DÖRDÜNCÜ MAYMUN

8 Mart 2013 Cuma

YUMURTA


Yumurta atma yaygın bir protesto şekli oldu; yumurta atılınca fiziki bir zarar vermiyor ama epey can sıkıyor elbette. Üstünüz başınız berbat oluyor, hemen temizlemezseniz yapışıp kalıyor, kolay kolay da çıkmıyor; leş gibi de kokuyor; karizmayı fena halde çiziyor.
Genelde öğrenciler üniversitelerini ziyaret eden otorite temsilcilerine fırlatıyor.
Eh mizahın temelinde de bu yatıyor zaten “güçsüzün güçlüyü madara etmesi”…
Yumurta öğrencinin sembollerinden biri haline gelmiş durumdadır. Homur Mizah Grubu ve Eğitim-Sen’in ortak düzenlediği “Üniversitemin Adı Var” konulu Karikatür-Logo-Marş  yarışmasının ödülü  altın soba boyalı yumurtaydı örneğin. 

Mayonezli Soros


Dünyayı karıştıran spekülatör Gerorge Soros’a ziyaret ettiği yerlerde yumurta, mayonez gibi nesleler atıldı. Pek etki etmedi Soros’a bunlar, güldü geçti ve gene edeceğini etmeye devam etti. Atanlar o an için gazlarını aldırıp biraz rahatladılar o kadar.
Keza Arap gazetecinin Bush’a fırlattığı ayakkabı da pek çok kişiyi bir an için rahatlatmıştır.

Yumurtalı saldırılara karşı üniversitelere gidenler yanlarında şemsiye bulunduruyorlar bazen. Sucuk getirip, “yumurtaları yazık etmeyin gelin sucuklu yumurta yapalım” diye esprili bir şekilde havayı yumuşatmak isteyenler çıkıyorsa da genellikle yumurtaya karşı artık biber gazı ve cop kullanılmaktadır. Daha da kötüsü cebinizden çıkan yumurta örgüt malzemesi sınıfına girip müebbetle yargılanmanıza neden olabilir; istediğiniz kadar “öğle yemeği olarak getirmiştim” deyin yediremezsiniz.

Bir dönem karikatürlerinde beğenilmeyen oyunlarda, sahneye atılan yumurta, çürük domates,  konuları işlenirdi. Aslında bu tiyatronun ilk dönemlerinden, oyunların pazar yerlerinde oynandığı dönemlerden kalma bir görüntü. Pazarcı ya oyunu beğenmediğinden ya da “Hadi bitir de git biz de malımızı satalım” diyerek çürük domateslerini fırlatıyordu. Günümüzde bir iki istisnanın dışında pek görünmüyor; çünkü bunun için tiyatroya yumurtanızı cebinize koyup tedarikli gitmeniz gerek. Bu durum, oyun iyi de olsa kötü de olsa yumurtayı atacağınız anlamına gelir, yani kafaya koymuşsunuz bir kere. Çehov’un “Sahnenin başında bir silah varsa sonunda o silah patlamalı” sözünde olduğu gibi burada da “Cebinde yumurta varsa o yumurta atılmalı” durumu vardır. Ama oyunda yumurta atılmak “ayıp” kabul edilmekte ve sanat düşmanlığı olarak algılanmaktadır.

Ünlü tiyatro oyuncusun eski sevgilisine oynadığı oyundaki sahnesini beğenmeyip yumurta atmasında da benzer bir durum vardır. Ancak buradaki gerekçe, genel bir gerekçeden çok özel bir durumdur.  Aynı oyuncunun Devlet Tiyatrolarının Sabancı’nın hayatını eşsiz bir yalakalık örneği göstererek sahnelenmesine tepki gösterip kültür bakanına “Bakan; öyle sırıtma, istifa et” demesi anlamlı, cesur bir protesto şekli olarak kabul edilebilir ama buradaki durum çok farklı, kıskanç sevgilinin intikamı durumu.
Olaydan sonra durumu kurtarma çabaları da hiç inandırıcı gelmemektedir.
Hele hele “Oyunda rezillikler vardı, edep yerine kadar açılıyordu” açıklamasıyla bu oyunun gişede rekor kıracağı garanti oldu. Artık sadece tiyatro severler değil, alakasız kişilikler de koşacaklar “Bakalım ne kadar açılmış?” diye. Bence oyunu sahneleyenler bu arkadaşa gişeye katkılarından dolayı plaket vermeliler.
Kadına şiddette eğitim, kültür pek etkili olmuyor görüldüğü gibi sanatçılar arasında da sık yaşanıyor. Bir keresinde de fazla entel (ne demekse!), cumhuriyet sevmez bir vatandaşımız lazımlığındaki gaytasını karısının kafasına fırlatıp eşsiz bir yaratıcılık örneği göstermiştir.

Aslında sevgiliye sahnede yumurta atma olayı ilk değil…
Dönemin iki büyük ismi Cahide Sonku ve Cahit Irgat, büyük aşk yaşıyorlar. Ancak ilişkileri biraz sıradışı. Birbirlerine laf çakmaktan, eziyet etmekten keyif alıyorlar. Cahide birkaç kez Cahit Irgat’ı sahnede zor duruma düşürecek işler yapıyor. Cahide Sonku’nun egolarının en üst düzeyde olduğu dönem, burnundan kıl aldırmıyor, en büyük korkusu beğenilmemek, alkışlar biraz az olursa morali bozuluyor. Bir gün sahneye çıktığında yumurta yağmuruna tutuluyor, en ön sırada oturan sokak çocukları ellerindeki yumurtaları fırlatıyor. Sokak çocuklarının tiyatroda ne işi var, diye düşünürken balkona bakıp işi kimin tezgâhladığını anlıyor. Cahit Irgat purosunu yakmış, gevrek gevrek gülerek el sallıyor. Aslında bu durumu, ne sanata saldırı, ne kadına şiddet ne de bir yumurtalı protesto sınıfına sokmak gerek; bu tamamen kendine özgü, bir döneme damgasını vurmuş iki çılgının sevimli didişmesinden ibarettir.
Cahide Sonku- Cahit Irgat






3 Mart 2013 Pazar

SÜT KARDEŞLER

“Süt Kardeşler” çok eski bir vodvil, orijinal adı “Madame et son filleul”  yazarları Henri de Gorsse ve Pierre Veber. Kimliklerini değiştiren arkadaşların yarattığı komiklik vardır, işler o hale gelir ki “kim kimdir” bilinmez her şey birbirine karışır, izleyenler de kahkahalarla güler ve perde…

Defalarca sahnelendi, ödenekli ve özel tiyatrolarda oynadı. Özellikle turneye çıkan kumpanyaların pek sevdiği bir oyundur. Çünkü bütün oyuncular ezbere bildiği için uzun provalara gerek yoktur daha da önemlisi 1900’lerin başı olduğu için anonimleşmiştir yani telif ödeme derdi yoktur. Filme de uyarlandı, Ertem Eğilmez yönetimindeki film gerçekten çok başarılıdır, burada Şener Şen’in kullandığı “Seni hiç sevmedim süt oğlan, zaten babanı da hiç sevmezdim!” repliği unutulmazlar arasındadır.
Bu girizgâhtan sonra gelelim konumuza; süt bankaları kuruluyormuş…
İyi bir şey tabii, anne sütünün önemini herkes kabul ediyor, sütü olmayan annelerin ihtiyacını karşılayacak bir proje.
Ancak diyanet işleri çekince koymuş. Süt kardeşlerin evlenmesi dinen yasak olduğundan bu konuda önlemler alınmasını istemiş.
Demiş ki:
1. Süt verecek kadının kendi çocuğunu sütten mahrum bırakmaması,
2. Başka kadının sütünü içen çocuklar arasında oluşacak mahremlik dairesini, olabildiğince daraltmak için, pratik bir tedbir olarak, bir kadından alınan sütün sadece erkek veya sadece kız çocuklara verilmesi,
3. Süt veren kadın ile süt verilen çocuğun kimliklerinin, kayıt altına alınması ve bu bilginin her iki tarafa da verilmesi,
4. Bu hususun yasal düzenleme ile güvence altına alınması,
5. Evliliğe engel teşkil eden süt akrabalığı dairesinin daha da genişlememesi için, birden fazla anneye ait sütlerin karıştırılmaması,
6. Süt veren anneye, masrafları dışında bir ücret verilmemesi, alınan sütlerin para karşılığı satılmaması,
7. Kendi annesinin sütü ile beslenme imkânı bulunan çocukların, bu sistemden yararlandırılmaması.
Şimdi “Çok sakıncalı olan kardeş çocukların evlenmesinin serbest olduğu bir yerde hiç kan bağı olmayan kişilerin evlenmesi neden yasak?” diye bir soruyu sorup münafıklık edip günaha girmenin anlamı yok. Bir bildikleri vardır elbet.
Ancak burada tüyler ürperten bir durum var; laik bir ülkede kanunlar resmen dini referanslara göre şekillendirilmeye başlanıyor. Sütü alanın da verenin de kayıt altına alınması vahim ötesidir. Bunun sonucu ne olacak, diyelim ki bir Türk filmi rastlantısı sonucu süt kardeşler tanışıp evlenmeye karar verdiler, yetkililer bakacaklar kayıtlara “Hayır siz evlenemezsiniz, siz kardeşsiniz” mi diyecekler? Peki, bu durum başka yerlere de yayılabilir mi,  başka kanun maddeleri de dini referanslara göre düzenlenebilir mi acaba? Sahi bu aralar yeni anayasa üzerinde de çalışmalar yapılıyordu değil mi? Ulemadan görüşler alınıyor mudur acaba?
Sadece ulemadan değil adalardan bile görüş alınıyor, örneğin İmralı’ya soruyorlar “Ne yapalım?” diye, yakında Heybeli, Kınalı, Burgaz, Hayırsız Ada, Eşek Adası da sıraya girer, oralara da heyetler yollanabilir.
Klasik vodvil gene sahneleniyor, kimlikler gene karıştı. Kim kimdir, kimin eli kimin cebindedir, kim gerçek süt oğlandır, kim değildir? Her vodvilde olduğu gibi sahne hareketli, kimse yerinde durmuyor, biri bir kapıdan çıkarken öteki kapıdan bir başkası giriyor. Bir karakter beş dakikada bir başka kimliğe bürünüyor. Oynayan karakterler zor durumda ama izleyenler kahkahalarla gülüyor… Vodvillerin sonu da genellikle mutlu sonla bitmez, tam her şey çözüldü derken, yeni bir karmaşa yeni bir curcuna başlar.  Bakalım ne olacak bu vodvilin sonu?

Zaten ben bu süt oğlanı hiç sevmedim, bunun babasını da hiç sevmezdim…

17 Şubat 2013 Pazar

SANSÜRÜN CIVIK HALİ


Şu an sansür diye bir şey yoktur, hepinizin içi rahat olsun.
Türk Dil Kurumu’na göre sansür şöyle tarif ediliyor;
SANSÜR :İsim; Fransızca censure
1. isim; Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin hükûmetçe önceden denetlenmesi işi, sıkı denetim.
2. Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin yayınının ve gösterilmesinin izne bağlı olması, sıkı denetim.
Bir kere sansür olması için önce bir sansür heyetinin olması gerekir; Abdülhamit döneminde böyle bir kurul vardı; gazeteleri yayınlanmadan kesip biçiyorlardı sonra bu cumhuriyet dönemine de yansıdı boş çıkan gazete sayfaları görüldü. Sonra basındaki sansür heyeti terk edildi, sansür heyeti sadece sinema filmlerinde boy gösterdi; uzun bir süre abuk sabuk gerekçelerle filmler kesilip biçildi; örneğin bir polisin favorili olması sansürlenmesine neden olabiliyordu. Sansürcü burada olaya film eleştirmeni edasıyla yaklaşıyordu, bir köy filminde “Bu adamlar köylü ama çok güzel bir Türkçe ile konuşuyorlar” diyerek makası basıyorlardı. Bu rezalet de şimdilik terk edildi neyse ki. Artık sinemada da sansür yok.
Yani bir üst kurum bunları denetlemiyor…
Artık mesele çok daha altlardan hallediliyor yani kökten çözüm…
Kitapları basanlar kendi kendilerine bitiriyorlar işi…
Edip Cansever’in “Masa da masaymış ha” şiirinde “bira” kelimesi geçiyor; birada alkol var, alkol de zararlı. Ders kitabını basan şahıs “Başımıza iş almayalım” diyor, “Adam oturmuş masaya bira koyuyor, ne olur, ne olmaz, milli eğitimden son dakikada geri dönmeyelim” diye içinde bira geçen dizeyi atıyor. Gerçi şiirde masaya oturan adam bira koymuyor, biranın dökülüşünü koyuyor ama buradaki farkı anlamak için farklı bir zekâ gerekiyor elbette. Masa, masa ama kafa kafa değil neticede…
Daha önce de Yunus Emre’nin başına gelmişti aynı şey, cennetteki hurilerden bahseden dize biranda buhar oluveriyor. Yunus deyince akla hemen Molla Kasım söylencesi geliyor, öyküye göre Yunus’tan çok sonra yaşamış Molla Kasım adındaki adam oturmuş onun şiirlerini sansürlemeye başlamış (ki Yunus okuyan kâfirdir fetvaları da o dönemlerde başlamıştır) sansürlerken bir de görür ki Yunus’ta şöyle bir dize vardır: 
“ Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeken bir Molla kasım gelir”…
Molla Kasım da “Aaa bu beni nereden bildi!” der ve sansürcülüğe tövbe eder.
Molla Kasım gerçek midir değil midir o ayrı konu ama belli ki ilginç bir karakter. Bizim özellikle muhafazakâr yazarlarımız Molla Kasım’ı pek severler, örneğin Milli Eğitim Bakanımız Nabi Avcı’nın bir dönem köşe yazıları yazarken kullandığı takma adı Molla Kasım’dır. Bir başka “muhafazakâr sanat” savunucusu yazarımız da Yunus Emre’yi anlattığı kitabında bu Molla Kasım söylencesini anlatır; bunu anlatırken Yunus’un söz konusu şiirini de yazar ama her nedense “…seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir”  den önce gelen,
“Andan Cennete varam Cennette huriler görem
Huri gılmanı bir bir koçasım gelir”  bölümünü atlar…
Elbette bir muhafazakâr için, hurilerle gılmanları kucaklamak biraz fazladır ve hemen sansürlenmelidir. Neticede yazarımız kendi yazdığı kitaba sansür uygulayarak anlattığı Molla Kasım’dan bir farkı kalmadığını göstermiştir.
Artık insanlar programlanmıştır, artık kendi uçağını kendin yap gibi kendi sansürünü kendin yap dönemi başlamıştır. Eh uçak dedik benzer bir durum orada da var, THY hostes kıyafetlerini tasarlayan modacımız tamamen özgün iradesiyle  “Böyle yaparsam yaranırım” düşüncesiyle yaratmıştır şaheserini.
Edebiyat klasiklerinde kafaları bir yerlere takılanlar işi gücü bırakıp şikâyet etmektedirler ve ne yazık ki ciddiye alınıp bu şikâyetlerden dolayı da soruşturmalar açılmaktadır.
Televizyonlarda her türlü, içki, sigara, bacak, omuz başı, köprücük kemiği görüntüleri ve Atatürk isimleri buzlanmaktadır. Bunlar da kimseden alınan emirlerle değil tamamen yayıncının özgür iradesiyle yapılmaktadır.  
Ercan Akyol'un tartışılan karikatürü
Milliyet Gazetesi çizerlerinden Ercan Akyol geçenlerde türbanlı avukatlarla ilgili bir karikatür çizdi, malum çevrelerden de tepkiler geldi malum olduğu üzere. Ancak vahim olan bu tepkilerin gazetenin ombudsman köşesinde yayınlanması, ombudsmanın da Ercan’ın aleyhinde yorum yapıp adeta kendi çizerini hedef göstermesi. Duruma bakar mısınız, “Valla biz çizmedik, o çizdi, bir daha olmaz, biz onun kulağını çekeriz merak etmeyin” diyerek tam bir teslimiyet havası hâkim.  Milliyetin kan kaybettiği görülüyor, yakında taze kan olarak düşünülen isimleri duydukça bu durum daha da netleşiyor…
Tarihi dizilere olanlar belli, meşhur ecdat fırçasından sonra herkes kendine çekidüzen vermeye başladı, ama gene de meclise verilen “Tarihi kişiliklere dokunulamaz” önergesini engelleyemediler. Önümüzde hepimizi bekleyen şenlikli günler görülüyor.

Otosansür tüm haşmetiyle sansürün yerini almış durumda, her yerde ve her kurumda.
Bilim kurumu sanılan TÜBİTAK’ın bir Darwin sorunu var söz gelimi…
 Darwin’den söz açılmışken bir parantez açıp 1960 yapımı bir Amerikan filminde bakalım;
İnherit the Wind (Rüzgârın mirası), yönetmen Stanley Kramer; konu bize pek yabancı sayılmaz. Amerika’nın tutucu bir eyaletinde bir öğretmen öğrencilerine Darwin’den, Evrim Teorisi’nden falan bahseder;  öğretmen hakkında soruşturma açılır (Demek orada da böyle şeyler olmuş zamanında Amerika da o yollarlar geçmiş). Eyalet savcısı tutucu biri, politikada da yükselmek istiyor bu davayı kullanmak ister ve öğretmeni mahkûm etmek için her şeyi yapar. Derken Spancer Tracy’in oynadığı Avukat Henry Drummond gelir. Esaslı bir savunma yapar ve öğretmen beraat eder. Savcı bile onların haklılığını kabul eder, ve mutlu son. Ancak sürpriz bir final daha vardır, Avukat Drummond da aslında Evrim Teorisi’ne karşıdır; buna rağmen savunusu yapmıştır.
 Burada mücadelesini verdiği tek şey tamamen ifade özgürlüğüdür…
Ve 2013 Türkiye’si bir bilim kurumu olduğu iddia edilen TÜBİTAK, Darwin’li yayınlarına son verdi…

Artık görünürde sansür yok çünkü sansürün sıvama aşaması tamamlanmış ve her yere yayılmıştır. Sansürün en rezil, en cıvık hali olan otosansür tüm haşmetiyle her an, her yerde…

4 Ocak 2013 Cuma

TAŞERON MASALI


Evvel zaman içinde memleketin birinde bir inşaat varmış, bu inşaata çalışan işçiler de varmış doğal olarak. Bir gün bu işçilerden birinin başına inşaattan taş düşmüş yarılmış.
“Aman” demişler işçilerin temsilcileri;
“Neden gerekli önlemler alınmadı?”
“Neden bu işçinin başında koruyucu kask yoktu?”, diye hesap sormak için işverenin kapısına dayanmışlar.
İşveren pek üzülmüş bu duruma;
 “Haklısınız gerekli önlemler alınmalıydı lakin ben masumum. Ben bu işi taşeron olarak almıştım, ama inşaatın çatı kısının işlemlerini başka bir taşerona devrettim. Taş da çatıdan düştüğüne göre ihmali olan o taşerondur, gidip ondan hesap sorun…”
Hemen o çatı katı taşeronuna gidip sormuşlar, “Bu taş niye düştü?” diye…
“Takdiri ilahi” demiş taşeron, “Lakin inanın ben bigünahım, ben çatı katı işlerinden sorumluyum, lakin buradaki demir aksamından sorumluyum, taş malzemeleri kısmını başka bir taşeron arkadaşa devrettim. Bakın eğer işçinin başında demir düşseydi zinhar hesap vermekten kaçmazdım. Siz gidip taşçı taşeronun yakasına yapışın…”
Koşa koşa taşçı taşerona gelmişler;
“Yahu bu ne iştir, senin sorumlu olduğun taşlardan biri bizim işçinin kafasını yardı, niye önlem almadın?”
“İşçinizin durumundan pek müteessir oldum, tez vakitte şifasına kavuşmasını yüce Mevla’dan niyaz ederim. Evet ben çatı katındaki taşlardan sorumlu taşeronum o doğru. Ancak sizin de takdir edeceğiniz gibi taş işçinizin başına zemin katta düşüyor, bakın buradayken düşmüş olsa amenna. Ama zemin katta düştüğüne göre benim mesuliyetimden çıkıyor. Zira zemin katın taşeronluğu başka bir kardeşimizin uhdesinde bulunuyor…”
Hemen o taşerona koşmuşlar;
“Hacı, bu ne iştir?” diye…
“Yüce rabbimim hikmetinden sual edilmez… Bu yer çekimi kanunu denen şeyi Newton namındaki kefere bulmuştur, zaten her türlü melanet onlardan gelmiyor mu? Taş da bu yüzden düşmüştür…”
“İyi de bu bölgenin sorumlu taşeronu sizmişsiniz…”
“El hak doğrudur, rabbimin bildiğini kuldan saklayacak değilim. Ama gelin görün ki benim mıntıkamda esnek çalışma kuralları uygulanmaktadır yani kafasına taş düşen kardeşimiz de bir nevi taşeron olmuş bulunmaktadır…”
“Yani netice?”
“Netice şu, bir taşeron olarak kendi kafasından kendi sorumlu olmaktadır tabii ki o da kafasını başka bir taşerona devretmediyse…”
Sorumlu bulunmuştu sonunda, gittiler kafası yarık işçiye;
“Suçlu senmişsin birader, bir kafana sahip çıkamamışsın !” diye hesap sordular.
Bu masalda burada bitmiiiiiş…
Gökten bir sürü taş düşmüş hepsi de bu milletin başına…

7 Aralık 2012 Cuma

Kanuni ve Simson'un başı belada

Dizi film Muhteşem Yüzyıl'da Kanuni'nin kaç yıl ata bindiği tartışma konuşu oldu. Başbakan fırçasını attı, diziyi cezalandırmak için yasa hazırlığına başlandı; bu arada çizgi film The Simpsons'un da bir bölüm RTÜK tarfından cezalandırıldı. Bu filmin sonunun nasıl biteceği merak konusu...

2 Aralık 2012 Pazar

Tarihi Bir Yazı


Kurguyla gerçeğin ayrımında olamamak çok eskiden beri var olan ciddi bir sorundur.
Bundan dolayıdır ki bir filmde kötü bir karakteri oynayan oyuncuların bir köşede kıstırılıp dövülmesi sık rastlanan bir olay haline gelmiştir.
Bu durumu yaşayan oyuncular genellikle “Sen o kadar gerçekçi oynamışsın ki izleyenler öyle sanmış, bu da senin ne kadar iyi bir oyuncu olduğunun göstergesidir” diye teselli edilirler.
Aslında bu durum o oyuncunun yeteneğini belirlemekte bir ölçü değildir elbette, ama ona saldıran kişinin ne kadar gerizekalı olduğunun şaşmaz bir göstergesidir.
Bazen de gerçek kişilerden, tarihi karakterlerden yola çıkılarak; roman, tiyatro, film, dizi film gibi kurmaca anlatılar hazırlanır. İşte bu gibi durumlarda bu muhteremlerin kafası daha da karışır. Kurgu karakteri gerçek sanan kafaya gerçekten yola çıkılmış kurgu karakteri açıklamanız olanaksızdır adeta.
Tarihsel kişilerden ve olaylardan hareketle hazırlanan kurgusal anlatılarda yaşanan en büyük sorun, söz konusu karakter eğer sevdiğimiz bir kişilikse hemen tepki gösterilmesidir. Bu tepki genellikle doğal bir eleştiri sınırını aşıp saldırıya dönüşmektedir.
Osmanlı dönemini anlatan televizyon dizinine gösterilen gereksiz tepki, altında yatan ruh halini de oraya koymaktadır.
Aslında söz konusu diziye ilk tepkiler daha dizi yayınlanmadan dolayısıyla daha seyredilmeden yapılmıştı, ecdadımızın sarhoş ve oğlancı gösterileceği söylenmişti. Oysa dizide her ikisi de yoktu. Ama bazı tarih kitaplarında bu tür göndermeler olduğunu bildiklerinden “Acaba kirli çamaşırlar açığa mı çıkıyor?” korkusuyla ayağa kalkmışlardı. Zaten dizi ilerledikçe de padişah hazretlerinin evlatlarını, torunlarını boğdurtma sahnelerine sıra geleceğini biliyorlardı ama bu olaylarda sultanlarını aklamak için nasıl bir kılıf uyduracaklarını yıllar yılı bulamamışlardı bir türlü.

Bir tarihte asistanlık yaptığım Osmanlı’nın kuruluşuyla ilgili bir filmde Osman’ın kendiyle beylik yarışına giren amcasını öldürme sahnesi çekilecek. Çekime başlanacağı gün filmin danışmanı anlı şanlı tarih profesörü bunu haber alıp çekincesini sunuyor.
“Amcasını öldürmesin…”
“İyi de tarih kitapları yazıyor, amcasını öldürmüş, diyor…”
“Ama olmaz ki, koskoca bir imparatorluk kurmuş biri hiç amcasını öldürür mü?”
“İyi de adam daha bey bile olamamış, daha beylik bile yok ortada, imparatorluktan da habersiz… Böyle olaylar da tarihte hep olmuş şeyler… Amcasını öldürmüş işte ”
“Yok yok öldürmemiştir, yapmamıştır yapmamıştır…”
 Karşınızdaki bir tarih profesörü olunca fazla tartışmanın anlamı kalmıyor; “O öyle şey yapmaz iyi çocuktur ben tanırım” şeklinde bir ifadeyi pek ciddi bulmasak da bir yanıt veremiyoruz. Yönetmen de başına iş almak istemediği için danışmanın doğrultusunda hareket ediyor, “E öldürmesin o vakit…”
“İyi de amcanın ölüm sahnesini çekeceğiz, adam nasıl ölecek?”
“Eceliyle ölsün bari…”
“İyi de amcanın Osman Bey’le olan kavgası ne olacak?”
“Kavga iyi bir şey değil zaten, amca ölürken Osman Bey gelsin amca da ondan helallik istesin…”
İş zaten zıvanadan çıkmış bir kere, “İstesin anasını satayım”, diyoruz…
Set kuruluyor amcayı oynayan Erol Taş ölüm döşeğine yatıyor, Osman Bey yanı başına geliyor, amca orada tiradını atıp helallik istiyor ve şahadet getirip ruhunu teslim ediyor.
O sahneden en çok memnun olan hep kötü adamı oynayan Erol Taş olmuştu; bu kez iyi bir karakter çıkartmanın mutluluğu içindeydi.
Neticede bu da bir kurmaca işti ille de gerçeğe birebir uyma gibi bir zorunluluğu yoktu.

Osmanlı tarihçilerinin önemli bir kısmında ortak zafiyetler vardır.
Olaylara duygusal açıdan yaklaşırlar;
Ezilmişlik horlanmışlık yüzünden oluşan aşağılık duygusunu bastırmak için abartılı bir “ecdat” efsanesi yaratılmıştır. O ecdat güçlüdür, asar, keser, yakar, yıkar herkes onların önünde tir tir titrer.
Osmanlı’nın hep yabancı kadınlarla evlenildiğinden karışmış soyuna ve en aşağı sınıf olarak nitelediğinden hiçbir devlet kademesine getirmediği Türklere tavrını görmezden gelerek gene de baş tacı eder. Onu hep ecdadı zanneder, onunla övünür (Şecaat arz ederken sirkatin söylemek).
Bilim insanı olduğunu unutur, padişahların işlediği cinayetleri, kardeş katillerini haklı çıkartmak için kırk takla atar ve Osmanlı’nın gönüllü avukatlığını yapar (Tamam belki yapmışlar yapmasına ama bir sor bakalım niye yapmışlar!)

Korkunç İvan
Filmlerdeki, dizilerdeki tarihsel anlatılar metafor olarak da kullanılır. Sovyetlerin ünlü yönetmeni Eisenstein, “Korkunç İvan” filminde tarihteki efsane Rus Çarı İvan’ı anlatır, ancak bunun yanında bir insani öykü vardır gençliğinden başlayıp yükselişini, yükselmek için yaptığı acımasızlıklar işlenir, ihtiras onu gittikçe yükseltir yükseldikçe de çirkinleştirir. İhtirasın bir insanı ne hale getirdiği anlatılır. Ama aslında üçüncü bir şey daha vardır bunun altında; aslında anlatılan kişi o dönemin lideri Stalin’den başkası değildir. Stalin bu durumu hemen fark eder tabii, Eisenstein’i sürgüne yollar filmi de yasaklar (ama yakmaz!)
Tarihi filmler, diziler, romanlar, oyunlar kurgudur gerçekle farklılıkları elbette olur dedik; neticede hepsi ortaya bir yorum getirmektedir.
Peki gerçek olması gereken tarih kitapları bunlardan farklı mı?
Pek çok tarihçi birbirleriyle çelişkili tezler ileri sürmüyorlar mı?
Sürebiliyor elbette hatta aynı tarihçi farklı dönemlerinde birbirini zıddı tezler ileri sürebiliyor.
Kanuni’nin hayatını anlatan dizideki Pargalı İbrahim Paşa padişahın kız kardeşiyle evli gösteriliyor, pek çok kitapta da bu böyle söyleniyor ancak bunu kabul etmeyenler de var.
Aslında “evlidirler” tezini ilk ortaya atan kişi İsmail Hakkı Uzunçarşılı, başka tarihçiler de onu kaynak göstererek kendi tarihlerini yazıyorlar ve Pargalı İbrahim, Kanuni’nin eniştesi olarak kayda geçiyor. Ancak 15 yıl sonra gene Uzunçarşılı çıkıyor “Elime yeni bir belge geçti, buna göre evli değillermiş; yanılmışım” diyor…
Görüldüğü gibi tarih değişken, bir belge çıkıyor ortaya bütün akış değişiyor.
Görüldüğü gibi tarih tamamen yoruma dayılı; birinin İstanbul’un fethi dediği olaya bir başkası İstanbul’un işgali diyor.
“Osmanlı’da kaç hükümdar vardı?” sorusu pek çok kitaba göre 36 diye yanıtlanır.
Ancak hiç de yabana atılmayacak, en detaycı tarihçilerimizden Reşat Ekrem Koçu’ya göre 38 hükümdar gelmiştir.
Yıldırım Beyazıt’ın yenilmesinden sonra doğan otorite boşluğuna fetret devri deniyor. Taht kavgaları başlıyor Yıldırım’ın üç oğlu mücadele ediyor ama bu arada taht boş kalmıyor. Büyük oğlu Emir Süleyman oturuyor önce sonra kardeşi Musa Çelebi gelip alaşağı ediyor kendi oturuyor en son diğer kardeş Mehmet Çelebi de onu indirip tahtı ele geçiriyor. Belli ki o zamanın resmi tarih yazıcıları (şimdinin yandaş basını olsa gerek) o karmaşayı es geçip Çelebi Mehmet’ten sürdürüyorlar tarihi (Tarihçilere rüşvet vermediği için tarihe yazılmayan padişahın anlatıldığı Ferhan Şensoy’un Soyut Padişah’ını andıran bir durum). Ancak Reşat Erkem Koçu onların da sayılması gerektiğini savunuyor, neticede tahta oturmuşlar. Dolayısıyla Koçu’nun tarihinde Kanuni Süleyman 2.Süleyman olarak geçer…
Yabancı tarihçilerin yorumlarını saymıyorum bile; tarihçilerin bile bu kadar çelişkili tezler ileri sürdükleri bir ortamda kurgusal anlatılara karşı çıkmak son derece trajikomik bir durumdur. Ancak bu trajikomiklik öteden beri vardır.
 

Kendine özgü bir kişiliği olan gazeteci yazarlardan Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu tefrika olarak yayınladığı “Kara Davut” romanının bir bölümünde Fatih’le fedaisi Kara Davut’u karşılaştırır; tartışırlar tepesi atan Kara Davut, Fatih’e bir Osmanlı aşk eder ve Fatih nakavt. Gene dönemin sazanları bunu ciddiye alıp ortalığı ayağa kaldırır “Vay efendim olur mu?” diye.   
Ulunay

Elif Naci
Deli İbrahim” oyunu sahneleniyor, dekor kostüm Elif Naci’ye ait; dönemin yazarlarından Refii Cevat Ulunay, Elif Naci’ye gıcık, çakmak için fırsat kolluyor.
Oyunu izledikten sonra basıyor fırçasını;
“O ne biçim Deli İbrahim öyle?”
“Ayol o Deli İbrahim değil ki!” diyor Elif Naci…
“Kim peki?”
“E Müşfik Kenteeeeer…”

Neticede kurgu öyküleri fazla ciddiye almaya gerek yok inanın…
 Bir yazar çıkıp Kanuni'yi zaman yolculuğuyla günümüze getirirse o zaman görürsünüz gününüzü.