DÖRDÜNCÜ MAYMUN
28 Temmuz 2012 Cumartesi
GEL DE KATİL OLMA
Haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
Polis kaatilleri arıyordu
Deli cafer ismail tayfur ve şaşı
Üzerime yüklediler bu işi
Sarhoştum Kasımpaşa'daydım
Vapuru onlar vurdu ben vurmadım
Cinayeti kör bir balıkçı gördü
Ben vursam kendimi vuracaktım
Polis kaatilleri arıyordu
Deli cafer ismail tayfur ve şaşı
Üzerime yüklediler bu işi
Sarhoştum Kasımpaşa'daydım
Vapuru onlar vurdu ben vurmadım
Cinayeti kör bir balıkçı gördü
Ben vursam kendimi vuracaktım
Attila İLHAN
Katillik
en saygın işlerden biri artık…
Milli
katilimiz Ağca’nın serbest bırakılmasından sonra, Sivas katliamını
gerçekleştirenler, 7 TİP’li genci boğazlayıp bunu övünerek anlatanlar,
yazarları, aydınları katledenler birer birer serbest bırakıldılar. Serbest
kalanlar, “Başta sayın başbakanımız olmak üzere bizlerin serbest kalmasında
emeği geçen tüm kişilere ve dahi referandumda ‘yetmez ama evet’ diyen aslan
parçalarına şükranlarımı sunarım” diye teşekkür ettiler.
Zaten
Sivas sanıklarının tamamen masum olduğu, yangının aslında yangın olmadığı,
çıkan dumanların sigara dumanı olduğu, ölenlerin içeride birbirlerini
kurşunlayarak öldürdükleri ortaya çıkmış ve bu yüzden içeride yatanların boşu
boşuna yattıkları anlaşılmıştır. Keza o 7 TİP’linin de aslında çok tipsiz
olduklarından komplekse kapılıp intihar ettikleri sabit olmuştur. Hele hele Kemal Türkler’in katili en acınacak
durumda olan kişilerden biridir aslında zavallı adamı kaldığı hapishanen
mahkemeye götürmek için bir araç bulunamamış araç bulunduğunda da benzin
bulunamamıştır. Ya benzinsiz bir araç ya da bir bidon araçsız benzin olmuş her
seferinde. Böylece katil uzun süre mağdur edilmiştir. Neyse ki adalet tecelli
etmiş ve zaman aşımına uğrayan şahıs özgürlüğüne kavuşmuştur. Tabii içeride
geçirdiği o yılların hesabını kim verecek orası meçhul!
Aslında
bu kararları alanların da hukuku katlettiklerinden dolayı bir meslektaş
dayanışması içinde olduklarını düşünüp biraz hoşgörülü olabiliriz.
Katillere
tanınan olanakları gördükçe insanın “Gel de katil olma” diyesi geliyor.
Yargıdaki
son düzenlemeden sonra mahkemeye katil olarak gelen tahliye edilerek çıkıyor.
En
son Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın duruşmalarında tutukluluklarına devam
kararı çıkmış. Elbette ki bu iki kişinin en büyük hatası katil olmamalarından
kaynaklanmaktadır. Şöyle bir iki leşleri olsaydı hangi babayiğit mahkeme onları
içeride tutmaya cesaret edebilirdi.
Neticede
vapurun katilleri Deli Cafer, İsmail, Tayfur ve Şaşı dışarıda , Kasımpaşa’da
sarhoş gezmek gafletinde bulunan kişi içeride, tek şahit de kör balıkçı…
Hadi
bakalım bu bilmecede kim kimdir bulun…
27 Temmuz 2012 Cuma
Topyekûn Dönüşüm
Gündeme
yetişemez olduk artık, her gün yeni bir cevher yumurtlanıyor…
Her
yumurta yeni bir dönüşümün müjdecisi gibi…
Kentsel
dönüşüm adı altında belki de yüzyılın en büyük yağması başlayabilir; bir takım
adamlar beğendikleri yerlerdeki evlere “Burası deprem riski taşıyor” raporuyla
el koyabilirler artık. İtiraz hakkı yok; Danıştay başkanı net biçimde açıkladı
“Artık yürütmeyi durdurma kararları vermeyeceğiz” diye…
Yani
yürütme aynen devam edecek…
Dönüşüm
de tüm hızıyla devam ediyor…
4+4+4
eğitim dönüşüyor; okula başlama yaşı iyice aşağıya çekilince beyinlerin
şekillenmesine daha erken başlanacak doğal olarak. Belli ki “Ağaç yaşken
eğilir” şeklindeki anlamlı atalar sözümüzün anlamını çok iyi kavramışlar.
Bir
muhterem büyüğümüz çocuğun yaşını belirlerken ana rahmine düşme anının ölçü
alınmasını buyurmuş, yani yaş sıfırdan değil eksi birden başlamalıymış.
Muhteşem bir fikir hatta daha da cesur olup babanın husyesindeki ve hatta ağaç
dalındaki meyvedeki konumunu dikkate almak çok etkili olur. Sezaryen ve kürtaj yasaklarıyla
da yeniden şekillendirilecek nesil güvenceye alınmış olacak tabii ki. Zaten
hastaneler çok önceden dönüştürülmüştü doktorlar duruma alıştıklarından fazla
yadırgamadılar. Çünkü önceleri dönüşümün sadece kendi alanlarında olduğunu
zannedip biraz üzülseler de kafalarını kaldırıp başka yerlere bakınca yalnız
olmadıklarını görüp biraz rahatladılar.
Kadınların
“Benim bedenim benim kararım” eylemleri de biber gazı soslu “Senin bedenin
benim kararım” çıkışıyla bertaraf edildi; kürtajın Uludere gibi bir cinayet
olduğu açık yüreklilikle söylendi. Uludere’deki kütraj fazla fazla tazminat
(kan bedeli) ödenerek halledilmişti. Devletin çözemeyeceği iş yoktu, tecavüz
vesaire nedenlerden olacak hamileliklerden doğan çocuğa da devlet bakacaktı… Ama
her şeyi devlete bırakmak olmaz bu konuda “Yetmez ama evet” diyen arkadaşların
gönüllü destek vereceklerinden kuşkum yok. Hepsi de “parasız eğitim istiyoruz”
pankartı açan öğrencilerin mahkûm edilmesini gördüklerinde kendileriyle kim
bilir ne kadar gurur duyuyorlardır.
Dönüşüm
devam ediyor… Aklıma durup dururken Kafka’nın “Dönüşüm” ü geliyor,
hamamböceğine dönüşen George Samsa karşımda sırıtıyor…
İçki
yasakları çeşitli illerde yayıla yayıla devam ediyor… İçkiciler biraz rahat,
hiç olmazsa onlar da yalnız değil dönüşüm konusunda.
Tiyatrolar
dönüşmeye başladığında tiyatrocular tepki gösterdiler ama baktılar ki dönüşüm
sadece burayla sınırlı değil. Bu yüzden operaya yapılacak mescit bile doğal
geldi. Eh zaten operalar kapatılacak nasılsa, Fazıl Say’a da ne olacağı belli
değil; binalarda mescit olsun da bari bir işe yarasın.
Muhafazakârlık
yükselen değer ama seçme hakkın var; bir başka yükselen değer olan “Radikal muhafazakârlık”
var; seç bakalım birini.
THY
yollarına grev yasağı geldi “Olur mu yahu!” diyenler hemen kapının önünde. Bu
yasağın başka yerlerde de uygulanması hiç şaşırtmaz. Nasılsa bir şey olduğu
yok, yol açılmış bin kere…
Dönüşüm
rüzgârının nereden ve ne zaman eseceği belli değil; bunca yıllık Piyerloti
Tepesi’nin İdris-i Bitlisi’ye dönüştürmeye kalkma absürtlüğü, bunu önerinin de
Avrupa’nın en yüksek binası iddiasıyla dikilen Sapphire adlı yapının sahibi
olması absürtlük içinde absürtlük örneği olarak tarihteki yerini alıyor. Adım
başına dikilen benzer AVM’ler giderek Dubai’ye dönüşmemizin müjdecisi oluyor.
Bu arada Türkiye Cumhuriyeti adının yakında neye dönüşeceği merak konusu ama
herhalde bu konuda demokratik davranıp bir yarışma açarlar gelen öneriler
içinde en beğendiklerini seçerler…
Endişeye
gerek yok, dönüşüm sadece bizim alanımızda değil dört bir yanda…
Başımızı
muhalefete döndürüp soruyoruz “Bu dönüşme nereye kadar?” diye…
Ama
muhalefet meşgul, dönmüş yüzünü Fettullah’a övgüler düzüyor…
Onlar
da rahat, üzülmüyorlar; “Nasıl olsa her şey başka bir şeye dönüşüyor, bizim de
bu şeye dönüşmemiz normal”, diyorlar…
Ben
de çok rahatım asla umudumu yitirmiyorum dönüşüm bu hızıyla devam ederse
elbette döne döne uygun bir yere geleceğiz. Bütün mesele o yerde durmasını
bilmekte…
George
Samsa tam olarak bir kakalalağa dönüşmüş ayağımın dibinde dolaşıyor, üzerine
bassam mı acaba?
17 Mayıs 2012 Perşembe
SİLİVRİ İZLENİMLERİ
Adaletin
bakanının 11 gazeteciyi Silivri Cezaevine davet ettiğini duyunca çok
heyecanlandım. Acaba 12.kişi olarak gidebilir miyim diye düşündüm. Başvuru
yaparsam “Adaletle dalga geçmekten” dolayı hakkımda işlem yapılır ve bu sayede
girebilirdim ama bu defa da çıkmam sorun olurdu. Benim o 11 kişilik gruba bir
şekilde kaynak olmam gerekiyordu. Pek sık uygulanan bir taktiktir; diyelim ki
bir düğün, kokteyl gibi bir etkinlik var ve siz davetli değilsiniz ama gitmek
istiyorsunuz. Şık bir kıyafet giyip kapıda giriş yapan kalabalığın arasına
karışıp kapıdaki görevliye gülerek selam verip içeri süzülebilirsiniz. Gazeteci ekibinin cezaevi önünde buluşup
toplu olarak gireceklerini öğrenince hemen oraya koştum. Pek ilgi çekmeyen
sessiz sakin bir yapınız varsa bu gibi ortamlarda rahat edersiniz. Örneğin
askere giderken yeni teskere almış olan üst devremin verdiği öğüt kulağıma küpe
olmuştur; “Konuşma ve karışma” demişti. Bu sayede çok iyi arazi olmuştum hatta
teskere alırken bölük komutanı “Sen bizim bölükte miydin yahu?” diye sormuştu.
İşte bu gene bu yöntemle diğer 11 kişinin
arasında Silivri yerleşkesine duhul ettim.
Hemen
girişte bir görevli hepimizin eline kolonya döktü; neticede misafirdik.
Sayın
Bakan bizzat mihmandarlık yapıyordu, arazi çok gerçekten çok geniş, gazeteci
arkadaşlar hayranlıkla bakıyorlardı her yana.
Bakan
Bey, “Şimdiye kadar Silivri’nin en meşhur şeyi yoğurduydu, bizim sayemizde artık
hapishanesiyle de meşhur olacaktır” dedi.
Gerçekten
de Silivri halkının beldelerine bu müstesna eseri kazandıranları ne kadar
hayırla yâd edeceklerini tahmin ediyorum.
Öncelikle
yemekhaneyi gezdik çok ferah, her öğün birkaç çeşit yemek çıkıyormuş; şişman
gazeteci arkadaşın karnı yemekhane görünce hemen acıkırmış; yemeklerin tadına
bakmak istedi. Biz de bu sayede oturduk, görevliler yemeklerimizi getirdiler.
İzmir
köfte, perde pilavı, zeytinyağlı dolma, vezirparmağı tatlısı varmış şansımıza.
Ve tabii isteyene Silivri yoğurdu.
Şişman
gazeteci Köfteyi biraz tuzlu buldu,
dolmanın yağının da sızma olmadığından şikâyet etti ama buna rağmen
hepsinden birer porsiyon daha yedi. Bakandan eve götürmek için kiloluk yoğurt
istedi, başka yerde bulmak zor oluyormuş.
Tabii
diğer arkadaşlar da “Biz de isteriz” diye tutturdular.
Bakan
da “Tamam şimdi talimat veririm hazırlarlar, giderken alırsınız” dedi.
Daha
sonra spor salonuna girdik, burası da çok geniş, ferah bir yer, ortada bir ping pong masası var, gazeteci hanım arkadaşımızın gözleri
parladı, bu oyunda çok iddialı olduğunu söyledi. Bakanla üç setlik maç yaptılar
gerçekten de iyi oynuyormuş, resmen madara etti. Bakan Bey bir kadına yenildiği
için biraz bozulduysa da belli etmemeye çalıştı.
“Buyurun
gezintimize devam edelim” diye yürüdü.
Şişman
gazeteci “Sayın bakanım bizim yoğurtlar hazırlanıyor değil mi?” diye sordu.
Bakan
Bey “Tamam merak etmeyin talimatı vereceğim şimdi…”
Şişman
gazeteci fikri takip konusunda deneyimliydi gerçekten;
“Talimat
verdiğinizi duymadım da… Yok yani sonra son dakika telaşı içinde karambole
gelmesin diye söyledim…”
Bakan
yanındaki görevliye sinirli bir şekilde,
“Arkadaşlara
birer kutu yoğurt hazırlayın, giderken götürecekler” diye talimat verdi.
Şişman
gazeteci de görevlinin kulağına eğilip,
“Benimki
mümkünse iki kutu olsun, her zaman buraya gelmek zor oluyor” diye fısıldadı.
Sonra
kütüphaneye girdik; 25 bin kitap yasaklı olduğundan burada bulunmuyormuş bunlar
dışındaki kitapların bulunmasında bir sakınca yokmuş. Hâlbuki bir hapishanenin
kütüphanesinde yasaklı yayın olması çok anlamlı olurdu. Nasıl yazarlarını
getirip bir yere kapatıyorsanız kitaplarını da buraya getirebilirdiniz pekâlâ…
Bu vesileyle şimdiye kadar halen 25 bin kitabın yasaklı olduğunu öğrenmiş ve
düşünce özgürlüğünün boyutunu kavramış oluyoruz.
Gezintimiz
sırasında yolumuz mutfağa düşüyor, doğrusunu isterseniz temiz sayılabilecek bir
ortam. Mutfak çalışanları bizleri görünce hemen esas duruşa geçip ellerini
tırnak kontrolünü yapmamız için ileri doğru uzattılar. Tabii bu kadar
gazeteciyi karşılarında görmeleri onları tedirgin etmişti doğal olarak. Refleks
olarak hemen bu hareketi yapıyorlar. Uğur Dündar az şok baskınlar yapmamıştı
böyle mutfaklara. Her seferinde de mutlaka etrafa atılmış birli elbiseler, fare
pislikleri, hamam böcekleri gibi hijyen kurallarını yerle bir eden hatalar
bulmuştu. Ama bu defa belki bizim geleceğimizi bildiklerinden önlemler
alınmıştı bir hata bulamadık.
Şişman
gazeteci arkadaş mutfak çalışanını “Bizim yoğurtlar hazırlanıyor değil mi? Aman
ha benimki iki tane olacak unutmayın” diye uyardı.
Halı
saha ve voleybol sahasını da gördük; her ikisinde de takımlara ayrılıp
karşılıklı maçlar yaptık. Voleybolda benim takım yenildi ama futbolda iyice
madara ettik.
Sonra
başka bir binaya girdik, bunası hastaneymiş; gerçekten de tam teşekkülü bir
hastane görünümünde, belli bir ciddiyeti var. Sus işareti yapan hemşire
fotoğrafı bile çatık kaşlı, onu görünce ister istemez alçak sesle konuşmaya
başlıyorsunuz.
Şişman
gazeteci arkadaş “Gelmişken bir çekap yaptırayım” bari dedi.
Öteki
arkadaşlar da “Bizim başımız kel mi, biz de isteriz” dediler… Eh çekapı beleşe
getirme imkânı bulunmuştu bu fırsat kaçmazdı doğrusu. Tahlil sonuçları
beklenirken doktorlarla sohbet imkânı bulduk, neticede gazeteci olarak
gelmiştik elbette bir şeyler soracaktık.
Şişman
arkadaş “Mahkumlar burada seks sorunlarını nasıl hallediyorlar. Örneğin ben
araştırdım Azerbaycan’da belli günlerde bungalovlarda eşlerini misafir etmesine
izin veriyorlarmış. Böyle olunca da bu hakları elden gitmesin diye isyan falan
çıkmıyormuş” diye sorarak ne kadar araştırmacı bir gazeteci olduğunu belli
etti.
Doktor
da “Yok burada öyle bir sistem yok ama belli zamanlarda 12’şer kişilik gazeteci
gurupları misafir ediyoruz sadece” dedi.
Bunun
bir espri mi yoksa başımıza gelecekler konusunda bir uyarı mı olduğunu
düşünürken tahlil sonuçları geldi.
Benim şeker biraz yüksek çıkmıştı, doktor,
“Yediğine içtiğine dikkat et” dedi.
Ama
şişman arkadaşın kolesterolü tavan yapmıştı, doktor bile şaşırdı bu durma; az
daha yatıracaktı, şişman arkadaş orasının aslında bir hapishane olduğunu
anımsayıp ne olur ne olaz diyerek buna yanaşmadı, Ama doktorun verdiği ilaçları
oradan alıp gene beleşe getirdi.
Gerçekten
burası bir şehir gibiydi gez gez bitmiyordu, hava kararıyordu bizde ise hiç hal
kalmamıştı. Bu arada Bakan Bey’e telefon
gelmişti Sayın Başbakan acil olarak toplantıya çağırıyordu. Eh ayrılık vakti
gelmişti, herkes memnundu bu geziden.
Bakan
Bey “Aslında bir de koğuşlarımız var, işte yatak; masa, tuvalet falan filan
var, bilmem görmeye gerek var mı?” dedi, acelesi olduğu bizi savama istediği
belliydi.
Hanım
arkadaşımız “Ay hiç gerek yok, biz anladık zaten siz söyleyince” diyerek ne
kadar feraset sahibi olduğunu belli etti.
Sakallı
gazeteci arkadaş hafta sonu kaçamakları için buraya rahatlıkla gelinebileceğini
söyledi.
Kapının
önünde yolcu ederken hepimize birer gül verdiler…
Şişman
arkadaş telaş içindeydi…
“E
hani yoğurtlar?” diye haykırdı… “Ben biliyordum böyle olacağını onun için
tekrar tekrar söyledim, aha işte yok, gelmemiş…”
Bir
süre daha yoğurtların gelmesini bekledik ama neticede geldi, adalet sistemi yavaş
da olsa işliyordu.
Şişman
arkadaş “Benim iki tane olacaktı” diye hatırlattı durumunu.
Sonra
hep birlikte dışarı çıktık; içimde “Sanki burada bir eksik var” hissi vardı.
Sonra
aklıma geldi, yahu bu hapishanede hiç mahkûm yoktu, o kadar dolaşmış tek mahkûm
bile gömememiştik.
Yerleşkeden
uzaklaşırken hapishane binasına dönüp baktım demir parmaklıkların ardından
birileri bize bakıyordu ve sanki bize el işareti yapıyorlardı. Ama bu kadar
yorgunluğun verdiği bir yanılsama da olabilirdi tabii…
8 Mayıs 2012 Salı
SÜTÜ BOZUK
Epey
bir zaman önce…
İlkokul’da
beslenme saati vardı; getirilen büyük bir tencere içinde beyaz bir toz döküp
kaynattılar etrafa kötü bir koku yayıldı.
Öğretmenim
kaynattığı beyaz sıvıyı bardağa doldurup uzattı…
“Al
iç haydi…”
“Bu
neee!”
“Süt”
“Hayır
bu süt değil, süt böyle olmaz…”
Haklıydım
süt böyle olmazdı, bizim evimize her sabah sütçü gelirdi, güğümünden elindeki
ölçü kabına döker sonra uzattığımız tencereye dökerdi. Tencereyi tutma görevi
bana ait olduğu için bunun tüm detaylarını iyi bilirdim.
Bu
yüzden kesin kararımı verdim;
“Bu
süt değil…”
Öğretmenim
bana bunun süt tozu olduğunu söyledi…
“Tamam
işte tozlu süt, ben bunu içmem”
“Tozlu
süt değil çocuğum süt tozu, hadi iç, bak mis gibi”
“Mis gibi değil, pis gibi… Pis kokuyor… İçmem!”
Öğretmenim
benim keçi huyumu bildiğinden fazla ısrar etmedi; başa çıkamayacağını biliyordu
“Zıkkım iç” diyerek pes etti…
Ben de ne o gün ne de daha sonra o sütlerden
tek yudum bile içmedim; zaten evde sütçünün getirdiği benim gözümün önünde
benim tuttuğum tencereye döktüğü yani alımında benim emeğim olan sütü
içiyordum.
Yıllar
sonra o süt tozlarının Marshall yardımı çerçevesinde hibe olarak yollanan
ürünler olduğunu öğrendiğimde o gün gelen pis kokunun nedenini anladım ve o
sütlerden hiç içmemiş olmakla kendimle gurur duydum.
Okullarda
dağıtılan “Okul Sütü Akıl Küpü” yazılı sütleri görünce eski günler aklıma
geldi, “Bizim zamanımızda o sütlerden içenler içinde zehirlenme vakası olmuş
muydu ?” diye düşündüm. En azından kısa vadede bir zehirlenme olayına şahit
olmamıştım ama Amerika’nın bize adım atışının bu süt tozlarıyla başladığını
kabul edersek uzun vadede yavaş yavaş bir zehirlenme durumu tartışılabilir.
“Akıl
Küpü” sütü içen bazı sınıflardaki çocuklar toplu olarak acile kaldırıldı ve
serum bağlandı.
Yetkililer,
bunun tesadüf olacağını söylediler, inandırıcı olmadı çünkü bütün sınıfın aynı
anda hastanelik olması matematik bilimine aykırıydı.
Çocuklar
numara yapıyor dediler, tutmadı çünkü tıp bilimi aksini söylüyordu.
Başbakanın
“Sır Küpü” olayında olduğu gibi bu konu da bir sır haline gelmeye başladı.
Ama
kimsenin aklına “Acaba malları aldığımız firma arada bozuk ürünler de kakalamış
olabilir mi?” diye sormak gelmedi çünkü o firma kim bilir kimlere aitti?
Bu
yüzden olsa gerek yöneticiler kendilerini tehlikeye atarak ellerine birer “Akıl küpü” alıp içmeye başladılar;
“Bakın
biz içiyoruz vallahi bir şey olmuyor, siz de için” dediler…
Bu
olaydaki tek olumlu şey de bu bence…
Belki
bu sayede hepsi birer akıl küpü haline gelip daha akıllı işler yaparlar…
18 Nisan 2012 Çarşamba
Vatan Kurtaran Şaban'ın Dönüşü
“Ateşi
ve ihaneti gördük” diyor Nazım…
Biz
de yakılan ve yıkılan tiyatrolar gördük zaman içinde ve dahi ihaneti…
12
Eylül’de şartlar olgunlaşıp da darbe teşekkül ettiğinde beşibiryerde paşaları
almıştı bir düşünce. İşleri zordu…
Tüm
demokratik kitle örgütleri toptan kapatılıp biraz rahatlanmıştı, ama
kapatılamayacak kurumlar vardı bu kurumların başındakileri görevden almışlardı
ama yerlerine kimleri koyacaklardı?
Öyle
herhangi biri olmazdı öncelikle kendilerine kayıtsız şartsız biat edecek
birileri gerekiyordu.
Örneğin
Vehbi Koç “Bu komünistleri hemen
cezalandırın, ben emrinize amadeyim” diye görüş bildirmişti.
Basının
temsilcisi Şeyhülmuharririn
Burhan Felek 90 yaşında gelerek Evren Paşa’nın elini öpmüş ve Türk basınına
tarihindeki en utanç verici günü yaşatmıştı.
İşte
kurumların başına böyle vatansever kişiler gerekiyordu.
Her
yere böyle kişiler buldular, sıra İstanbul Şehir Tiyatrosu’na gelmişti…
Konsey
üyelerinden birinin aklına geldi;
“Komutanım hani biz kuleli de okurken Darülbedayi’e
oyun izlemeye giderdik. Orada Vasfi Rıza diye biri vardı, çok komikti. İşte bu
adam hâlâ hayattaymış onu getirelim…”
Hepsinin
aklı yattı bu fikre, gençlik günlerini anımsadılar, Vasfi Rıza çok komikti
hakkaten…
Üstelik
vaktin zamanında Atatürk bir oyun izledikten sonra “Herkes her şey olur ama sanatçı olamaz” dediği kişiler arasında
Vasfi Rıza da vardı, Şam’da kayısı bile bunun yanında muşmula gibi kalırdı.
Vasfi
Rıza göreve geldi ve kendine tebliğ edilen ilk emri uygulamaya başladı…
Kurumda
bulunan komünistlerin listesini bildirmek…
Vasfi
Rıza kendi kıstaslarına göre belirlediği 40 küsur kişilik listeyi konseye
sundu, bu kişiler de 1402 sayılı kanunla sorgusuz sualsiz kapının önüne konup
açlığa mahkûm edildi (28 Şubat mağduruyuz,
bize yapılan kimseye yapılmadı; diyenler işte bunu bilmezler!). Ama Vasfi Rıza’ya çok da haksızlık etmeyelim,
bu listeye adı sehven karışan bir akrabasını kurtarmak için “Ya onun böyle şeylere kafası basmaz, kitap
bile okumaz” diyerek işsiz kalmasını engellemiştir. (Bu dönemde aynı liste Devlet Tiyatroları’ndan da istenmiş, kurumun
başındaki Cüneyt Gökçer liste başına kendi ismini yazınca o listeye itibar
edilmemişti)…
Şehir
Tiyatroları zaman içinde böyle çok badireler atlattı. Tabii sağlam duran
yöneticiler sayesinde örneğin Muhsin Ertuğrul yasaklanan bir oyuna tepki olarak
belediye başkanının eşek kulaklı karikatürünü fuayeye asmaya niyetlenmişti.
Haldun
Taner “Vatan Kurtaran Şaban” oyununu
1965 yılında yazmış. Oyun daha sonra 1978 yılında gazetede tefrika edilirken
Taner şunları yazmış “Sevinilecek bir
olay, çünkü yapılmış bir hizmet böylece belgelenmiş oluyor. Ama aynı zamanda
üzülecek de bir olay, çünkü VATAN KURTARAN ŞABAN’ın 1978 Türkiyesinde aynı
güncelliği muhafaza etmesi bir arpa boyu yol almadığımızı gösteriyor”
Evet
bildiğiniz gibi şimdi yıl 2012, o arpaya kaç santim mesafede olduğumuz meçhul.
Oyun
yeni ihdas edilen Sanat ve Kültür müsteşarlığıyla ilgilidir…
Oturup
acaba kimi müsteşar yapsak, diye düşünürler ve sonunda uygun adayı bulurlar.
Tapu
kadastrocu Şaban müsteşar olur ve ilk iş olarak pişbirik arkadaşı Mısta Bey’i
özel kalem müdürü yapar. Sonra da bu muhteşem ikilinin ülke sanatını kurtarma
çalışmaları başlar…
Şehir
Tiyatroları’nda geçtiğimiz günlerde bir yönetmelik değişikliği yapıldı… Ne
zamandır ağızlarında geveledikleri muhafazakar sanat baklasını nihayet
çıkardılar. Artık tiyatronun yönetimi sanatçılarda değil belediyenin atayacağı
memurlarda olacak.
Bakalım
bu kez gelecek Şaban vatanı kurtarabilecek mi?
3 Nisan 2012 Salı
28 Mart 2012 Çarşamba
PRIMUM NON NOCERE*
*Önce Zarar Verme
Yeni alışveriş merkezinin açılışı pek heybetli oldu; burası
sıradan bir AVM değildi, belki de dünyada ilk kez belli bir konuda uzman olan
bir AVM açılıyordu. Burada her şey sağlık üstüneydi. Evet burası bir hastane değildi,
buraya hastane demek gerçekten çok ayıp olurdu; büyük hastane, süper hastane,
mega hastane, süper hiper mega hastane demek de tam olarak karşılamazdı
burasını. Görüldüğü gibi buraya söylenecek söz bulunamıyordu, sözlüklerdeki
hiçbir sözcük bu muhteşem eseri karşılayamıyordu.
Açılışı bizzat beyefendi yaptı; bütün doktorları,
hemşireleri, laborantları, teknisyenleri, hastabakıcıları karşısına toplayıp
parmağını sallayarak düsturunu çekti.
“Buraya gelenler sizin müşterinizdir, müşteri memnuniyeti de
her şeyden önce gelir…”
Yani doktorlar bundan sonra kendilerine gelenlere “hasta”
değil “müşteri” diyeceklerdi. Dolayısıyla doktorlar da “doktor” değil “esnaf”
olacaklardı; artık her şey değişiyordu, değişime herkes ayak uydurmak
zorundaydı…
Bu heybetli yapıyı dolaşmaya başladım, burada yok, yoktu. Lokantalar,
hamburgerciler, pizzacılar, mağazalar buraya gelen hastaların hizmetine
sunulmuştu; hatta vakit geçirmek için sinema salonları bile mevcuttu, ünlü
klasik Doktor Jivago oynuyordu. Dr Renault de Paris, Dr Oetker gibi dünyaca ünlü
doktorların şubeleri açılmıştı. Elbette bu doktorlar yeni açılan bir hastanede
olmayacaktı da nerede olacaktı? Başka ithal doktorlar da vardı, Fransız,
İngiliz, Japon, Rus, Endonezyalı, Rodezyalı, hastane birleşmiş milletler merkezine
beş basardı vallahi…
Kapıdan girdiğinizde iri harflerle yazılmış bir yazı sizi
karşılıyor.
“PRİUM NİL NOCERE”
altında da çevirisi
“ÖNCE ZARAR VERME”
Hastane yöneticisi bu sözün çok önemli olduğunu, bütün
çalışanlara mesaiye başlarken dua niyetine bu sözü ettirdiklerini söylüyor;
diyor ki;
“En önemli ilkemiz bu
ÖNCE ZARAR VERME… Önce zarar verirsen bizim için kötü olur, işimiz zorlaşır. Bu
yüzden temel ilkemiz, ÖNCE TAHSİLÂTINI YAP, zararı sonradan da verebilirsin o
bizi bağlamaz. Ama tahsilât yapmadan zarar verirsen sonra hastadan para alman
konusunda sorun çıkabilir. Mesela geçen ay bir kıl dönmesi vakası gelmişti
arkadaşlar tahsilatı sonra alırız diye ihmal etmişler, hemşire de yanlışlıkla
hastaya enfeksiyon kaptırmış, iş kangrene döndü, kangreni tedavi etmek için
hasanın kollarını bacaklarını kestik ama bunu yaparken hastaya yanlışlıkla HİV
virüsü kaptırdık tabii tahmin edeceğiniz üzere masraflar katlanarak artıyor bu
durumda; neticede hasta ex oldu. E tabii mecburen faturayı hastanın oğluna
götürüp ödemesini istedim. Terbiyesiz çocuk kafa atıp burnumu kırdı. Bunca iş
arasında bir de estetik ameliyatı çıktı başımıza, gerçi bize %25 personel
indirimi var ama gene de dünya para… O yüzden artık işi sağlama alıyoruz, ÖNCE
ZARAR VERME diyoruz…”
Tam bu sırada önümden yuvarlanarak geçen bir böbrek, peşinde
de onu kovalayan bir hastabakıcı gördüm. Nakil işlemi için ameliyathaneye
böbrek götürürken yere kapaklanmış ve böbrek elindeki karton kutudan fırlayarak
yuvarlanmaya başlamıştı. Bu müthiş kovalamacıyı hastabakıcı kazandı, böbreği
McDonalts’ın kapısında kıstırıp kıskıvrak yakaladı ve karton kutusuna geri
koydu.
Hastane yöneticisi “Organ
nakli konusunda çok ileri gittik dedi…”
Kol, bacak, böbrek, dalak, yüz ne bulurlarsa
naklediyorlarmış…
Özellikle yüz nakli konusunda çok talep varmış, insan içine
çıkacak yüzü olmayanlar kapıda kuyruk olmuşlar. Bu konuda hastaneler arasında
ciddi bir rekabet başlamış durumda, çok doğaldır ki hastanın müşteri, doktorlar
da esnaf olunca serbest piyasa ekonomisi duruma hâkim oluyor. Hastane
yöneticisi “Geçenlerde bir hastaya bir
kol ve bir bacağı aynı anda taktık, rakip hastane de hemen iki kol ve iki bacak
taktı biz de hemen buna karşılık dört kol ve dört bacak birden taktık, ne kadar
ileri gittiğimizi hesap edin artık” dedi.
Hastaneler arası
rekabet çok sıkı galiba, diye sordum, gerçekten öyleymiş… Tıpkı bakkalların
yerini AVM’lerin alışına benziyor bu durum, önce bakkal dükkânlarını kapattılar
bir bir sonra diktiler AVM’leri. Küçük esnaf teslim oldu… Burada da önce özel muayenehaneleri kapatmaya
zorlandılar, küçük doktor “teslim” oldu. Sonra da buraları açtılar. Peki
rekabet bitti mi, ne gezer ? Rekabet şimdi büyükler arasında devam ediyor…
Özellikle cemaatin hastaneleriyle, tarikatın hastaneleri
arasında kıyasıya bir çekişme varmış… Bu çekişmeyi hangisinin kazanacağı hasta
açısından hiç ama hiç fark etmiyor tabii…
Biraz ötede test merkezi vardı, her türlü tıbbi test
yapılıyordu ama ondan önce yaptırmanız gereken bir “yoksulluk testi” vardı. Yoksulluk testini geçemediniz mi yandınız; elinize
üç kuruş olsun para geçtiği anlaşıldığı anda “hasta olmak” değil “hasta
olmamak” gibi bir hakkınız kalmıyordu. Cebinde parası olan potansiyel bir
hasta olarak her ay sigorta parası ödemek zorunda kalıyor…
Test merkezinden çıkan bir adam sevinçten ağlıyordu, boynuma
sarılıp yanaklarımdan öptü. “Kurtuldum”
diyordu, test sonucunda “yoksul” çıkmıştı. Yoksul birinin de hastaneye
gelmesine gerek yoktu; “Artık evimde
huzur içinde ölebilirim” diyordu.
Hastane
gerçekten çok görkemli, insan ailesini alıp hafta sonları gezmeye gelebilir.
Alışverişini yapar, hamburgerinizi yer, filminizi izler gelmişken de idrar
tahlili yaptırabilir, kan şekerinizi ölçtürebilirsiniz. Tüm binayı gezmeye
vaktim yetmedi sonra gelip gezintime devam edeceğim. Hastaneden çıkarken koca
koca harflerle yazılmış o yazı aklımdan çıkmıyor bir türlü : ÖNCE ZARAR VERME…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








