2 Temmuz 2010 Cuma
27 Haziran 2010 Pazar
3 Haziran 2010 Perşembe
9 Mayıs 2010 Pazar
BİR DİKİLİ AĞACIM VAR




5 Mayıs 2010 Çarşamba
26 Şubat 2010 Cuma
İLK ATATÜRK VE SON ATATÜRK

Atatürk filmi yapılması nicedir bir olaydı bizde…
Nasıl yapılacak, senaryosunu kim yazacak?
Yönetmen kim olacak?
Biz becerebilir miyiz, yoksa yabancılara mı çektirsek? (Burada yabancıdan kasıt Amerikalılar elbet)
En önemlisi Atatürk'ü kim oynayacak…
Öyle sıradan biri olmamalı, hem ünlü olmalı, hem de Atatürk’e benzemeli…
Atatürk’ü koruma kanununun da getirdiği gerilimle kimse pek cesaret edemedi.
Önerilen her isme bir kulp bulundu...
Zaten tepeden birileri de hemen itiraz etmek için alesta bekliyordu tepelerine inmek için.
Sanki Atatürk rolü oynamak için özel izinler gerekiyormuş gibi bir hava vardı…
Metin Erksan’la derslerinden birinde bu durumu konuşmuştuk;
“Belki böylesi daha iyi, yoksa işin suyunu çıkartırlar her önüne gelen Atatürk oynar… Düşünsenize Cüneyt Arkın’ın o mavi gözleriyle –Ben Atatürküm- diye dolaştığını” demişti.
Sonra zaman içinde Atatürk çeşitli filmlerde bazen tamamında bazen de belli sahnelerde oyuncularımız tarafından canlandırıldı.
Benim anımsadıklarım;
Mahir Günşiray
Cüneyt Çalışkur
Arda Kural
Alican Yücesoy
Rutkay Aziz
Sinan Tuzcu
Halit Ergenç
Son iki Atatürk Veda’daki Sinan Tuzcu ve Dersimiz Atatürk’deki Halit Ergenç…
Oysa bir Atatürk daha var !
Perdede ilk görünen Atatürk…
“You Can't Win 'Em All”
Bizde “Paralı Askerler” diye biliniyor…
Yönetmen Peter Collinson…
Tony Curtis – Charles Bronson başrolde…
Önemli bölümü Türkiye’de çekiliyor…
Bizden de oyuncular var; Fikret Hakan, Salih Güney, Erol Keskin, Suna Keskin, Yüksel Gözen gibi.
Sıradan bir macera filmi havasında…
Türk basını çok ilgi gösteriyor doğal olarak… Mete Akyol günlerce süren bir yazı dizisi hazırlıyor, günü gününe haber veriyor setten.
Sonunda gazetecilerimizden birinin “muhbir vatandaşlık” damarı tutuyor ve filmin “Türkiye aleyhtarı” olduğu dedikodusunu yayıyor.
Zaten her an “Acaba kazıklanıyor muyuz?” paranoyası içinde olanlar için yeterliydi bu açılmama.
Film hemen yasaklandı, lanetlendi, hiç gösterilmedi; işin komiği hâlâ da yasak, kimsenin aklına bulup oynatmak gelmiyor.
Oysa Atatürk’ün belki de en devrimci haliyle göründüğü, izleyeni gururlandıracak bir filmdi.
Atatürk burada Gençliğe Hitabe’deki, Bursa Nutkundaki Atatürk'tü.
Finalde, ortalığı karıştıran Amerikalı iki üçkâğıtçı yakalanıp Atatürk’ün karşısına çıkartılır.
Şöyle der; Mustafa Kemal…
“Ben burada bir bağımsızlık savaşı veriyorum, sizler ise benim ülkeme gelmiş işler çeviriyorsunuz… Sizlerin burada ne işi var… Terk edin ülkemi, bir daha da gelmeyin.”
Amerikalılara postasını koyan Atatürk'ü canlandıran oyuncu Patrick Magee…
Bu filmi yasaklayan muhteremlerin isimlerini ise tüm aramalarıma rağmen bulamadım.
Atay SÖZER


Fikret Hakan "Paralı Askerler"

Erol Keskin-Tony Curtis "Paralı Askerler"
8 Ocak 2010 Cuma
2 Ocak 2010 Cumartesi
İSTANBUL 2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ

20 Aralık 2009 Pazar
27 Kasım 2009 Cuma
RABBİM "ANKARA" DEDİ

Eski maliye bakanımız Kemal Unakıtan beyefendinin muhterem zevceleri Ahsen Hanımefendi bayram tatilini Kıbrıs’da geçirmeye niyet etmiş. En doğal hakkıdır, belki de rabbi “Lefkoşa” demiştir.
Ahsen Hanım İstanbul Yeşilköy havaalanına gitmiş, hemen VİP bölümüne buyur etmişler. Temel adlı genel müdürün idaresindeki havaalını yetkilileri bu konuda çok hassastırlar. Bu kez apronda deve kesmeye kalkmasalar da hanımefendiye izzet ikramdan kaçınmamışlar.
Lakin o sırada pistte iki uçak varmış.
Biri Lefkoşa’ya gidecek olan Ankara isimli uçak,
diğeri de Ankara’ya gidecek olan başka bir uçak…
Temel adlı genel müdürün idaresindeki kişiler için yeteri kadar kafa karıştıracak bir durumdur bu; nitekim de karışmış…
Ahsen yengemiz Lefkoşa’ya gidecek Ankara uçağına bindirilecek yerde Ankara’ya gidecek olan başka uçağa bindirilmiş…
Yengemiz Kıbrıs niyetine inmiş Esenboğa’da, tabii orada da bir izzet bir ikram…
Karşılayan hostes kızın yanağını okşamış;
“Ah canııım, sen ne zaman buraya tayin oldun, daha geçen gün Ankara’daydın” diye…
Kızcağız afallamış;
“Eyvah hanımefendiye bir haller oldu” diye düşünmüş…
Ahsen Hanım neden sonra acı gerçeğin farkına varmış ve haklı olarak köpürmüş;
“Tiz bana çabuk bulun o Temel müdürü” demiş…
İstanbul’daki Temel adlı genel müdür ilk uçağa atlayıp huzura çıkmış;
“Af buyurun bir hatadır oldu, ama beterin beteri vardır; sizi yanlışlıkla İbiza adasına da yollayabilirdik” diye el etek öpmüş…
Ahsen yenge fırsat bu fırsat diye isteğini söylemiş…
“Bi şartla affederim, Kemal’le bana ömür boyu bedava bilet vereceksiniz…”
Eh gene de insaflı davranmış; belki de aklına gelmemiştir o anda.
Yoksa öte tarafta kullanmak üzere neler neler isteyebilirdi…
Atay SÖZER
5 Kasım 2009 Perşembe
FRANKEŞTAYN'İN DÖNÜŞÜ
Pardon, aslında çoktan gelmiş de geçmiş bile. Bunları yıllardan beri bize kakalamışlar, meğer yıllardan beri yediğimiz haltların farkında değilmişiz.
Şimdiki yenilik bunun bir yönetmeliğinin hazırlanmış olması… Biz yeni aydık, yeni uyandık, günaydın demek gerek. Sevindirici bir durum, bize horoz geni aşılanmadığı kesin yoksa çabuk uyanırdık.
Normalde önce yasalar çıkması gerekir, ama devenin boynu gibi neremiz doğru ki…
Belli ki yasaya da deve geni enjekte edilmiş…
Bundan sonra yasal olarak genetiğimizi hacamat edeceğiz…
Acaba bunu bizlere reva görenlerin genetiği ne yönde değiştirilmiş çok merak ediyorum.
Örneğin bu yasayı hazırlayan kişiye ne geni enjekte edilmiş acaba?
Artık ürün ambalajında içinde ne herzeler olduğu yazmayacak…
GDO’suz bir üründe de “Burada GDO yoktur” yazamayacak…
Müdür Bey’e soruyorlar…
“Neden?”
Müdür Bey mantıklı bir yanıt veriyor;
“E her olmayan şeyi yazamayız ki, sığmaz.”
Doğru, örneğin bir bisküvinin içinde otomobil yok, televizyon yok, balata yok, lastik yok, tramvay yok, kayak sopası yok, soba borusu yok… Hangi birini yazacaksın…
İyi de et ürünlerinin üstüne “Domuz eti ihtiva etmez” diye yazıyorsun…
O başka…
Sahi o müdür beyde ne geni var acaba?
Bu olanlardan sonra, şöyle ya da böyle, her koşulda insanın genetiğini fena halde bozacaklar!
4 Kasım 2009 Çarşamba
EŞŞEK GRİBİ KAPIMIZDA
Deli dana, Kuş gribi, Domuz gribi gibi hayvan kaynaklı hastalıklara biri yenisi daha ekleniyor.Deli dana olayını atlattık;
Kuş gribi unutuldu gitti…
Domuz gribi; Sayın Başbakanımızın “Herkes aşı olmak zorunda değil, ben de olmayacağım” açıklamasından sonra etkisini kaybetmeye başladı, yakında bir kararnameyle domuz gribinin yurda girişi yasaklanır, olur biter…
Ama öyle bir grip var ki bu hepsinden daha korkunç…
Bu grip :EŞŞEK GRİBİ
Çok korkunç, her zaman öldürmese bile kesinlikle süründürüyor…
Son derece sinsi bir virüs, nasıl girdiği, nasıl ilerlediği belli değil; insan bazen ömrünün sonuna kadar bunun ayrımında olamayabiliyor.
EŞŞEK GRİBİNİN BELİRTİLERİ
1-HAFIZA KAYBI: 5 dakika öncesini hatırlamama. İlerlemiş vakalarda bu süre 30 saniyeye kadar inebilir.
2-TEPKİSİZLİK : Olanlar karşısında hiç tepki vermeme. Örneğin biri gelip ağzını burnunu dağıtıp, malını mülkün elinden alsa, hiçbir şey yapmadan öyle boş boş bakar.
3-SAZANLIK : En olmadık, en mantıksız şeylere hemen inanma durumu.
4-HIYAR SEVERLİK : Hıyara karşı özel bir ilgi duyma. Biri “Burnum hıyar” dese bir avuç tuz alıp ona doğru koşar.
5-HAREKETLERİ İSTEMSİZ TEKRAR ETME : Beyin bazı hareketleri otomatiğe bağlar, yapılan bir hareket daha sonra istenmeze bile rutin olarak yinelenir. Örneğin alkışlamak, aynı kişiye oy atmak vs.
6-İDRAK ZORLUĞU : Bu durumlarda kafanın dış cidarında kalınlaşma görülür; söylenen sözü anlamak imkansız hale gelir.
7-MAKAT GEVŞEKLİĞİ : Kafadaki kalınlaşmanın tam tersi burada olur, söylenen sözler buradan girer, ama beyinden uzak olduğu için bir etkisi olmaz…
8-ALGI BOZUKLUĞU : Nesneleri, kişileri, olayları olduğundan farklı algılama durumu. Örneğin bir meşe odunu adam, adam da meşe odunu olarak algılanabilir.
9-SANALİZASYON SENDROMU: Bu durum sanal dünya ile gerçeği karıştırma durumudur. Bu vakalarda hasta televizyonun karşısından kalkamaz, hayatını orada devam ettirir. Ona göre hayat ekrandan gördükleridir ve oradaki her şeyi gerçek zanneder.
Eğer bu belirtilerden birine sahipseniz hemen en yakın sağlık kuruluşuna başvurmanıza gerek yoktur. Çünkü sahipseniz bunun farkında olamazsınız zaten. Eğer bir yakınınızda bu belirtiler varsa gene bir şey yapmayın, çünkü onun için iş işten geçmiş demektir, iflah olmaz.
Uzmanlar bu gribe karşı aşı geliştirmeye çalışsalar da pek başarılı olamamaktadırlar;
tam aşıyı buldukları anda virüs mutasyona uğrayıp onu etkisiz kılmaktadır.
Son derece bulaşıcı olan bu virüse yakalananların sayısı her geçen gün artmaktadır. İnsanın hasta olduğunun farkında olmamasından dolayı bu konuda kesin bir sayı verilememektedir.
Eşşek gribi öyle bir hastalık ki; yoğun çabalar sonucu grip kısmı tedavi edilse bile kalıcı hasar bırakmakta ve EŞŞEKLİK BAKİ KALMAKTADIR.
ATAY SÖZER
29 Ekim 2009 Perşembe
ADALET ÜCRETE TABİDİR

Adaletin gözü bağlı, bir eli terazili bir eli kılıçlı tanrıçası Themis’in heykeli çağcıl sanatçılarımız tarafından yeniden şekillenmiş ve Adalet Hanım günümüzün modern kadınının görüntüsüne kavuşmuştur.
Bir kere gözündeki o bağ atılmıştır; ne demektir kadının gözünün bağlı olması?
Bir dağa kaldırma olayı mı vardır, yoksa fanteziler içeren sado-mazoşist ilişkiler mi söz konusudur! E bari ağzına da deri toptan bir ağız tıkacı koysaydınız da tam olsaydı. Aksesuar olarak bileklerine de fantezi kelepçesi, boynuna da fantezi tasması.
Sizler Adaleti ne durama getirdiğinizin farkında mısınız?
Neyse ki yalnışdan asırlar sonra dönüldü Adalet Hanım gözünü açtı…
Saçlarına mizanpli yapıldı üzerindeki çaput yerine de Versace’den şık bir tasarım giydirildi.
Elindeki terazi ve zarif kılıç bu güzelliği tamamladı ve medyadaki tüm moda yorumcularından on üstünden on almayı başardı.

Bu durum adalet üzerinde yapılacak yeniliklerin muştucusu gibi geldi bize. Adalet Hanım’ın sadece dış görünüş olarak değil, özde de değişeceği iyice belli oldu.
Artık eldeki terazi öyle sembolik olarak değil işlevsel olarak kullanılacak.
Nasıl manavdan elma alırken terazi kullanılıyorsa burada da öyle olacak.
Tabii ki bazı üçkâğıtçı manavlar gibi hileli terazi olmayacak bu, ne de olsa Adalet Hanım’ın terazisi. Hassas tartacak illa ki… Ne de olsa para veriyor vatandaş, hakkını tam olarak almalı…
Atalarımız ne güzel demiş “Terazi var tartı var, her şeyin bir vakti var” diye; işte vakit gelmiştir, o vakit, bu vakittir.
Gerçi atalarımız bir de “Tezekten terazinin boktan olur dirhemi” demiştir, ama şimdilik bu konuya girmeyelim ne olur ne olmaz…
Artık her alanda özgürlük var; paran varsa bastırırsın istediğin hizmeti alırsın…
Eğitim paralı; bastır parayı oku….
Sağlık paralı; bastır parayı iyileş…
Artık, öğretmenin öğrencisi yok; öğretmenin müşterisi var…
Artık doktorun hastası yok; doktorun müşterisi var…
Bizzat devletin büyüğü söylemişti bir hastane açılışında;
“Hastalar sizin müşterilerinizdir” diye…
E bir adalet bu hale gelmemişti, bu büyük haksızlıktı, ama gideriliyor…
Artık adalet gözü açtı…
Artık adaletin de müşterisi olacak…
Adaleti de özelleştirme kapsamına sokup sattık mı işte o zaman tadından yenmeyecek…
Atay SÖZER
19 Ağustos 2009 Çarşamba
19 Temmuz 2009 Pazar
30 Mayıs 2009 Cumartesi
18 Şubat 2009 Çarşamba
6 Aralık 2008 Cumartesi
ÖZELLEŞTİRME ÇOCUKLARI

İMF gibi Dünya Bankası gibi kuruluşlardan iki bürokrat ellerinde bond çantalarıyla gelip bu işgali gerçekleştirirler. Bunu yabana atılacak bir şey değildir, özelleştirme dediğimiz şey aslında bir sanattır. Önce adamı borçlandırırsın, borcunu ödemesine de izin vermezsin, tam öderken bir borç daha verirsin. Tıpkı genelev işletmecisi hür teşebbüs sahibi mümtaz şahsiyetlerin yaptığı gibi.
Onlar da sermayelerini hep borçlu tutup istediklerini yaptırırlar. Yöntem aynı yöntemdir; her ülkede bu işi yapmakla görevli simsarlar tayin
edilir, onlar da yaparlar. Dünyanın yetiştirdiği pek çok değerli özelleştirmeci vardır. Şimdi gelin özelleştirme konusuna emek vermiş bu özelleştirme çocuklarını tanıyalım.


Adamın biri işte... “Laissez faire, Laissez passer” yani “Bırakınız ne halt ederlerse etsinler, bırakınız ne cehenneme giderlerse gitsinler,bırakınız istiyorlarsa da öpsünler. ” diye bir herze yumurtlamış ve tüm özelleştirmecilere yol göstermiştir. Yatacak yeri olmayan bir çocuktur bu adam...

FRİEDMAN

Makyavel ve Adam Simith’den feyz alan, Galille’nin “Dünya yuvarlaktır” sözünü yanlış yorumlayarak “Küreselleşmeyi” keşfeden çocuk. Bulduğu
doktrinleriyle A BD’nin gözbebeği olmuş ve ilk icraatlarından birini Şili’de yapmıştır. Pinoche adlı bir başka özelleştirme çocuğuna darbe yaptırıp özelleştirme karşıtı Allende’yi devirip, ne var ne yok özelleştirmiştir. Bu başarısından sonra bu yöntemi pek çok yerde uygulatmıştır. Nerede birdarbe varsa bilin ki bu çocuğun parmağı vardır. En büyük özelleştirme çocuklarından biridir.

İnsanın, hırsı, ihtirası, açgözlülüğü, daha çok kazanma arzusu toplumları ileri götürür, kısaca “Genel zenginliği yapan kişisel kötülüklerdir”.
İşte bu sözler Keynes için bir düstur oluşturdu. Öyle ya “Herkes en basit yiyeceğe, en ucuz elbiseye ve en mütevazı konuta razı olsaydı, hiç şüphe yok ki bu türlü yiyecek, giyecek ve konutlardan başka türlüsü mevcut olmayacaktı”. Mandeville’nin aşağıdaki şiirini kesip hep cüzdanında taşıdı.
Liberalizmin temelini atarken de çıkartıp çıkartıp
okudu...
Hiçbir senyör övünmüyor Alacaklıları hesabına yaşamakla.Uşak giysileri eskicilerde yığılıyor.Saltanat paraları yok pahasına elden çıkarılıyor,Muhteşem koşum hayvanları satılıyor,Ve villalar borçlara kapatılıyor;bir suç gibi masraftan kaçılıyor;Pekiyi sonuç ne oluyor?“Şimdi ünlü bir kovanı seyredin.Ticaretle erdemin nasıl bağdaştığını.Onun lüksünden hiçbir iz kalmadı;Büsbütün başka bir görünüş kazandı
Toprak ve ev fiyatları al aşağı,Neş’e dolu sarayların duvarları,
İnşaatta duruş umumi,Sanatkarlar artık iş bulamıyor;Ressamlık kimseyi resmedemiyor;Heykelci ve gravürcü adı hiç anılmıyor
biridir, işin kuramını getirmiştir...
TURGUT ÖZAL
Yeni dünya düzeni, globalleşme gibi herzeleri gündemimize sokmakla görevlendirilmiş zat... Aslında onun hakkında ne söylesek azdır... İlahlar tarafından ülkenin geleceği de çizilirken onun nerelere geleceği, neler edeceği bir bir belirlendi... Boğaz Köprüsünü satacağım diye ortaya çıkıp, Türkiye’deki özelleştirmenin ateşini yaktı. O zaman “Köprüyü sattırmam da sattırmam” diyenler çıktıysa da anlara “Anasını bile satarım” diyerek neyi bulsa özelleştirmeye başlamıştır...
UNAKITAN
Türkiye’nin yetiştirdiği en hızlı çocuklardan biridir... Açık sözlüdür, lafını esirgemez.
Zamanında naylondan fatura imal ettiği söylense de
bunları duymaz, bile. Çok hoş görülüdür... Hazırcevaptır, mesela muhterem mahdumu, gümrük vergisinin artırılmasından kısa bir süre önce 4 bin
ton çerezlik mısır ithal etti... “Bu ne iş sayın bakan” diyenlere de “Yahu bizim oğlan onları kendi tavukları için getirdi, çok aç gözlü bu bizim oğlanın tavukları” diye yanıt vererek Nasreddin Hoca’yı bile solladı. Nasreddin Hoca dedik de aklımıza geldi. Bu muhterem “Parayı veren düdüğü çalar” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır. Kimseye ayrıcalık tanımaz, “önce gelen malı götürür”, der.
“Kim olduğun önemli değil, ister yerli ol , ister yabancı , İster kâfir ol , ister putperest ol, ister Mecusi ,İstersen yüz kere bozmuş ol tövbeni ... İster hırlı ol, ister hırsız, ister uğursuz, gel gene gel, batan geminin malları burada”, diyerek Hoca Nasrettin’den sonra Mevlana’ya da fark atan bir muhteremdir.
BUSH
birlikte bu unvanı da alırlar. Yani başkan olması dolayısıyla G.W Bush da kendinden öncekiler gibi bir özelleştirme çocuğudur... Şu anki başkan o
olması nedeniyle, kendinden öncekiler ve gelecek olanları temsilen onu listemize aldık.

ROTHSCHİLD
ABD’nin sahiplerinden, yedi göbekten bir özelleştirme çocuğu. Doları bile bu ailenin özel bankası basıyor, her şeyi yapıyor. Her taşın altından bunlar çıkıyor. Hicaz’ın Osmanlı’dan kopuşu sırasında faaliyet gösteren casusArabistanlı Lawrence’yi gönderen zevat arasında.
Dünyada boraks üretiminin %70’i ona ait. Ama dünya boraks madeninin %70’inin Türkiye’de bulunmasına çok bozuluyor. Bunları özelleştirsek de mi alsak özelleştirmesek de mi alsak kararsızlığı içinde olduğundan bu kadar oyalanıyor. “Özelleşip, güzelleşelim” ilkesine sıkı sıkıya bağılı.
istendiğinde “Rockfeller kadar zengin”, denir. Veya karılarına para yetiştiremeyen erkekler sonunda patlayıp “Kadın kadın sen beni Rockfeller sandın galiba” derler... Yani faydalı bir insandır, yoksa kocalar, eşlerine başka ne söyleyeceklerdi ?
Ya bu öyle bir çocuk ki anlatamam... Bir kere Güney Afrika’ya el koymuş bir kişidir. Irkçılığın en baba isimlerinden biridir. Kabileleri birbirine düşürüp savaştırmış kendi de parsayı toplamıştır. Afrika’nın meşhur elmas ocakları bu zata aittir. Rodezya’nın adı bile bu çocuğun adından gelir. Yani herifçioğlu adını ülkeye vermiş, egoya bak be! Yahu daha ne olsun? Önce saydığımız benzerleriyle birlikte dünyayı yönetenlerden birkaç kişiden biridir. Sonra “Rhodes Bursu” adıyla birçok çocuğa burs vermiştir. Tabii bu çocukların da birer özelleştirme çocuğu olması için gerekli eğitim sağlanmıştır. Daha küçücükken çocuğun hangi ülkenin idaresinde, hangi göreve geleceği belirlenmiştir. Eski ABD başkanlarından Clinton da bu bursu alan çocuklardan biridir... Anlayın işte daha fazla konuşturmayın adamı. Vallahi bu çocuk hakkında ne söyleyeceğimizi bilemiyoruz, fena halde kafa karıştıran “problem çocuk” modeli... Dünyanın en meşhur spekülatörlerinden biri olan bu çocuk Macaristan’da doğdu, ülkesi Nazi işgali altındayken karaborsacılık yaparak hayata atıldı. Musevi’ydi
ama sahte bir kimlik uydurup Tarım Bakanlığı’nda göreve işe başladı. Görevi de toplama kampına sürülecek Musevilerin el konulacak mallarını
belirlemekti.
Derken savaş bitti, Naziler yenildi, Macaristan’ı da Sovyetler işgal etti ve Nazi işbirlikçileri asılmaya başlandı. Soros usta bir manevrayla KGB ile işbirliğine girip ipten kurtuldu. Soros daha sonra kimsenin gönlü kalmasın
diye CİA ve MOSSAD ile de işbirliğine girme başarısını göstermiştir.
En büyük hobilerinden biri de darbe finansörlüğü yapmasıdır. Gürcistan, Ukranya, Kırgızistan’daki darbeler onun eseridir.
"Finansman gurusu". "Global hayırsever". "Tuttuğu altın olan Midas". "Açık toplum filozofu".
"Bilgisayar çağının Robin Hood'u","Tayland halkının kanını emen Drakula". "Malezya ekonomisinin mezar kazıcısı". "Çin'in timsahı". gibi lakapları vardır.Türkiye’ye de gelmiş idarecilerle teşrikimesai
yapmıştır. Türkiye’nin ihraç etmesi gereken şey ordusudur diye herze yumurtlayan odur. AKP, İslami bir ülkenin en demokratik partisi, diye
başbakanımıza övgüler düzen de odur.Bush aleyhtarı olduğuna bakmayın, sadece seçimlerde rakibini desteklemiştir. Ama yarın ne olacağı belli olmaz, çünkü kimse onun gibi anında taraf değiştirme ustası değildir.Açık Toplum Enstitüsü (open society institute) kurucusudur, bu kuruluş sivil toplum örgütlerini destekler gibi yapmaktadır ama aslında ne yaptığı
biraz muğlaktır. Yani demokrasiyi geliştirmek amacında olan bu kurumun parmağını attığı yerlerde yan tesir olarak nedense hep darbeler görülmektedir. Bu zatın ne olduğunu anlayanlar da vardır tabii, mesela Gürcistan’a gittiğinde üzerine yumurtayla mayonez atmışlardı.Ülkemizdeki özelleştirmelerle yakından ilgilenen bu çocuğa aman dikkat diyoruz, çok hiperaktiftir, bir şeyleri kırıp dökebilir...
ATAY SÖZER

























