuşlar...Yani bu kıssanın hissesi şu oluyormuş.
İnsanın, hırsı, ihtirası, açgözlülüğü, daha çok kazanma arzusu toplumları ileri götürür, kısaca “Genel zenginliği yapan kişisel kötülüklerdir”.
İşte bu sözler Keynes için bir düstur oluşturdu. Öyle ya “Herkes en basit yiyeceğe, en ucuz elbiseye ve en mütevazı konuta razı olsaydı, hiç şüphe yok ki bu türlü yiyecek, giyecek ve konutlardan başka türlüsü mevcut olmayacaktı”. Mandeville’nin aşağıdaki şiirini kesip hep cüzdanında taşıdı.
Liberalizmin temelini atarken de çıkartıp çıkartıp
okudu...

Hiçbir senyör övünmüyor Alacaklıları hesabına yaşamakla.Uşak giysileri eskicilerde yığılıyor.Saltanat paraları yok pahasına elden çıkarılıyor,Muhteşem koşum hayvanları satılıyor,Ve villalar borçlara kapatılıyor;bir suç gibi masraftan kaçılıyor;Pekiyi sonuç ne oluyor?“Şimdi ünlü bir kovanı seyredin.Ticaretle erdemin nasıl bağdaştığını.Onun lüksünden hiçbir iz kalmadı;Büsbütün başka bir görünüş kazandı
Toprak ve ev fiyatları al aşağı,Neş’e dolu sarayların duvarları,
İnşaatta duruş umumi,Sanatkarlar artık iş bulamıyor;Ressamlık kimseyi resmedemiyor;Heykelci ve gravürcü adı hiç anılmıyor

Bu özelleştirme çocuğu, ötekilerin ağababalarından
biridir, işin kuramını getirmiştir...

ANNE KRUGER

IMF birinci Başkan Yardımcısı olan bu hanım, iyi bir özelleştirme çocuğudur. Özellikle bizimkilerin aldığı asgari ücrete kafayı takmıştır. Bu kadar azami bir asgari ücret verdikleri için koskoca seçilmiş insanlarımızı bir güzel fırçalamıştır... Sonra da neleri nasıl, ne fiyata satmamızı belirlenen bir icra memuru gibi görevini başarıyla ifa etmiştir. Tabii bu arada vatanın özkaynaklarının iğfal edilmesi onu hiç ilgilendirmemiştir, çünkü bu vatanın çocuğu değildir, haklıdır da bu bakımdan... Yani bu vatanın çocukları varken ona mı düşer bu iğfalin tasası ! Önemli olan boşalmasın İMF’nin kasası....

TURGUT ÖZAL

Yeni dünya düzeni, globalleşme gibi herzeleri gündemimize sokmakla görevlendirilmiş zat... Aslında onun hakkında ne söylesek azdır... İlahlar tarafından ülkenin geleceği de çizilirken onun nerelere geleceği, neler edeceği bir bir belirlendi... Boğaz Köprüsünü satacağım diye ortaya çıkıp, Türkiye’deki özelleştirmenin ateşini yaktı. O zaman “Köprüyü sattırmam da sattırmam” diyenler çıktıysa da anlara “Anasını bile satarım” diyerek neyi bulsa özelleştirmeye başlamıştır...


UNAKITAN


Türkiye’nin yetiştirdiği en hızlı çocuklardan biridir... Açık sözlüdür, lafını esirgemez.
Zamanında naylondan fatura imal ettiği söylense de
bunları duymaz, bile. Çok hoş görülüdür... Hazırcevaptır, mesela muhterem mahdumu, gümrük vergisinin artırılmasından kısa bir süre önce 4 bin
ton çerezlik mısır ithal etti... “Bu ne iş sayın bakan” diyenlere de “Yahu bizim oğlan onları kendi tavukları için getirdi, çok aç gözlü bu bizim oğlanın tavukları” diye yanıt vererek Nasreddin Hoca’yı bile solladı. Nasreddin Hoca dedik de aklımıza geldi. Bu muhterem “Parayı veren düdüğü çalar” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır. Kimseye ayrıcalık tanımaz, “önce gelen malı götürür”, der.
“Kim olduğun önemli değil, ister yerli ol , ister yabancı , İster kâfir ol , ister putperest ol, ister Mecusi ,İstersen yüz kere bozmuş ol tövbeni ... İster hırlı ol, ister hırsız, ister uğursuz, gel gene gel, batan geminin malları burada”, diyerek Hoca Nasrettin’den sonra Mevlana’ya da fark atan bir muhteremdir.


BUSH

Bütün ABD başkanları doğal bir özelleştirme çocuğudur. Bütün ABD başkanları daha koltuğa oturdukları andan itibaren başkanlık mührü ile
birlikte bu unvanı da alırlar. Yani başkan olması dolayısıyla G.W Bush da kendinden öncekiler gibi bir özelleştirme çocuğudur... Şu anki başkan o
olması nedeniyle, kendinden öncekiler ve gelecek olanları temsilen onu listemize aldık.


ROTHSCHİLD
ABD’nin sahiplerinden, yedi göbekten bir özelleştirme çocuğu. Doları bile bu ailenin özel bankası basıyor, her şeyi yapıyor. Her taşın altından bunlar çıkıyor. Hicaz’ın Osmanlı’dan kopuşu sırasında faaliyet gösteren casus
Arabistanlı Lawrence’yi gönderen zevat arasında.
Dünyada boraks üretiminin %70’i ona ait. Ama dünya boraks madeninin %70’inin Türkiye’de bulunmasına çok bozuluyor. Bunları özelleştirsek de mi alsak özelleştirmesek de mi alsak kararsızlığı içinde olduğundan bu kadar oyalanıyor. “Özelleşip, güzelleşelim” ilkesine sıkı sıkıya bağılı.

ROCKEFELLER

Rothschild’in bir başka türü... Yani biri Edi'yse öteki Büdü... Deyim haline gelmiş bir özelleştirme çocuğudur. Birinin zenginliği abartılı söylemek
istendiğinde “Rockfeller kadar zengin”, denir. Veya karılarına para yetiştiremeyen erkekler sonunda patlayıp “Kadın kadın sen beni Rockfeller sandın galiba” derler... Yani faydalı bir insandır, yoksa kocalar, eşlerine başka ne söyleyeceklerdi ?
CECİL RHODES

Ya bu öyle bir çocuk ki anlatamam... Bir kere Güney Afrika’ya el koymuş bir kişidir. Irkçılığın en baba isimlerinden biridir. Kabileleri birbirine düşürüp savaştırmış kendi de parsayı toplamıştır. Afrika’nın meşhur elmas ocakları bu zata aittir. Rodezya’nın adı bile bu çocuğun adından gelir. Yani herifçioğlu adını ülkeye vermiş, egoya bak be! Yahu daha ne olsun? Önce saydığımız benzerleriyle birlikte dünyayı yönetenlerden birkaç kişiden biridir. Sonra “Rhodes Bursu” adıyla birçok çocuğa burs vermiştir. Tabii bu çocukların da birer özelleştirme çocuğu olması için gerekli eğitim sağlanmıştır. Daha küçücükken çocuğun hangi ülkenin idaresinde, hangi göreve geleceği belirlenmiştir. Eski ABD başkanlarından Clinton da bu bursu alan çocuklardan biridir... Anlayın işte daha fazla konuşturmayın adamı.

GEORGE SOROS










Vallahi bu çocuk hakkında ne söyleyeceğimizi bilemiyoruz, fena halde kafa karıştıran “problem çocuk” modeli... Dünyanın en meşhur spekülatörlerinden biri olan bu çocuk Macaristan’da doğdu, ülkesi Nazi işgali altındayken karaborsacılık yaparak hayata atıldı. Musevi’ydi
ama sahte bir kimlik uydurup Tarım Bakanlığı’nda göreve işe başladı. Görevi de toplama kampına sürülecek Musevilerin el konulacak mallarını
belirlemekti.
Derken savaş bitti, Naziler yenildi, Macaristan’ı da Sovyetler işgal etti ve Nazi işbirlikçileri asılmaya başlandı. Soros usta bir manevrayla KGB ile işbirliğine girip ipten kurtuldu. Soros daha sonra kimsenin gönlü kalmasın
diye CİA ve MOSSAD ile de işbirliğine girme başarısını göstermiştir.
En büyük hobilerinden biri de darbe finansörlüğü yapmasıdır. Gürcistan, Ukranya, Kırgızistan’daki darbeler onun eseridir.


"Finansman gurusu". "Global hayırsever". "Tuttuğu altın olan Midas". "Açık toplum filozofu".
"Bilgisayar çağının Robin Hood'u","Tayland halkının kanını emen Drakula". "Malezya ekonomisinin mezar kazıcısı". "Çin'in timsahı".
gibi lakapları vardır.Türkiye’ye de gelmiş idarecilerle teşrikimesai
yapmıştır. Türkiye’nin ihraç etmesi gereken şey ordusudur diye herze yumurtlayan odur. AKP, İslami bir ülkenin en demokratik partisi, diye
başbakanımıza övgüler düzen de odur.Bush aleyhtarı olduğuna bakmayın, sadece seçimlerde rakibini desteklemiştir. Ama yarın ne olacağı belli olmaz, çünkü kimse onun gibi anında taraf değiştirme ustası değildir.Açık Toplum Enstitüsü (open society institute) kurucusudur, bu kuruluş sivil toplum örgütlerini destekler gibi yapmaktadır ama aslında ne yaptığı
biraz muğlaktır. Yani demokrasiyi geliştirmek amacında olan bu kurumun parmağını attığı yerlerde yan tesir olarak nedense hep darbeler görülmektedir. Bu zatın ne olduğunu anlayanlar da vardır tabii, mesela Gürcistan’a gittiğinde üzerine yumurtayla mayonez atmışlardı.Ülkemizdeki özelleştirmelerle yakından ilgilenen bu çocuğa aman dikkat diyoruz, çok hiperaktiftir, bir şeyleri kırıp dökebilir...
ATAY SÖZER

21 Eylül 2007 Cuma

RESMİ KEÇİ

Bakanlığın ne bakanlığı olduğunu söylemeyeceğim çünkü olayın kahramanları halen hayatta, ayıp olur sonra. Zaten önemli de değil ne bakanlığı olduğu... Anlatacaklarımdan dolayı herhangi bir bakanın alınmasına da gerek yok, bakanlar burada en azından gene bu öyküde anlatılan keçi kadar masumdur... Daha fazla kafanızı karıştırmadan konuya girelim isterseniz...

Her şey bakanlığa bağlı bir birime hırsız girmesiyle başladı... Bir gece kaç kişi oldukları belirlenemeyen hırsızlar kapıyı kırıp girmişler, üç beş bilgisayarı, beş altı telefonu, hanım memurlardan birinin unuttuğu yarısı tamamlanmış örgüyü çalıp kayıplara karışmışlardır. Bakanlık bu haberle çalkalanmaktaydı ertesi sabah; giden bilgisayarlar zaten eski modeldi, iki de bir arızalanıyordu bu yüzden içinde bilgi saklanması hiç sağlıklı değildi; birimin deneyimli müdürü de babadan kalma yöntemden şaşmamış ve bilgisayara girilen her bilgiyi ayrıca kâğıda yazılıp kalın klasörler içinde çelik dolaplarda saklanması talimatını vermişti. İyi ki de vermişti, şimdi tüm bilgiler
güvencedeydi. Olan memur hanımın örgüsüne olmuştu; günlerce uğraşmıştı o örgüyle, el emeği vermiş, göz nuru dökmüştü. Bitmemiş bir örgünün neden çalındığına da kimse bir anlam veremedi. Bu olay, bakanlık için bir onur meselesi olmuştu, devletin daha önce soyulduğu çok sık görülmesine rağmen bunun alenen yapılması bakan beyin canını sıkmıştı. Haberi alır almaz ilk sözü ;
“Peki bekçi yok muymuş?” , oldu...
Bekçi yokmuş... İnanılır gibi değil ama bekçi yokmuş... Çünkü mevcut bekçi, iki gün önce emekli olmuş... Yerine hemen yeni bir bekçi atanması gerekiyormuş ama atanamamış... Bunun da nedenleri var tabii... Mesele biraz çetrefilli, kafanız karışacak biliyorum ama eğer sabrederseniz anlatmaya çalışayım...

Efendim bu birim kurulurken, iki kişilik bir bekçi kadrosu oluşturulmuş... Beş odacı, on memur, iki bölüm şefi, bir müdür kadrosu varmış ayrıca... Ancak sonradan görülmüş ki on memur yeterli değil, en azından dört memur daha gerekli. Tabii bunun için gerekli yerden istenilen kadroyu çıkartmak olanaksıza yakın zorlukta. Ancak deneyimli müdür pratik zekasıyla çözmüş bu sorunu da; bekçi kadrosundan alınan iki kişiye memurluk görevi, odacı kadrosundan bir kişiye de bekçilik görevi vermiş. Kalan üç odacı kadrosundaki iki kadroyu da de eksik kalan iki memur kadrosuna kaydırmış.
Koskoca birim tek bir odacıya kalmıştı uzun süre... Zaman içinde bir mucize gerçekleşmiş ve istenen dört memur kadrosu gelmişti, bu defa da odacı eksiği olduğundan gelen kadrolara dört odacı alınmıştı. Böylece birimde, odacı kadrosunda olup bekçilik yapanlar, bekçi kadrosunda olup memurluk yapanlar ve memurluk kadrosunda olup da odacılık yapanlar diye guruplar oluşmuştu; kim hangi kadroda herkes karıştırmaktaydı artık. Zaten bu durum da bu karışıklıktan kaynaklanmıştı... Herhalde anlamışsınızdır ne demek istediğimi, bundan daha da açık anlatılamaz artık...

Bakan hemen el koydu duruma; ilgili bakanlığa “bekçi kadrosu” için yazı yazılmasına karar verdi... Çağırdı muhasebeci kadrosundan işe alınan sekreterini,
“Yaz”, dedi... “Bakanlığımıza bağlı falanca birime çok acil bekçi gerekmektedir, gerekli kadroyu oluşturmak için gereğinin yapılmasını saygılarımla falan filan işte....”
Bakan hep böyle derdi sekreterine, hiçbir zaman tam cümleleri kurmazdı; ne istediğini söyler, “falan filan işte” diye bitirirdi, feraseti yüksek sekreter de ne demek istediğini anlar, resmi ağızla gerekli yazıyı hazırlar, bakan bey de imzalardı. Gene öyle yaptı, önce tükenmez kalemle bir taslak hazırladı. Bunu temizlikçi kadrosundan işe alınan asistanına verdi; asistanın da bu işleri öğrenmesi gerekiyordu tabii ki... Temizlikçi kadrosundan işe alınan asistan geçti bilgisayarın başına yazıyı hazırladı, ancak hızlı yazarak, işi bildiğini göstermek amacındaki temizlikçi kadrosundaki asistan; herkesin yapabileceği bir hata baktı; belki tükenmez kalemle yazılmış müsveddeyi yanlış okudu belki de acele yazarken tuşların azizliğine uğradı bilinmez; çıkan yazı “Bekçi alınacaktır” yerine “Keçi alınacaktır” , diye çıktı... Yazıyı çıkartıp masaya koydu... Peki diyeceksiniz, “Kimse kontrol etmedi mi ?”, diye... Etmedi, daha doğrusu edemedi, buna vakit olmadı. Hani derler ya “Kıç kısmetten çıkınca uçkur dokuz yerden koparmış”, burada da aynen öyle oldu, her şey peşpeşe geldi... Yazının yazılıp da masaya konulduğu an bakanlıkta bir fırtına başladı...
Önce başbakan istifa etti, dolayısıyla bakan bey de düşmüş oldu. Bütün bakanlık personelini de bir telaş aldı, kimsenin o yazıyla ilgilenecek hali yoktu artık...
Yeni hükümetin kurulması epey bir zaman aldı; yeni bakan koltuğuna oturunca çok doğal olarak etrafındakileri değiştirdi önce; eski bakanın muhasebeci kadrosundaki sekreteri başka bir bakanlığa temizlikçi olarak atanırken; başka bir yerde teknisyen kadrosundaki tanıdığını sekreter olarak aldı yanına, eski sekreterin temizlikçi kadrosundaki asistanı başka bir ile tayin edilirken, başka ildeki çaycı kadrosundaki bir kişi de yeni sekreterin asistanı oldu... Bir süre sonra bakanlıkta her şey rayına oturdu, herkes yeni görevine uyum sağladı...
Çaycı kadrosundaki asistan, masasının çekmecelerini karıştırırken keçi talebinde bulunan dilekçeyi buldu; bunu teknisyen kadrosundan gelen sekretere gösterdi.
Devlette devamlılık esastı, mademki kendilerinden önceki çalışanlar böyle bir istekte bulunmuşlar, bir bildikleri olmalıydı mutlaka. Hiç düşünmeden dilekçeyi bakanın önüne getirdi, bakan da fazla düşünmeden imzaladı... Dilekçe ilgili makama ulaşmıştı...
İlgili makam da işleme koldu bu dilekçeyi, madem devletin bir bakanlığından geliyordu, o bakanlık da “benim keçiye ihtiyacım var” diyordu, bunu sorgulamak kimseye düşmezdi. Yani bakanlığa “sen keçiyi ne yapacaksın?” diye sormak gereksizdi. Hemen bunun için gerekli prosedür başlatıldı; önce gazetelere ilan verildi...
“Bakanlığımızın falanca biriminde kullanılmak üzere ihale yoluyla bir adet keçi alınacaktır. Keçi sahiplerinin falanca gün falanca tarihte falanca yerde keçileriyle birlikte bulunup ihaleye katılmaları gerekmektedir, ihale kapalı zarf usulüyle olup....” falan filan diye devam ediyordu ilan.
Keçisini kapan koşmuştu verilen adrese, kapının önü mahşer günüydü sanki... Ortalık keçi sesinden ve kokusundan geçilmiyordu... Bakanlığın memur kadrosundaki kapıcısı yıllar sonra o günü şöyle anlatacaktı...
“Saymadım ama siz deyin beş yüz ben diyeyim bin... Keçiler binanın her bir yanındaydı, hangi kapıyı açsanız karşınıza bir keçi çıkıyordu. Keçiler bakanlığın bütün koltuklarını yediler o gün, zarar çok büyüktü... Af buyurun akşam olduğunda arkalarında keçi kakalarından oluşmuş bir dağ bırakmışlardı, temizlemek tam bir ay sürmüştü hâlâ da anlamış değilim, bir bakanlık neden keçi almak ihtiyacını duyar! “
O günün sonunda en uygun şartta sahip keçi seçildi; çok onur verici bir şeydir ki asla torpil olmadı bu seçimde. Kimse torpil talebinde dahi bulunmadı, herkes hakkına razı oldu. Belki de tarihteki ender anlardan biriydi; hilesiz, hurdasız, şeffaf bir ihale oldu...
Bakanlığın o birimindeki hırsızlık olayı çoktan unutulmuştu çünkü bütün memurlar da başka yerlere tayin olmuşlar, yerlerine başka kadrolardaki kişiler buradaki farklı kadrolara atanmıştı. Gene kimse kendi kadrosundaki işte değildi, bir tek son gelen keçi dışında...
Keçi kadrosunda göreve başlayan keçi, tüm bakanlıkların tüm birimlerinde alındığı kadroda alındığı görevi yapan tek canlıydı belki de...

Atay SÖZER