DÖRDÜNCÜ MAYMUN

8 Mayıs 2012 Salı

SÜTÜ BOZUK


Epey bir zaman önce…
İlkokul’da beslenme saati vardı; getirilen büyük bir tencere içinde beyaz bir toz döküp kaynattılar etrafa kötü bir koku yayıldı.
Öğretmenim kaynattığı beyaz sıvıyı bardağa doldurup uzattı…
“Al iç haydi…”
“Bu neee!”
“Süt”
“Hayır bu süt değil, süt böyle olmaz…”
Haklıydım süt böyle olmazdı, bizim evimize her sabah sütçü gelirdi, güğümünden elindeki ölçü kabına döker sonra uzattığımız tencereye dökerdi. Tencereyi tutma görevi bana ait olduğu için bunun tüm detaylarını iyi bilirdim.
Bu yüzden kesin kararımı verdim;
“Bu süt değil…”
Öğretmenim bana bunun süt tozu olduğunu söyledi…
“Tamam işte tozlu süt, ben bunu içmem”
“Tozlu süt değil çocuğum süt tozu, hadi iç, bak mis gibi”
 “Mis gibi değil, pis gibi… Pis kokuyor… İçmem!”
Öğretmenim benim keçi huyumu bildiğinden fazla ısrar etmedi; başa çıkamayacağını biliyordu “Zıkkım iç” diyerek pes etti…
 Ben de ne o gün ne de daha sonra o sütlerden tek yudum bile içmedim; zaten evde sütçünün getirdiği benim gözümün önünde benim tuttuğum tencereye döktüğü yani alımında benim emeğim olan sütü içiyordum.

Yıllar sonra o süt tozlarının Marshall yardımı çerçevesinde hibe olarak yollanan ürünler olduğunu öğrendiğimde o gün gelen pis kokunun nedenini anladım ve o sütlerden hiç içmemiş olmakla kendimle gurur duydum.

Okullarda dağıtılan “Okul Sütü Akıl Küpü” yazılı sütleri görünce eski günler aklıma geldi, “Bizim zamanımızda o sütlerden içenler içinde zehirlenme vakası olmuş muydu ?” diye düşündüm. En azından kısa vadede bir zehirlenme olayına şahit olmamıştım ama Amerika’nın bize adım atışının bu süt tozlarıyla başladığını kabul edersek uzun vadede yavaş yavaş bir zehirlenme durumu tartışılabilir.

“Akıl Küpü” sütü içen bazı sınıflardaki çocuklar toplu olarak acile kaldırıldı ve serum bağlandı.
Yetkililer, bunun tesadüf olacağını söylediler, inandırıcı olmadı çünkü bütün sınıfın aynı anda hastanelik olması matematik bilimine aykırıydı.
Çocuklar numara yapıyor dediler, tutmadı çünkü tıp bilimi aksini söylüyordu.
Başbakanın “Sır Küpü” olayında olduğu gibi bu konu da bir sır haline gelmeye başladı.
Ama kimsenin aklına “Acaba malları aldığımız firma arada bozuk ürünler de kakalamış olabilir mi?” diye sormak gelmedi çünkü o firma kim bilir kimlere aitti?
Bu yüzden olsa gerek yöneticiler kendilerini tehlikeye atarak ellerine birer  “Akıl küpü” alıp içmeye başladılar;
“Bakın biz içiyoruz vallahi bir şey olmuyor, siz de için” dediler…
Bu olaydaki tek olumlu şey de bu bence…
Belki bu sayede hepsi birer akıl küpü haline gelip daha akıllı işler yaparlar…

18 Nisan 2012 Çarşamba

Vatan Kurtaran Şaban'ın Dönüşü


“Ateşi ve ihaneti gördük” diyor Nazım…
Biz de yakılan ve yıkılan tiyatrolar gördük zaman içinde ve dahi ihaneti…
12 Eylül’de şartlar olgunlaşıp da darbe teşekkül ettiğinde beşibiryerde paşaları almıştı bir düşünce. İşleri zordu…
Tüm demokratik kitle örgütleri toptan kapatılıp biraz rahatlanmıştı, ama kapatılamayacak kurumlar vardı bu kurumların başındakileri görevden almışlardı ama yerlerine kimleri koyacaklardı?
Öyle herhangi biri olmazdı öncelikle kendilerine kayıtsız şartsız biat edecek birileri gerekiyordu.
Örneğin Vehbi Koç “Bu komünistleri hemen cezalandırın, ben emrinize amadeyim” diye görüş bildirmişti.
Basının temsilcisi Şeyhülmuharririn Burhan Felek 90 yaşında gelerek Evren Paşa’nın elini öpmüş ve Türk basınına tarihindeki en utanç verici günü yaşatmıştı.
İşte kurumların başına böyle vatansever kişiler gerekiyordu.
Her yere böyle kişiler buldular, sıra İstanbul Şehir Tiyatrosu’na gelmişti…
Konsey üyelerinden birinin aklına geldi;
“Komutanım hani biz kuleli de okurken Darülbedayi’e oyun izlemeye giderdik. Orada Vasfi Rıza diye biri vardı, çok komikti. İşte bu adam hâlâ hayattaymış onu getirelim…”
Hepsinin aklı yattı bu fikre, gençlik günlerini anımsadılar, Vasfi Rıza çok komikti hakkaten…
Üstelik vaktin zamanında Atatürk bir oyun izledikten sonra “Herkes her şey olur ama sanatçı olamaz” dediği kişiler arasında Vasfi Rıza da vardı, Şam’da kayısı bile bunun yanında muşmula gibi kalırdı.
Vasfi Rıza göreve geldi ve kendine tebliğ edilen ilk emri uygulamaya başladı…
Kurumda bulunan komünistlerin listesini bildirmek…
Vasfi Rıza kendi kıstaslarına göre belirlediği 40 küsur kişilik listeyi konseye sundu, bu kişiler de 1402 sayılı kanunla sorgusuz sualsiz kapının önüne konup açlığa mahkûm edildi (28 Şubat mağduruyuz, bize yapılan kimseye yapılmadı; diyenler işte bunu bilmezler!).  Ama Vasfi Rıza’ya çok da haksızlık etmeyelim, bu listeye adı sehven karışan bir akrabasını kurtarmak için “Ya onun böyle şeylere kafası basmaz, kitap bile okumaz” diyerek işsiz kalmasını engellemiştir. (Bu dönemde aynı liste Devlet Tiyatroları’ndan da istenmiş, kurumun başındaki Cüneyt Gökçer liste başına kendi ismini yazınca o listeye itibar edilmemişti)…
Şehir Tiyatroları zaman içinde böyle çok badireler atlattı. Tabii sağlam duran yöneticiler sayesinde örneğin Muhsin Ertuğrul yasaklanan bir oyuna tepki olarak belediye başkanının eşek kulaklı karikatürünü fuayeye asmaya niyetlenmişti.

Haldun Taner “Vatan Kurtaran Şaban” oyununu 1965 yılında yazmış. Oyun daha sonra 1978 yılında gazetede tefrika edilirken Taner şunları yazmış “Sevinilecek bir olay, çünkü yapılmış bir hizmet böylece belgelenmiş oluyor. Ama aynı zamanda üzülecek de bir olay, çünkü VATAN KURTARAN ŞABAN’ın 1978 Türkiyesinde aynı güncelliği muhafaza etmesi bir arpa boyu yol almadığımızı gösteriyor”
Evet bildiğiniz gibi şimdi yıl 2012, o arpaya kaç santim mesafede olduğumuz meçhul.
Oyun yeni ihdas edilen Sanat ve Kültür müsteşarlığıyla ilgilidir…
Oturup acaba kimi müsteşar yapsak, diye düşünürler ve sonunda uygun adayı bulurlar.
Tapu kadastrocu Şaban müsteşar olur ve ilk iş olarak pişbirik arkadaşı Mısta Bey’i özel kalem müdürü yapar. Sonra da bu muhteşem ikilinin ülke sanatını kurtarma çalışmaları başlar…

Şehir Tiyatroları’nda geçtiğimiz günlerde bir yönetmelik değişikliği yapıldı… Ne zamandır ağızlarında geveledikleri muhafazakar sanat baklasını nihayet çıkardılar. Artık tiyatronun yönetimi sanatçılarda değil belediyenin atayacağı memurlarda olacak.
Bakalım bu kez gelecek Şaban vatanı kurtarabilecek mi?

3 Nisan 2012 Salı

Evrensel Mahkeme

12 Eylül kırığı

Umut dünyası

28 Mart 2012 Çarşamba

PRIMUM NON NOCERE*


                                     *Önce Zarar Verme

Yeni alışveriş merkezinin açılışı pek heybetli oldu; burası sıradan bir AVM değildi, belki de dünyada ilk kez belli bir konuda uzman olan bir AVM açılıyordu. Burada her şey sağlık üstüneydi. Evet burası bir hastane değildi, buraya hastane demek gerçekten çok ayıp olurdu; büyük hastane, süper hastane, mega hastane, süper hiper mega hastane demek de tam olarak karşılamazdı burasını. Görüldüğü gibi buraya söylenecek söz bulunamıyordu, sözlüklerdeki hiçbir sözcük bu muhteşem eseri karşılayamıyordu.
Açılışı bizzat beyefendi yaptı; bütün doktorları, hemşireleri, laborantları, teknisyenleri, hastabakıcıları karşısına toplayıp parmağını sallayarak düsturunu çekti.
“Buraya gelenler sizin müşterinizdir, müşteri memnuniyeti de her şeyden önce gelir…”
Yani doktorlar bundan sonra kendilerine gelenlere “hasta” değil “müşteri” diyeceklerdi. Dolayısıyla doktorlar da “doktor” değil “esnaf” olacaklardı; artık her şey değişiyordu, değişime herkes ayak uydurmak zorundaydı…
Bu heybetli yapıyı dolaşmaya başladım, burada yok, yoktu. Lokantalar, hamburgerciler, pizzacılar, mağazalar buraya gelen hastaların hizmetine sunulmuştu; hatta vakit geçirmek için sinema salonları bile mevcuttu, ünlü klasik Doktor Jivago oynuyordu. Dr Renault de Paris, Dr Oetker gibi dünyaca ünlü doktorların şubeleri açılmıştı. Elbette bu doktorlar yeni açılan bir hastanede olmayacaktı da nerede olacaktı? Başka ithal doktorlar da vardı, Fransız, İngiliz, Japon, Rus, Endonezyalı, Rodezyalı, hastane birleşmiş milletler merkezine beş basardı vallahi…
Kapıdan girdiğinizde iri harflerle yazılmış bir yazı sizi karşılıyor.
“PRİUM NİL NOCERE”
altında da çevirisi
“ÖNCE ZARAR VERME”
Hastane yöneticisi bu sözün çok önemli olduğunu, bütün çalışanlara mesaiye başlarken dua niyetine bu sözü ettirdiklerini söylüyor; diyor ki;
“En önemli ilkemiz bu ÖNCE ZARAR VERME… Önce zarar verirsen bizim için kötü olur, işimiz zorlaşır. Bu yüzden temel ilkemiz, ÖNCE TAHSİLÂTINI YAP, zararı sonradan da verebilirsin o bizi bağlamaz. Ama tahsilât yapmadan zarar verirsen sonra hastadan para alman konusunda sorun çıkabilir. Mesela geçen ay bir kıl dönmesi vakası gelmişti arkadaşlar tahsilatı sonra alırız diye ihmal etmişler, hemşire de yanlışlıkla hastaya enfeksiyon kaptırmış, iş kangrene döndü, kangreni tedavi etmek için hasanın kollarını bacaklarını kestik ama bunu yaparken hastaya yanlışlıkla HİV virüsü kaptırdık tabii tahmin edeceğiniz üzere masraflar katlanarak artıyor bu durumda; neticede hasta ex oldu. E tabii mecburen faturayı hastanın oğluna götürüp ödemesini istedim. Terbiyesiz çocuk kafa atıp burnumu kırdı. Bunca iş arasında bir de estetik ameliyatı çıktı başımıza, gerçi bize %25 personel indirimi var ama gene de dünya para… O yüzden artık işi sağlama alıyoruz, ÖNCE ZARAR VERME diyoruz…”

Tam bu sırada önümden yuvarlanarak geçen bir böbrek, peşinde de onu kovalayan bir hastabakıcı gördüm. Nakil işlemi için ameliyathaneye böbrek götürürken yere kapaklanmış ve böbrek elindeki karton kutudan fırlayarak yuvarlanmaya başlamıştı. Bu müthiş kovalamacıyı hastabakıcı kazandı, böbreği McDonalts’ın kapısında kıstırıp kıskıvrak yakaladı ve karton kutusuna geri koydu.
Hastane yöneticisi “Organ nakli konusunda çok ileri gittik dedi…”
Kol, bacak, böbrek, dalak, yüz ne bulurlarsa naklediyorlarmış…
Özellikle yüz nakli konusunda çok talep varmış, insan içine çıkacak yüzü olmayanlar kapıda kuyruk olmuşlar. Bu konuda hastaneler arasında ciddi bir rekabet başlamış durumda, çok doğaldır ki hastanın müşteri, doktorlar da esnaf olunca serbest piyasa ekonomisi duruma hâkim oluyor. Hastane yöneticisi “Geçenlerde bir hastaya bir kol ve bir bacağı aynı anda taktık, rakip hastane de hemen iki kol ve iki bacak taktı biz de hemen buna karşılık dört kol ve dört bacak birden taktık, ne kadar ileri gittiğimizi hesap edin artık” dedi.
 Hastaneler arası rekabet çok sıkı galiba, diye sordum, gerçekten öyleymiş… Tıpkı bakkalların yerini AVM’lerin alışına benziyor bu durum, önce bakkal dükkânlarını kapattılar bir bir sonra diktiler AVM’leri. Küçük esnaf teslim oldu…  Burada da önce özel muayenehaneleri kapatmaya zorlandılar, küçük doktor “teslim” oldu. Sonra da buraları açtılar. Peki rekabet bitti mi, ne gezer ? Rekabet şimdi büyükler arasında devam ediyor…
Özellikle cemaatin hastaneleriyle, tarikatın hastaneleri arasında kıyasıya bir çekişme varmış… Bu çekişmeyi hangisinin kazanacağı hasta açısından hiç ama hiç fark etmiyor tabii…

Biraz ötede test merkezi vardı, her türlü tıbbi test yapılıyordu ama ondan önce yaptırmanız gereken bir “yoksulluk testi” vardı. Yoksulluk testini geçemediniz mi yandınız; elinize üç kuruş olsun para geçtiği anlaşıldığı anda “hasta olmak” değil “hasta olmamak” gibi bir hakkınız kalmıyordu. Cebinde parası olan potansiyel bir hasta olarak her ay sigorta parası ödemek zorunda kalıyor…
Test merkezinden çıkan bir adam sevinçten ağlıyordu, boynuma sarılıp yanaklarımdan öptü. “Kurtuldum” diyordu, test sonucunda “yoksul” çıkmıştı. Yoksul birinin de hastaneye gelmesine gerek yoktu; “Artık evimde huzur içinde ölebilirim” diyordu.
Hastane gerçekten çok görkemli, insan ailesini alıp hafta sonları gezmeye gelebilir. Alışverişini yapar, hamburgerinizi yer, filminizi izler gelmişken de idrar tahlili yaptırabilir, kan şekerinizi ölçtürebilirsiniz. Tüm binayı gezmeye vaktim yetmedi sonra gelip gezintime devam edeceğim. Hastaneden çıkarken koca koca harflerle yazılmış o yazı aklımdan çıkmıyor bir türlü : ÖNCE ZARAR VERME…

Senaristin Suçu Ne?


Tv dizilerine sardırıp gündem yaratılması dönem dönem rastlanan bir şeydir.
Dizi karakterin ettiği bir laftan alınıp kıyameti kopartanlar, dizinin hikâyesini beğenmeyip şikâyet edenler, dizilerin  genel ahlakı bozduğunu iddia edenler, diziyle gerçek hayatı birbirine karıştıranlarla sık sık karşılaşmaktayız.
Son olarak eczacıların bir dizide kötü işlenen eczacı karakterine içerleyip ayağa kalkmaları daha önce defalarca tekrarlanmış örneklerden biridir sadece.
Dizi karakterleri sosyetik görünümlü kişi karşısındakine “Öğretmen olup ne yapacaksın, üç kuruşa talim edeceksin” türünden bir cümle kullanır. Bunu izleyen öğretmen alınır, hemen kaleme sarılıp “Senaryo yazarları öğretmenler aşağılıyor” türünden bir yazıyı bütün Tv köşe yazarlarına yollar.
O Tv yazarları da “Yahu bir filmde söylenen her söz senaristin mesajı değildir, bu sözü filmin olumsuz karakteri söylüyor zaten” demez ve o yazıyı köşelerinde aynen yayınlar. Aynı yazı da birçok köşede çıkarak pişti olur.
Mecliste komisyonlar kurulur oraya dizilerin temsilcileri çağırılıp ayar verilmeye çalışılır.
Senaryolardaki kadınlara bakış açısı eleştirilir, tarihi dizideki şehzadeler ilmi eğitim görürken kızlara sadece raks öğretildiği konusu eleştirilir. Şimdi ona tutup da “Bu sahneler dizinin tarihe gerçeklerle belki de en çok örtüştüğü ender noktalardan biridir. Tabii ki padişah olacak şehzadeye ilim öğretilecek; haa günümüz politikacıları olsa haklısınız, o zaman  kalça kıvırma, gerdan kırma gibi dansözlük dersleri kesinlikle gerekli olurdu” diyemezsiniz.
Filimdeki tecavüz sahnelerinden sonra tecavüz olayları artıyormuş…
Bir merkezde aralarında şehrin ileri gelenlerin de bulunduğu kişilerin 13 yaşında bir çocuğa toplu tecavüzü sonrasında da “Bu iş onun rızasıyla oldu” açıklaması korku filmi senaristlerinin bile hayal gücünü aşacak kadar gerçek bir olaydır.

Bu konuda iki filmden söz ederek nokta koymak istiyorum…
İlk film “Fatmagül’ün Suçu Ne?”, günümüzün Tv dizisine kaynak olan 1986 yapımı film;
Vedat Türkali’nin özgün senaryosu (ki bu roman değildir, birçok kişi roman zannedip; okudum çok güzeldi türünden palavra açıklamalar yapmıştır) Süreyya Duru tarafından çekilmiştir.
Konu bir gazete haberinden yola çıkma; tecavüzcüsüyle evlendirilen bir kızla ilgili.
Olay TCK’nın 434. maddesinden kaynaklanıyor, bu maddeye göre ırza geçme sonrasında taraflar arasında evlenme olursa sanık ceza almıyor. Zamanında koyulmuş rezil bir madde, yıllarca orada kalmış. Film gösterime girdikten sonra insanlar “Ne oluyor yahu?” diye fark etmişler. Neticede meclis toplanıp o maddeyi kaldırmış.

Bir başka film; adı “Madde 438”, Erdoğan Tünaş’ın senaryosu Ümit Efakan’ın rejisi. Konu gene bir TCK maddesinden kaynaklanıyor. Madde 438’e göre eğer tecavüz mağduru bir hayat kadınıysa sanık için ceza indirimine gidilmekte. Bir rezil madde daha; filmin gösteriminden sonra bu madde de kaldırıyor…
Her iki film de bu açıdan çok ama çok önemli filmlerdir…
Dünya sinema tarihinde kanun maddelerinin değişmesine neden olan kaç film vardır acaba?
Bunlar da senaryodur, bu senaryolarda da tecavüz işlenmiştir; ancak bu tecavüzler bırakın örnek teşkil etmeyi tecavüzleri engelleme yolunda kanunlar değiştirmiştir… Bu filmleri yapanlar kendileriyle ne kadar övünseler azdır.

Senaristler hiç hak etmedikleri suçlamalarla uğraşırken kanun koyucular ne yapıyor dersiniz ?
Kanun koyuculardan yakın zamanda gelen bir öneri: Daha önceden kalkmış olan mağdurun tecavüzcüsüyle evlenme maddesi geri gelsin!



31 Ocak 2012 Salı

TEKNİK TAKİBE NASIL TAKILDIM?

Bir internet sitesine telefon konuşmam düşmüş, bir arkadaşla bizim yapımcıyı çekiştiriyorum. Konuşan iki erkek, objeniz de işvereniniz olunca kantarın topuzu kaçıyor, iş biraz belaltına iniyor doğal olarak. Dinleyince fark ettim topuz gerçekten kaçmış.
Yapımcının ne kadar embesil olduğundan, çapkınlık yapmaya kalkarken nasıl madara olduğundan, yabancı uyruklu kadınların bunu otel odasında uyutup don gömlek bıraktıklarından bahsedip kahkahalarla gülmüşüz…
Konuşmam internette tıklanma rekoru kırdı, ama ben de bu sayede işimi kaybettim, yapımcım sözleşmemizi anında feshetti…
Ama işsiz kalmış olmamdan daha vahim bir durum vardı şimdi… İnternete düştüğüme göre demek ki teknik takipteydim. Şimdiye kadar “Acaba dinleniyor muyum?” diyenlerle “Paranoyaksın” diye dalga geçen ben, şimdi evde konuşurken bile fısıldamaya başlamıştım.
“İyi de ben niye dinleniyordum?”
Kuzenim “Ben öğrenirim nedenini” dedi…
Bunun bir asker arkadaşı varmış, şimdi şubelerden birinde üst düzeymiş; ondan bilgi alabilirmişiz…
Karikatür:Yalçın Çetin

Gittik üst düzeye; yolda görseniz üst düzey demezsiniz, güleryüzlü, nazik, badem bıyıklı biri. Karşısına oturttu çay ikram etti…
“Ben senin meseleyi araştırdım kardeş; sen teknik takibe yakalanmışsın” dedi…
“Onu anladık zaten… İyi de beni hangi gerekçeyle dinlediniz, hakkımda mahkeme kararı mı var?”
Önündeki kalın klasöre şöyle bir baktı…
“Hayır endişeye mahal yoktur, hakkında hiçbir inceleme falan yok. Ama bir kez Necati diye biriyle konuşmuşsun… Necati, teknik takipteymiş, sen de onunla konuştuğun için doğal olarak teknik takip listesine katılmışsın.”
“Necati benim amcam olur… İyi de benim amcam gayet mazbut biridir, mali müşavirlik yapar; o niye dinlemeye alınmış? Yoksa karmaşık ilişkileri mi varmış?”
“Hayır, dediğiniz gibi çok mazbut bir zat, ama o da banka müdürüyle telefon görüşmesi yapmış, müdür de dinleniyormuş, dolayısıyla o da teknik takibe alınmış…”
“O zaman banka müdürü şaibeli biri…”
“Yok, o da değil… Banka müdürü, bayramda teyzesini aramış bayramını kutlamak için…”
“Ve teyzesi teknik takipteymiş, öyle mi?”
“Tebrikler, siz bu işi çözmeye başladınız bakıyorum. Bizim şubede sizin gibi kavrayışı keskin kişilere ne kadar ihtiyacımız var anlatamam…”
“Peki teyzesi örgüt üyesi falan mıymış?”
“Yok canım, yaşlı kadın, daha neler artık… Ama o da gündelikçisi Fatmagül’ü aramış ve…”
“Fatmagül teknik takipteymiş !”
“Tebrikler… Ama Fatmagül’ün de bir suçu yok… O da Bakkal Osman’la konuşmuş…”
“Bakkal, kod adı mı?”
“Hayır canım adam normal mahalle bakkalı; Fatmagül’le aralarında bir şeyler varmış ama bizi ilgilendirmez tabii, biz hususi hayata saygı gösteririz…”
“Peki Bakkal Osman niye teknik takipteymiş o vakit?”
“O da Süheyla Hanım’la konuşmuş; Süheyla hanım bir paket makarna, bir margarin, bir kalıp beyazpeynir siparişi vermiş…”
Anladım Süheyla Hanım da teknik takipte olduğundan Bakkal Osman, ondan doyalı Fatmagül sonra teyzanım, banka müdürü, bizim amca bey ve sonunda da ben teknik takibe alındım öyle mi?”
“Aynen öyle…”
Bu işin ucunun nereye kadar gideceği meçhuldü ama gene de merak ettim…
“Peki Süheyla Hanım kiminle konuştuğu için teknik takibe alındı?”
“Yok o kimseyle konuştuğu için alınmadı, o zaten doğal olarak teknik takipteymiş, Süheyla Hanım’ın eşi emekli paşaymış…”
“İyi de o zaman benim kaydım nasıl internete düştü?”
Bana umutsuzca baktı,
“İşte orası bir muamma; onu biz de bir türlü çözemiyoruz… Biz bütün kayıtları inceliyoruz, işimize yarayanları ayırıyor gerisini bırakıyoruz. O bıraktıklarımız da bir şekilde internete düşüyor ama o şeklin nasıl bir şekil olduğunu inanın ki bilmiyoruz. Bilsem vallahi de söylerim billahi de söylerim…”
Paşanın canının peynirli makarna çekmesi yüzünden teknik takibe alınmıştım, yapacak bir şeyim kalmamıştı, işimden de olmuştum. Yapımcıma telefon açıp özür diledim, ama küfür edip yüzüme kapattı telefonu; benim ses kaydım yüzünden karısı buna boşanma davası açmış… Çok ağır laflar etti, onurum kırıldı. Ama yanıt vermedim, nasılsa teknik takipte olan benimle konuştuğu için o da şimdi teknik takipteydi; gününü görecek nasıl olsa; yakında internette duyarsınız konuşmalarını…

MEMLEKETİN FAY HALİ

Depremci (Tayfun Akgül)
Memleketimin fayları var, kırıla kırıla bitmiyor…
Bir fay olduğu belli, er geç kırılacağı belli, kırılınca neler olacağı da belli…
Oturduğun bina çürük; yapan muhterem zamanında demirinden, kumundan, çimentosundan çalmış, deniz kumu kullanmış; duvarların içinden midye kabukları görünüyor.
Satarken, bunları dekorasyon unsuru olarak sunmuştur belki de, muhtemeldir ki bunun için ek bir ücret de almıştır. “Duvarlarımız deniz kabuğu ile süslenmiştir”, diye…
Müteahhit itiraf ediyor, zamanında “böyle böyle” yaptık diye…
Kanıksanmış belli ki, aldıran yok…
Bir darbe geliyor; her yer yerle yeksan…
Televizyon programlarında “Deprem Starlar” türüyor,
“Türkiye depremcisini arıyor”
Hangi fay nereden geçer, kaç santimdir, ne zaman çatlar, ne vakit kırılır…
Hazır deprem çantalarımız var; çantaların içinde el feneri, battaniye, şişi suyu, püstevit ve düdüğümüz mevcuttur; uygun fiyata.
Deprem sonrası çadırlarımız mevcuttur, hediyesi şu kadar…
Depremci hocalardan ehven fiyata, depreme dayanıklı konutlar…
Böyle olmaz her yeri yıkıp yeniden yapalım, diyorlar…
Yıkılsın ki, bina dikecek yer kalmadı diyen müteahhitlere talan için alan çıksın…
Yeni ihaleler açılsın, açılan ihalelere katılanlar da onlara aracılık edenler de kazansın.
İnşaat malzemeleri satanlar kazansın…
İnşaatlarda çalışacak işçiler kasansın, evlerine ekmek götürsünler…
Bu noktada insanlar ikiye ayrılıyor;
1-Depremle yaşamayı öğrenenler
2-Depremsiz yaşayamayanlar
Depremle yaşamayı öğrenelim derken gene gittik gözünü çıkardık, depreme alıştık; fena halde kanıksadık.
Memleketin vay haline…
Depremi biz yarattık diyor itirafçı…
Faili meçhulleri biz eyledik…
Onu, bunu, şunu biz öldürdük; oraya, buraya, şuraya gömdük…
“Yok canım, yapmamışsınızdır…”
“Valla da yaptık”
“Yapmadın işte benden iyi mi bileceksin; ölenler ecelleriyle ölmüştür, soruşturmaya mahal yoktur”
“Ölülerin kemikleri fay hattı boyunca devam ediyor bakın…”
Fay hattına bakan olmayınca o kemikler de görülemiyor doğal olarak…
Fay çok önceden kırılmış meğer deprem olduğunun şimdi ayrımında oluyoruz…
Sınırda 35 kişinin bombalanarak ölmesi gene çok öncelerden kırılıp da fark etmediğimiz bir fay sonucudur…
Dersim depreminin özrü onca yıl sonra yapılır devlet devamlılığı adına…
Oysa o fay çok daha önce kırılmıştır; ecdadımız diye toz kondurmadığımız sultanlarımızdan Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerinin 40 bin Alevi’yi katlettiği gün olmuştur o deprem. Madem biz onların torunlarıyız, bir küçük özür de onlar adına ediversek.
Gerçekten de yerin altı üstüne, üstü altına gidiyor fay kırılmalarında…
İktidar, kendi muhalefet sanıp devlete çatarken muhalefet, muhalefet olduğunun bile farkında olmadan iktidarın yaptıklarından dolayı savunmaya geçiyor…
“Maaşlarınıza yaptığınız zamlardan dolayı özür dileriz…”
“Altı aylıkken altıma etmiştim, pardon…”
Faylardan biri de “Yetmez ama evet” denilen halkoyunda kırıldı…
Hukukun kimyası bozuldu…
Pankart açan çocuk, örgüt üyesi; Hrant’ı vuran, kulağı çekilesi kerata !
Bu absürt durum kesinlikle fay kırılmasının yarattığı bir artçı şok, bir yan etkidir…
Her yanımız Kafka romanı, ama okuma alışkanlığımız olmadığı için bunun ayrımında değiliz…
Bir sabah kalkan ordu kumandanı kendini terör örgütü lideri olmakla suçlanırken bulur, başka bir kişi de git gide bir hamamböceğine dönüştüğünü görebilir…
Deprem değil, binalar öldürür, derler… Asıl fayın büyüğü Cumhuriyetin altından geçiyor galiba, depremlerde üzerine sağlam basmak gerek. Çünkü müteahhitler aportta bekliyor “yıksak da yenisini yapsak” diye…
Depremle yaşamayı öğrenelim derken gene gittik gözünü çıkardık, depreme alıştık; fena halde kanıksadık.

12 Aralık 2011 Pazartesi

SİLİVRİ'DE HAREKET VAR

Mustafa Balbay, havalandırmaya çıktığında Tuncay Özkan’ı buldu ve fikrini söyledi…

“Harika” dedi Tuncay, hep birlikte Mehmet Haberal’ı buldular…

“Hocam, durum böyle böyle… Sen ne dersin?”

Haberal da beğendi bu fikri, “Tabii ki varım” dedi sevinçle…

Üçü birden Yalçın Küçük’ü aradılar…

Az ötede volta atan kalpaklı adamı görünce koştular ona doğru…

“Yalçın Hoca, bizim böyle bir düşüncemiz var, sen de katıl bize” dediler…

Yalçın Küçük “Bu güne kadar kimbilir kaç tane tuğladan büyük kitap yazdım derdimi anlatamadım. Ama sizin bu planınız müthiş…”

Yalçın Hoca da onlara katıldı…

Neyse ki hepsi aynı yerdeydi, birbirlerini aramaları zor olmuyordu…

Doğu Perinçek durumu duyunca “Ah ben bunu nasıl oldu da düşünemedim?” diye hayıflandı…

Arka avluda Nedim Şener ve Soner Yalçın oturuyorlardı…

Balbay seslendi, “Çocuklar haydi dinlenmeyin…”

Soner güldü bu söze; “Dinlenme demekle olmuyor işte, kaç defa söyledik dinlemediler, sonunda hepiz dinlediler, hepimiz dinlendiğimiz için şimdi burada dinleniyoruz” diye yanıt verdi…

Nedim Şener “Biraz tekerleme gibi oldu ama doğru söylüyorsun” dedi…

Onlar da getirilen öneriye bayıldılar…

Hemen karşıdan gelen Ahmet Şık’a seslendiler…

“Dokunan yanar” diye bağırdı Ahmet Şık…

Ama getirilen öneriyi duyunca o da çok sevindi…

Askerlere de söyleyelim onlarız bu iş olmaz, ne de olsa deneyimleri var…

Hemen “Engin Paşa’yı bulalım” dedi içlerinden biri…

General Engin Alan’ın akılı da yattı bu işe…

“Tamam, ben de bütün general arkadaşları organize ederim; burada o kadar kalabalığız ki dediğiniz şeyi rahatlıkla yaparız” dedi.

Ama uzaktan onları sürekli izleyen göz, işkillenmişti bu durumdan…

Savcı, “Adamları içeri attık hâlâ rahat durmuyorlar… Üstelik burada çok kalabalıklar, dışarıda olduklarından daha tehlikeliler” diye düşündü, ürperdi; kendini ilk kez bu kadar çaresiz hissediyordu...

Bu durumda uzlaşmak en akıllı şey olacaktı…

Geçti karşılarına…

“Tamam, siz kazandınız… İsteklerinizi söyleyin bakalım…”

“Top istiyoruz, forma istiyoruz…”

“Saha istiyoruz…”

Savcı biraz rahatlamıştı, “Ucuz kurtulduk” dedi kendi kendine…

“İstediğiniz top olsun, forma olsun, saha olsun… Alın size helal olsun…”

Böylece Silivri Futbol Ligi’nin kuruluşu için ilk adım atılmıştı…

Gazeteciler, yazarlar, politikacılar, askerler, istihbaratçıların oluşturacağı takımlarla en azından 10 takımlı bir lig ortaya çıkacaktı…

Planın ikinci adımı olarak, maçlarda şike yapıldığı söylentisi ortaya çıkacaktı…

İş futbol olunca akan sular dururdu…

Böylece Meclis olağanüstü toplanacak, bütün partilerin oy birliğiyle yasalar düzeltilecek, hemen Cumhurbaşkanı’na yollanacak, şayet veto gelse bile jet hızıyla geri yollanacaktı…

Sonrada Silivri sanıklarına tutuksuz yargılanmak üzere tahliye olanağı doğacaktı…

Artık Silivri’de herkes futbolla yatıp futbolla kalkıyordu…

BİR MESLEK YOK OLURKEN

(Bir gizli kamera yerleştiricisi dert yanıyor)

Bizim meslek çok nankör çok, kimse kıymetinizi bilmiyor.

Eskiden daha bir saygınlığımız vardı; koca koca kameralar kullanıyorduk, onları bir yere gizleyip de fark ettirmeden çekim yapmak maharet isteyen bir işti.

Şimdi maşallah mercimek büyüklüğünde kameralar var, üstelik sudan ucuz, işportada satılıyor. Kalem, çakmak, düğme şeklinde olanları bile var…

Bir kere vapurdaki pazarlamacıda bile gördüm;

“Amerika’nın CİA’sının kullandığı bu harika cihaz her yere sokulabilir olup komşunu dikizlemekte en net sonuçları vermektedir. Bir adet cihaz alana yanında hediye olarak bir adet traş bıçağı bedava, bitmedi ilaveten bir kutu tükenmez kalem…” diye satış yapıyordu.

Geçen gün bizim oğlan internetten sipariş vermiş, vallahi benim kullandığımın bir üst modeli. Kerata öğretmenler tuvaletine yerleştirip, müdür beyi defi hacet sırasında görüntülemiş. Varan-1 diye de internete yüklemiş. Yılsonunda notlar düzelmezse gerisi de gelecekmiş. E babasının oğlu tabii…

Neticede önüne gelen bir kamera bulup bir yerlere sokuşturuyor. Herkes gizli kameracı maşallah…

İş ayağa düştü artık, böyle olunca da kalite kaybı oluyor…

Bir ara ünlü oyuncuların çok özel görüntüleri çekiliyordu, dolayısıyla işin bir estetiği vardı. Onlar hem bakımlı, hem fotojeniktiler hem de rol yapma yetenekleri olduğundan ortaya izlenmesi keyifli işler çıkıyordu.

Şimdi bir de şu siyasetçilerin işlerine bakının Allah aşkına!

Tipleri ofsayt, hepsi göbekli; daha ilk sahneden insanın nevri dönüyor. Aksiyon deseniz rezalet, sanırsınız Kırkpınar pehlivanları gösteri yapıyor.

Hiç mi Fransız filmi seyretmediniz, hiç mi “french kiss” diye bir şey duymadınız ?

Yani Paris Hilton’un gizli görüntülerinden sonra hiç çekilmiyor. Yahu bu iş öyle mi yapılır?

Çekim gizli yapıldığından bir yönetmen olarak müdahale de edemiyorsun; yoksa kaç kere “Stop” diye araya girip “Bak şöyle yapacaksın” diye rol tarif etmek geldi içimden.

Atraksiyon yok, incelik yok, heyecan yok; koy kamerayı çek…

Şimdi gizli görüntüler festivali yapılmış olsaydı ne olacaktı?

Rezil olacaktık, bizimle dalga geçeceklerdi…

Ben de istemez miyim Nuri Bilge gibi çıkıp “Altın Bilmem Ne Ödülü” alayım;

“Benim güzel ve bahtsız ülkeme selamlar” diye bir konuşma yapayım.

Ama nerede, bu yeteneksizlikle film mi çekilir?

Ondan sonra “Niye bizde filmcilik gelişmiyor!”, e gelişmez tabii…

Milletin de ilgisi kalmadı artık, o kadar gizli görüntü servis ettik, kimseden tık yok.

Eskiden olsa yer yerinden oynardı…

O kadar çok olunca millet kanıksadı tabii…

Na buraya yazıyorum; göreceksiniz bir gün gelecek “Herkesin bir kaseti çıkacak”…

Kasetsiz olmak adeta ayıp hale gelecek…

O zaman da “E ne var ki bunda” diyecekler…

Ahlak kavramı değişecek, gizli saklı diye bir şey kalmayacak…

Herkes birbirinin “Big Brother” ’i olacak…

Bir sonraki aşamada da her şey naklen yayınlanacağı için kasete masete gerek kalmayacak.

İşte o zaman bizim meslek de tarihe karışacak…

Bize kelaynaklar gibi sahip çıkılması gerek, bu mesleğin son fertlerinin koruma altına alınması gerek.

Keçecilik, köşkerlik, koşumculuk, urgancılık, zembilcilik, nalbantlık, semercilik gibi gizli kameracılık mesleği de yok olmak üzere.

Devlet bize sahip çıksın…

CAMBAZA BAK

“Cambaza bak” derler, bakarsınız “neden ipin üstünde yürüdüğünü” anlayamadığınız adama. Siz heyecan içinde bakarken, “cambaz düşecek mi düşmeyecek mi?” diye beklerken cepçiler de gelip boşaltır ceplerinizi…

Son günlerde hangi cambaza bakacağımıza şaşa kaldık…

Gündemde bir dolu cambaz var ipler üstünde…

Fener küme düşecek mi düşmeyecek mi?

Düşüp de sonradan masum olduğu ortaya çıkarsa ayıp olmaz mı?

Düşmeyip de suçlu olduğu ortaya çıkarsa rezalet sayılır mı?

Aziz Yıldırım’a yapılan reva ile Silivri mahkûmlarına yapılan reva arasında bir fark var mıdır? Varsa nedir?

Zaman zaman yapılan federasyon tartışmalarında kast edilen aslında Futbol Federasyonu mudur?

Futbolun feneri bu durumdayken Deniz Fenercilerin de apar topar yakalanmasının bir nedeni var mıdır?

Elif Şafak yeni kitabı için erkek kılığında poz vermiş, acaba erkek yazarlar da kadın kılığında poz verirler mi?

Elif Şafak’ın kitabının kapağı çalıntı, içeriği de başka bir romandan intihal mi acaba…

Her iki kitabı da okumamış okumaya da niyeti olmayan biri bu meraklı sorunun yanıtını nasıl bulacaktır?

Paşalar ihtilal yapacaktı diye içeri alınırken ihtilalin en katmerlisini yapan ressam paşa neden hâlâ dışarıdadır?

Vatandaş hiç olmazsa sembolik de olsa bir kez mahkeme koridorunda “Ahmet Kenan Evren” diye bağırışını duyabilecek midir?

Peki diğer paşalar içeri alına alına dışarıda hiç paşa kalmazsa ne olacak?

İrticai faaliyetten dolayı ordudan uzaklaştırılanlara af çıkacak diyorlar, o boşluk onlarla doldurulursa ne olur?

TRT “Tosun Paşa” filmini sansürlemiş, acaba bunun da paşalar operasyonuyla bir ilgisi var mı?

Şimdi aklıma geldi bir Haydarpaşa’nın kapatılıp otel yapılmak istenmesi vardı.

Polise ağır savaş silahları alınıyor…

Peki onların da rütbeleri Tuğkomiser, Tümkomiser, Korkomiser, Orkomiser şeklinde olabilir mi?

Peki pek sık gördüğümüz, şortla otobüse binenin veya ramazanda sigara içenin dövülmesi gibi vakalardan sonra ikinci bir polis teşkilatı daha kurulabilir mi? Ahlak Polisi Teşkilatı mesela…

Peki şortlu kız vakasında “Aslında o karşısındaki adamı dövmüş” diye haberi tersine çeviren yalaka basın bu dediğine kendi de inanmış mıdır?

Peki silah alımlarının kolaylaşmaya başlaması, herkese 3 çocuk kampanyasından sonra herkesin 5 silah alabilmesinin sonucu daha da başka polis teşkilatlarına neden olabilir mi?

Bu kadar polis teşkilatı kendi aralarında anlaşabilirler mi?

Anlaşamazlarsa bu anlaşmazlık da tahammülsüzlüğe varırsa, hepsi kendi gettolarını oluşturabilirler mi?

Sahi şu gettolar meselesinin sonu nereye varır?

Laikler, dinciler, ulusalcılar,2.cumhuriyetçiler, eşcinseller kendi gettolarını oluştururlarsa nasıl bir manzara çıkar?

Bu gettolar kendi aralarında bir lig oluşturup maçlar yaparlar mı?

Peki yaparlarsa bu maçlarda kavga çıkabilir mi?

Peki, getto liginde de şike olabilir mi?

Peki gettolar arasında da sıfır sorun olur mu?

Olursa, adama “Ne halt etmeye getto oldun?” diye sormazlar mı?

Peki o gettolar da kendi aralarında çekişip yeni gettolar oluşturabilirler mi?

Peki Asmalımescit masalarının kaldırılmasından sonra sıra evdeki çalışma masalarımıza gelebilir mi?

Görüldüğü gibi cambaz çok…

“Cambaza bak” demenin alemi yok…

Ancak “Cambaza bak” diyenler bilsinler ki, bu kadar cambaza bakan biri sonunda gerçek cambazı da görebilir…