DÖRDÜNCÜ MAYMUN

6 Ağustos 2012 Pazartesi

TAKSİM MEYDANI’NA YENİ DÜZENLEME



Taksim Meydanı’nın İstanbul için çok önemli bir yeri vardır; İstanbul’un da Türkiye için ne kadar önemli olduğu biliniyor dolayısıyla Taksim’in Türkiye için çok önemli bir yeri olduğu gerçeğini kabul etmek zorundayız.
Bu mantıkla devam edersek Türkiye dünya için önemli bir ülke olduğundan Taksim Meydanı da dünya için önemli bir meydandır.
Zaten herkes de gerçeğin farkında olduğundan Taksim Meydanı için bir şeyler yapmak veya yapacaklarını Taksim Meydan’ında yapmak istemektedirler.
Örneğin bir spor yazarı “O takım o maçı kazansın ben gidip Taksim Meydanı’nda anıracağım” demiştir.
Bir başka er kişi de “O balık o kavağa çıksın, bikini giyip Taksim Meydanı’nda dolaşacağım” iddiasına rahatlıkla girebilmiştir.
Umudunu yitirmiş, öfkeli, isyan halindeki kişiler “Çıkıp Taksim Meydanı’nda kendimi yakacağım” demiş hatta zaman zaman da bu dediğini yapmıştır.
Daha uç noktada iddialara girenler de görülmüştür tarih içinde örneğin “ Sen o işi becer ben de gidip kendimi öptüreceğim” diyenlerin gideceği mekân hep Taksim Meydanı olmuştur.
Başımıza balyoz gerek, diye düşünenlerin “Sallandıracaksın üç beş tanesini…” diye başlayan cümlelerde sallandırma alanı olarak hep Taksim Meydanı gösterilmiştir.
Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz…
Zamanında takım elbisesiz, şapkasız çıkılmayan elit kesimin dolaştığı caddenin hemen paralelinde evsizlerin, alkoliklerin, uyuşturucu ve fuhuş ticareti yapanların fink attığı bir semt başka yerde zor bulunur.
Görüldüğü gibi Taksim Meydanı’nın sosyal hayatımızda çok önemli bir yeri vardır.

Tarihi açıdan da pek önemlidir…
Buradaki su deposundan civar semtlere su dağıtıldığı için “Taksim” adı verilen bu meydan suların iyice ticarileşmesinden sonra bu işlevini yitirmiştir. Zaten suların taksimatı konusunda da değil civar semtlere Taksim’in kendi sokaklarına bile hayrı yoktur. Sular şimdi bazıları mikroplu da olsa özel sektör tarafından dağıtılmaktadır.  Taksim’deki sular idaresi de daha sonraları ajan provokatörle hizmet vermiştir. Kanlı 1 Mayıs olaylarındaki ajanlar olayları bu binanın üzerinden başlatmışlardır…
Keza 6-7 Eylül olaylarının merkezi gene bu meydandır, İstanbul’un bütün güzelliklerinin bitişinin başlangıcı bu olaylarla bu meydanda başlamıştır.

Ekonomik hayatımıza katkıları da sayılamayacak kadar çoktur…
Sayısız mağaza, lokanta, meyhane pek çok seyyar satıcı burada ekmek yer…
Taksim’in büyük caddelerinin kaldırımları üç ayda bir yenilenir; kaldırım taşları döşenir sonra sökülür, parke şeklinde tekrar döşenir üç ay sonra ondan sıkılıp bu kez İtalyan mermeri döşenir. Elbette bu sayede hem belediye iş yapıyor gözükür, hem bunun için ihaleleri alan müteahhit kazınır, ihalelere aracılık yapanlar komisyonlarını alır; hem  bu iş için mermeri, çimentoyu, parkeyi satan tüccar kâr eder tabii hem de burada gündelikle çalışan işçi evine ekmek götürür.
Neticede Taksim Meydanı İstanbul’un vazgeçilmezidir.
Bu yüzden yetkililer bu meydana yatırım yapmak için didinmektedirler…
Daha öncekilerin yıkıp park yaptığı Topçu Kışlası yeniden ihya edilecektir ama tabii artık kışla olarak hizmet etmesi mantık dışıdır çünkü kışlayı dolduracak askerler ya emekli edilmekte ya da tutuklanmaktadır. Elbette bina boş kalacak değildir o zaman civarın en çok ihtiyaç duyduğu şeye bir alışveriş merkezine dönüşmesi en mantıklı olanıdır.

Ne zamandır gündemde olan Taksim’e camii projesi de hemen uygulamaya geçilecektir; bu işe meraklı dahi mimarlar projelerini çoktan hazırlamışlar bekliyorlardır. Gerçi bunun için de adet yerini bulsun diye yarışma açıp son başvuru tarihi olarak gene o günün tarihi verilebilir nasılsa kazanacak çılgın mimarın çılgın projesi tartışmasız belli olsa da bunlar tamamen detaydır. Ancak buradaki en önemli sorun bu camiinin nasıl bir camii olacağıdır. Son günlerde büyük bir yarışa dönüşen büyük camiiler ayarında selatin bir camii olması kaçınılmazdır. Cemaati olmayan Çamlıca’ya en büyük camii yapılıyorsa cemaati çok daha fazla olan Taksim’e daha büyük bir selatin camii gerekmektedir. Ancak selatin camiiler “Sultan” unvanına sahip kişilerin kendi ceplerinden yaptırdıkları camiiler olduklarından, saltanatın kaldırılmasından bu yana da hiç sultan kalmadığından (en azından kağıt üstünde) ortaya bir sorun çıkmaktadır. Ama bunun da rahatlıkla üstesinden gelinecektir “Sultan” unvanının kullanımı biraz yaygınlaştırılabilinir. Örneğin Türkan Şoray’ın lakabı nasıl Sinemanın Sultanı’ysa,  nasıl şarkıcı Nadide Sultan varsa nasıl Dansın Sultanları, Filenin Sultanları varsa benzer lakaplar başkalarına da takılabilir.  Böylece sultan olan biri rahatlıkla selatin camii yaptırabilir. Burada camii yaptıranın camiyi kendi malvarlığından yaptıracak olması problem gibi gözükse de aşılmayacak bir şey değildir.

Yeni planlanan Taksim’de trafik tamamen yer altına kaydırılacak ve üst tarafta yayalar gezecektir. Bu güzel bir şey gibi görünmekle birlikte çok iyi bir düzenleme yapılmalıdır.
Taksim’e farklı amaçlar için gelenlere, ayrı yerler ayrılmalıdır ki karışıklık olmasın…
Örneğin kendini yakmak için gelenlere AKM’nin hemen önü uygundur, böylelikle yangın AKM’ye sıçradığında daha önce de yandığından yangınlara deneyimli olan bina daha doğru biçimde yanar. Neticede “Vay koruma altındaydı, yıkım izini yoktu” türünden engellere takılmadan iş temiz bir şekilde halledilmiş olur…

Taksim Meydanı’nda anırmak isteyenler için tek değil birkaç yer ayrılmalıdır, bence her girişine bir yer olmalıdır çünkü talebin yoğun olacağı kesindir.

Mini etek, bikini giymek veya öpülmek isteyenler için zaten daha önceden mevcut alanlar biraz genişletilerek kullanılabilir.

Ha bazen de miting yapmak, İşçi Bayramı falan kutlamak için Taksim Meydan’ına gelmek isteyenler oluyor. İnsaf yani bu kadar kişiye yer sağlanmış onlar da başka meydanlarla idare etsinler artık, hem o meydanlar boş mu kalsın, o meydanlar üvey meydan mı?



5 Ağustos 2012 Pazar

METİN ERKSAN'LI BİR ANI



Metin Erksan’ı sonsuzluğa yolcu ettik, sinema tarihindeki yerini aldı…
Sıradışı bir yönetmendi bu sıradışılık onun çoğu zaman işsiz kalmasına neden olmuştu, özellikle yapımcılar için cazip bir yönetmen değildi; kılı kırk yaran sahneler iş günlerini uzatırdı, sinemada her saniye para olduğu için yapımcılar “Aman kalsın” derlerdi genelde…
“Sevmek Zamanı” en özgün işlerinden biridir, buyurun o filmle ilgili anlattığı bir anekdot.

Filmin final sahnesi; gölde bir kayık, kayıkta iki kişi, gelinlikli bir manken ve filmin baş öğesi olan büyük çerçeveli fotoğraf; göle kayıktakilerin yansıması vurmuş ve sağ taraftan bir ağaç dalı giriyor. Bu resmi bulabilmek için günlerce mekân aramış. Özellikle sağ taraftan giren dal çok önemli onun için. Güneşin batmak üzere olduğu saatlerde çekilmesi gerek yoksa istediği yansımayı alamayacak… Provalar başlıyor ama çekime geçilemiyor bir türlü çünkü güneş gidiyor hemen, 8-10 dakika içinde bitirmesi gerek. Metin Erksan gibi detaycı biri için bu çok zor tabii; çekim ertesi gün aynı saate bırakılıyor, gene bir aksilik çekim gene ertesi güne kalıyor. Bir hafta devam ediyor bu ertelemeler, sonunda kıvama geliyor, aksayan bir şey yok, o gün çekecekler artık o planı…
Kameramanı Fil Mengü’ye (Yeşilçam’ın unutulmaz görüntü yönetmenlerinden Mengü Yeğin) komutunu veriyor.
“Motor…”
“Bi dakka abi” diyor kameraman…
Gidiyor, herkesin şaşkın bakışı altında sağ taraftan giren dalı çekip alıyor ve dizinde kırıyor, sonra şoke olmuş Metin Erksan’a dönüp,
“Abi çerçeveye girip görüntüyü bozuyordu…” diyor.

Çekim ertesi güne kalıyor tabii, o dal parçası yerine bağlanıyor; Metin Hoca da  aynı zamanda yeğeni olan Mengü Yeğin’e “Fil” lakabını takıyor…

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Metin Erksan'a saygıyla

Metin ERKSAN 1929-2012
Sinemamızın en sıradışı yönetmenlerinden ustam Metin Erksan'ı kaybettik...
Böylece sinema tarihinde bir dönem daha kapanmak üzere; saygıyla anıyorum...
Sevmek Zamanı

28 Temmuz 2012 Cumartesi

ESAT GİDİYOR


GEL DE KATİL OLMA



Haliç'te bir vapuru vurdular dört kişi
Polis kaatilleri arıyordu
Deli cafer ismail tayfur ve şaşı
Üzerime yüklediler bu işi
Sarhoştum Kasımpaşa'daydım
Vapuru onlar vurdu ben vurmadım
Cinayeti kör bir balıkçı gördü
Ben vursam kendimi vuracaktım
                    Attila İLHAN

Katillik en saygın işlerden biri artık…
Milli katilimiz Ağca’nın serbest bırakılmasından sonra, Sivas katliamını gerçekleştirenler, 7 TİP’li genci boğazlayıp bunu övünerek anlatanlar, yazarları, aydınları katledenler birer birer serbest bırakıldılar. Serbest kalanlar, “Başta sayın başbakanımız olmak üzere bizlerin serbest kalmasında emeği geçen tüm kişilere ve dahi referandumda ‘yetmez ama evet’ diyen aslan parçalarına şükranlarımı sunarım” diye teşekkür ettiler.

Zaten Sivas sanıklarının tamamen masum olduğu, yangının aslında yangın olmadığı, çıkan dumanların sigara dumanı olduğu, ölenlerin içeride birbirlerini kurşunlayarak öldürdükleri ortaya çıkmış ve bu yüzden içeride yatanların boşu boşuna yattıkları anlaşılmıştır. Keza o 7 TİP’linin de aslında çok tipsiz olduklarından komplekse kapılıp intihar ettikleri sabit olmuştur.  Hele hele Kemal Türkler’in katili en acınacak durumda olan kişilerden biridir aslında zavallı adamı kaldığı hapishanen mahkemeye götürmek için bir araç bulunamamış araç bulunduğunda da benzin bulunamamıştır. Ya benzinsiz bir araç ya da bir bidon araçsız benzin olmuş her seferinde. Böylece katil uzun süre mağdur edilmiştir. Neyse ki adalet tecelli etmiş ve zaman aşımına uğrayan şahıs özgürlüğüne kavuşmuştur. Tabii içeride geçirdiği o yılların hesabını kim verecek orası meçhul!
Aslında bu kararları alanların da hukuku katlettiklerinden dolayı bir meslektaş dayanışması içinde olduklarını düşünüp biraz hoşgörülü olabiliriz.
Katillere tanınan olanakları gördükçe insanın “Gel de katil olma” diyesi geliyor.
Yargıdaki son düzenlemeden sonra mahkemeye katil olarak gelen tahliye edilerek çıkıyor.

En son Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın duruşmalarında tutukluluklarına devam kararı çıkmış. Elbette ki bu iki kişinin en büyük hatası katil olmamalarından kaynaklanmaktadır. Şöyle bir iki leşleri olsaydı hangi babayiğit mahkeme onları içeride tutmaya cesaret edebilirdi.

Neticede vapurun katilleri Deli Cafer, İsmail, Tayfur ve Şaşı dışarıda , Kasımpaşa’da sarhoş gezmek gafletinde bulunan kişi içeride, tek şahit de kör balıkçı…
Hadi bakalım bu bilmecede kim kimdir bulun…

27 Temmuz 2012 Cuma

Topyekûn Dönüşüm



Gündeme yetişemez olduk artık, her gün yeni bir cevher yumurtlanıyor…
Her yumurta yeni bir dönüşümün müjdecisi gibi…
Kentsel dönüşüm adı altında belki de yüzyılın en büyük yağması başlayabilir; bir takım adamlar beğendikleri yerlerdeki evlere “Burası deprem riski taşıyor” raporuyla el koyabilirler artık. İtiraz hakkı yok; Danıştay başkanı net biçimde açıkladı “Artık yürütmeyi durdurma kararları vermeyeceğiz” diye…
Yani yürütme aynen devam edecek…
Dönüşüm de tüm hızıyla devam ediyor…
4+4+4 eğitim dönüşüyor; okula başlama yaşı iyice aşağıya çekilince beyinlerin şekillenmesine daha erken başlanacak doğal olarak. Belli ki “Ağaç yaşken eğilir” şeklindeki anlamlı atalar sözümüzün anlamını çok iyi kavramışlar.
Bir muhterem büyüğümüz çocuğun yaşını belirlerken ana rahmine düşme anının ölçü alınmasını buyurmuş, yani yaş sıfırdan değil eksi birden başlamalıymış. Muhteşem bir fikir hatta daha da cesur olup babanın husyesindeki ve hatta ağaç dalındaki meyvedeki konumunu dikkate almak çok etkili olur. Sezaryen ve kürtaj yasaklarıyla da yeniden şekillendirilecek nesil güvenceye alınmış olacak tabii ki. Zaten hastaneler çok önceden dönüştürülmüştü doktorlar duruma alıştıklarından fazla yadırgamadılar. Çünkü önceleri dönüşümün sadece kendi alanlarında olduğunu zannedip biraz üzülseler de kafalarını kaldırıp başka yerlere bakınca yalnız olmadıklarını görüp biraz rahatladılar.
Kadınların “Benim bedenim benim kararım” eylemleri de biber gazı soslu “Senin bedenin benim kararım” çıkışıyla bertaraf edildi; kürtajın Uludere gibi bir cinayet olduğu açık yüreklilikle söylendi. Uludere’deki kütraj fazla fazla tazminat (kan bedeli) ödenerek halledilmişti. Devletin çözemeyeceği iş yoktu, tecavüz vesaire nedenlerden olacak hamileliklerden doğan çocuğa da devlet bakacaktı… Ama her şeyi devlete bırakmak olmaz bu konuda “Yetmez ama evet” diyen arkadaşların gönüllü destek vereceklerinden kuşkum yok. Hepsi de “parasız eğitim istiyoruz” pankartı açan öğrencilerin mahkûm edilmesini gördüklerinde kendileriyle kim bilir ne kadar gurur duyuyorlardır.

Dönüşüm devam ediyor… Aklıma durup dururken Kafka’nın “Dönüşüm” ü geliyor, hamamböceğine dönüşen George Samsa karşımda sırıtıyor…

İçki yasakları çeşitli illerde yayıla yayıla devam ediyor… İçkiciler biraz rahat, hiç olmazsa onlar da yalnız değil dönüşüm konusunda.
Tiyatrolar dönüşmeye başladığında tiyatrocular tepki gösterdiler ama baktılar ki dönüşüm sadece burayla sınırlı değil. Bu yüzden operaya yapılacak mescit bile doğal geldi. Eh zaten operalar kapatılacak nasılsa, Fazıl Say’a da ne olacağı belli değil; binalarda mescit olsun da bari bir işe yarasın.
Muhafazakârlık yükselen değer ama seçme hakkın var; bir başka yükselen değer olan “Radikal muhafazakârlık” var; seç bakalım birini.
THY yollarına grev yasağı geldi “Olur mu yahu!” diyenler hemen kapının önünde. Bu yasağın başka yerlerde de uygulanması hiç şaşırtmaz. Nasılsa bir şey olduğu yok, yol açılmış bin kere…
Dönüşüm rüzgârının nereden ve ne zaman eseceği belli değil; bunca yıllık Piyerloti Tepesi’nin İdris-i Bitlisi’ye dönüştürmeye kalkma absürtlüğü, bunu önerinin de Avrupa’nın en yüksek binası iddiasıyla dikilen Sapphire adlı yapının sahibi olması absürtlük içinde absürtlük örneği olarak tarihteki yerini alıyor. Adım başına dikilen benzer AVM’ler giderek Dubai’ye dönüşmemizin müjdecisi oluyor. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti adının yakında neye dönüşeceği merak konusu ama herhalde bu konuda demokratik davranıp bir yarışma açarlar gelen öneriler içinde en beğendiklerini seçerler…
Endişeye gerek yok, dönüşüm sadece bizim alanımızda değil dört bir yanda…
Başımızı muhalefete döndürüp soruyoruz “Bu dönüşme nereye kadar?” diye…
Ama muhalefet meşgul, dönmüş yüzünü Fettullah’a övgüler düzüyor…
Onlar da rahat, üzülmüyorlar; “Nasıl olsa her şey başka bir şeye dönüşüyor, bizim de bu şeye dönüşmemiz normal”, diyorlar…

Ben de çok rahatım asla umudumu yitirmiyorum dönüşüm bu hızıyla devam ederse elbette döne döne uygun bir yere geleceğiz. Bütün mesele o yerde durmasını bilmekte…
George Samsa tam olarak bir kakalalağa dönüşmüş ayağımın dibinde dolaşıyor, üzerine bassam mı acaba?

17 Mayıs 2012 Perşembe

SİLİVRİ İZLENİMLERİ


Adaletin bakanının 11 gazeteciyi Silivri Cezaevine davet ettiğini duyunca çok heyecanlandım. Acaba 12.kişi olarak gidebilir miyim diye düşündüm. Başvuru yaparsam “Adaletle dalga geçmekten” dolayı hakkımda işlem yapılır ve bu sayede girebilirdim ama bu defa da çıkmam sorun olurdu. Benim o 11 kişilik gruba bir şekilde kaynak olmam gerekiyordu. Pek sık uygulanan bir taktiktir; diyelim ki bir düğün, kokteyl gibi bir etkinlik var ve siz davetli değilsiniz ama gitmek istiyorsunuz. Şık bir kıyafet giyip kapıda giriş yapan kalabalığın arasına karışıp kapıdaki görevliye gülerek selam verip içeri süzülebilirsiniz.  Gazeteci ekibinin cezaevi önünde buluşup toplu olarak gireceklerini öğrenince hemen oraya koştum. Pek ilgi çekmeyen sessiz sakin bir yapınız varsa bu gibi ortamlarda rahat edersiniz. Örneğin askere giderken yeni teskere almış olan üst devremin verdiği öğüt kulağıma küpe olmuştur; “Konuşma ve karışma” demişti. Bu sayede çok iyi arazi olmuştum hatta teskere alırken bölük komutanı “Sen bizim bölükte miydin yahu?” diye sormuştu.
 İşte bu gene bu yöntemle diğer 11 kişinin arasında Silivri yerleşkesine duhul ettim.
Hemen girişte bir görevli hepimizin eline kolonya döktü; neticede misafirdik.
Sayın Bakan bizzat mihmandarlık yapıyordu, arazi çok gerçekten çok geniş, gazeteci arkadaşlar hayranlıkla bakıyorlardı her yana.
Bakan Bey, “Şimdiye kadar Silivri’nin en meşhur şeyi yoğurduydu, bizim sayemizde artık hapishanesiyle de meşhur olacaktır” dedi.
Gerçekten de Silivri halkının beldelerine bu müstesna eseri kazandıranları ne kadar hayırla yâd edeceklerini tahmin ediyorum.
Öncelikle yemekhaneyi gezdik çok ferah, her öğün birkaç çeşit yemek çıkıyormuş; şişman gazeteci arkadaşın karnı yemekhane görünce hemen acıkırmış; yemeklerin tadına bakmak istedi. Biz de bu sayede oturduk, görevliler yemeklerimizi getirdiler.
İzmir köfte, perde pilavı, zeytinyağlı dolma, vezirparmağı tatlısı varmış şansımıza. Ve tabii isteyene Silivri yoğurdu.
Şişman gazeteci Köfteyi biraz tuzlu buldu,  dolmanın yağının da sızma olmadığından şikâyet etti ama buna rağmen hepsinden birer porsiyon daha yedi. Bakandan eve götürmek için kiloluk yoğurt istedi, başka yerde bulmak zor oluyormuş.
Tabii diğer arkadaşlar da “Biz de isteriz” diye tutturdular.
Bakan da “Tamam şimdi talimat veririm hazırlarlar, giderken alırsınız” dedi.
Daha sonra spor salonuna girdik, burası da çok geniş, ferah bir yer, ortada bir ping pong masası  var, gazeteci hanım arkadaşımızın gözleri parladı, bu oyunda çok iddialı olduğunu söyledi. Bakanla üç setlik maç yaptılar gerçekten de iyi oynuyormuş, resmen madara etti. Bakan Bey bir kadına yenildiği için biraz bozulduysa da belli etmemeye çalıştı.
“Buyurun gezintimize devam edelim”  diye yürüdü.
Şişman gazeteci “Sayın bakanım bizim yoğurtlar hazırlanıyor değil mi?” diye sordu.
Bakan Bey “Tamam merak etmeyin talimatı vereceğim şimdi…”
Şişman gazeteci fikri takip konusunda deneyimliydi gerçekten;
“Talimat verdiğinizi duymadım da… Yok yani sonra son dakika telaşı içinde karambole gelmesin diye söyledim…”
Bakan yanındaki görevliye sinirli bir şekilde,
“Arkadaşlara birer kutu yoğurt hazırlayın, giderken götürecekler” diye talimat verdi.
Şişman gazeteci de görevlinin kulağına eğilip,
“Benimki mümkünse iki kutu olsun, her zaman buraya gelmek zor oluyor”  diye fısıldadı.

Sonra kütüphaneye girdik; 25 bin kitap yasaklı olduğundan burada bulunmuyormuş bunlar dışındaki kitapların bulunmasında bir sakınca yokmuş. Hâlbuki bir hapishanenin kütüphanesinde yasaklı yayın olması çok anlamlı olurdu. Nasıl yazarlarını getirip bir yere kapatıyorsanız kitaplarını da buraya getirebilirdiniz pekâlâ… Bu vesileyle şimdiye kadar halen 25 bin kitabın yasaklı olduğunu öğrenmiş ve düşünce özgürlüğünün boyutunu kavramış oluyoruz.

Gezintimiz sırasında yolumuz mutfağa düşüyor, doğrusunu isterseniz temiz sayılabilecek bir ortam. Mutfak çalışanları bizleri görünce hemen esas duruşa geçip ellerini tırnak kontrolünü yapmamız için ileri doğru uzattılar. Tabii bu kadar gazeteciyi karşılarında görmeleri onları tedirgin etmişti doğal olarak. Refleks olarak hemen bu hareketi yapıyorlar. Uğur Dündar az şok baskınlar yapmamıştı böyle mutfaklara. Her seferinde de mutlaka etrafa atılmış birli elbiseler, fare pislikleri, hamam böcekleri gibi hijyen kurallarını yerle bir eden hatalar bulmuştu. Ama bu defa belki bizim geleceğimizi bildiklerinden önlemler alınmıştı bir hata bulamadık.
Şişman gazeteci arkadaş mutfak çalışanını “Bizim yoğurtlar hazırlanıyor değil mi? Aman ha benimki iki tane olacak unutmayın” diye uyardı.

Halı saha ve voleybol sahasını da gördük; her ikisinde de takımlara ayrılıp karşılıklı maçlar yaptık. Voleybolda benim takım yenildi ama futbolda iyice madara ettik.
Sonra başka bir binaya girdik, bunası hastaneymiş; gerçekten de tam teşekkülü bir hastane görünümünde, belli bir ciddiyeti var. Sus işareti yapan hemşire fotoğrafı bile çatık kaşlı, onu görünce ister istemez alçak sesle konuşmaya başlıyorsunuz.
Şişman gazeteci arkadaş “Gelmişken bir çekap yaptırayım” bari dedi.
Öteki arkadaşlar da “Bizim başımız kel mi, biz de isteriz” dediler… Eh çekapı beleşe getirme imkânı bulunmuştu bu fırsat kaçmazdı doğrusu. Tahlil sonuçları beklenirken doktorlarla sohbet imkânı bulduk, neticede gazeteci olarak gelmiştik elbette bir şeyler soracaktık.
Şişman arkadaş “Mahkumlar burada seks sorunlarını nasıl hallediyorlar. Örneğin ben araştırdım Azerbaycan’da belli günlerde bungalovlarda eşlerini misafir etmesine izin veriyorlarmış. Böyle olunca da bu hakları elden gitmesin diye isyan falan çıkmıyormuş” diye sorarak ne kadar araştırmacı bir gazeteci olduğunu belli etti.
Doktor da “Yok burada öyle bir sistem yok ama belli zamanlarda 12’şer kişilik gazeteci gurupları misafir ediyoruz sadece” dedi.
Bunun bir espri mi yoksa başımıza gelecekler konusunda bir uyarı mı olduğunu düşünürken tahlil sonuçları geldi.
 Benim şeker biraz yüksek çıkmıştı, doktor, “Yediğine içtiğine dikkat et” dedi.
Ama şişman arkadaşın kolesterolü tavan yapmıştı, doktor bile şaşırdı bu durma; az daha yatıracaktı, şişman arkadaş orasının aslında bir hapishane olduğunu anımsayıp ne olur ne olaz diyerek buna yanaşmadı, Ama doktorun verdiği ilaçları oradan alıp gene beleşe getirdi.

Gerçekten burası bir şehir gibiydi gez gez bitmiyordu, hava kararıyordu bizde ise hiç hal kalmamıştı. Bu arada Bakan Bey’e  telefon gelmişti Sayın Başbakan acil olarak toplantıya çağırıyordu. Eh ayrılık vakti gelmişti, herkes memnundu bu geziden.
Bakan Bey “Aslında bir de koğuşlarımız var, işte yatak; masa, tuvalet falan filan var, bilmem görmeye gerek var mı?” dedi, acelesi olduğu bizi savama istediği belliydi.
Hanım arkadaşımız “Ay hiç gerek yok, biz anladık zaten siz söyleyince” diyerek ne kadar feraset sahibi olduğunu belli etti.
Sakallı gazeteci arkadaş hafta sonu kaçamakları için buraya rahatlıkla gelinebileceğini söyledi.
Kapının önünde yolcu ederken hepimize birer gül verdiler…
Şişman arkadaş telaş içindeydi…
“E hani yoğurtlar?” diye haykırdı… “Ben biliyordum böyle olacağını onun için tekrar tekrar söyledim, aha işte yok, gelmemiş…”
Bir süre daha yoğurtların gelmesini bekledik ama neticede geldi, adalet sistemi yavaş da olsa  işliyordu.
Şişman arkadaş “Benim iki tane olacaktı” diye hatırlattı durumunu.
Sonra hep birlikte dışarı çıktık; içimde “Sanki burada bir eksik var” hissi vardı.
Sonra aklıma geldi, yahu bu hapishanede hiç mahkûm yoktu, o kadar dolaşmış tek mahkûm bile gömememiştik.
Yerleşkeden uzaklaşırken hapishane binasına dönüp baktım demir parmaklıkların ardından birileri bize bakıyordu ve sanki bize el işareti yapıyorlardı. Ama bu kadar yorgunluğun verdiği bir yanılsama da olabilirdi tabii…

ANNELER GÜNÜ


8 Mayıs 2012 Salı

SÜTÜ BOZUK


Epey bir zaman önce…
İlkokul’da beslenme saati vardı; getirilen büyük bir tencere içinde beyaz bir toz döküp kaynattılar etrafa kötü bir koku yayıldı.
Öğretmenim kaynattığı beyaz sıvıyı bardağa doldurup uzattı…
“Al iç haydi…”
“Bu neee!”
“Süt”
“Hayır bu süt değil, süt böyle olmaz…”
Haklıydım süt böyle olmazdı, bizim evimize her sabah sütçü gelirdi, güğümünden elindeki ölçü kabına döker sonra uzattığımız tencereye dökerdi. Tencereyi tutma görevi bana ait olduğu için bunun tüm detaylarını iyi bilirdim.
Bu yüzden kesin kararımı verdim;
“Bu süt değil…”
Öğretmenim bana bunun süt tozu olduğunu söyledi…
“Tamam işte tozlu süt, ben bunu içmem”
“Tozlu süt değil çocuğum süt tozu, hadi iç, bak mis gibi”
 “Mis gibi değil, pis gibi… Pis kokuyor… İçmem!”
Öğretmenim benim keçi huyumu bildiğinden fazla ısrar etmedi; başa çıkamayacağını biliyordu “Zıkkım iç” diyerek pes etti…
 Ben de ne o gün ne de daha sonra o sütlerden tek yudum bile içmedim; zaten evde sütçünün getirdiği benim gözümün önünde benim tuttuğum tencereye döktüğü yani alımında benim emeğim olan sütü içiyordum.

Yıllar sonra o süt tozlarının Marshall yardımı çerçevesinde hibe olarak yollanan ürünler olduğunu öğrendiğimde o gün gelen pis kokunun nedenini anladım ve o sütlerden hiç içmemiş olmakla kendimle gurur duydum.

Okullarda dağıtılan “Okul Sütü Akıl Küpü” yazılı sütleri görünce eski günler aklıma geldi, “Bizim zamanımızda o sütlerden içenler içinde zehirlenme vakası olmuş muydu ?” diye düşündüm. En azından kısa vadede bir zehirlenme olayına şahit olmamıştım ama Amerika’nın bize adım atışının bu süt tozlarıyla başladığını kabul edersek uzun vadede yavaş yavaş bir zehirlenme durumu tartışılabilir.

“Akıl Küpü” sütü içen bazı sınıflardaki çocuklar toplu olarak acile kaldırıldı ve serum bağlandı.
Yetkililer, bunun tesadüf olacağını söylediler, inandırıcı olmadı çünkü bütün sınıfın aynı anda hastanelik olması matematik bilimine aykırıydı.
Çocuklar numara yapıyor dediler, tutmadı çünkü tıp bilimi aksini söylüyordu.
Başbakanın “Sır Küpü” olayında olduğu gibi bu konu da bir sır haline gelmeye başladı.
Ama kimsenin aklına “Acaba malları aldığımız firma arada bozuk ürünler de kakalamış olabilir mi?” diye sormak gelmedi çünkü o firma kim bilir kimlere aitti?
Bu yüzden olsa gerek yöneticiler kendilerini tehlikeye atarak ellerine birer  “Akıl küpü” alıp içmeye başladılar;
“Bakın biz içiyoruz vallahi bir şey olmuyor, siz de için” dediler…
Bu olaydaki tek olumlu şey de bu bence…
Belki bu sayede hepsi birer akıl küpü haline gelip daha akıllı işler yaparlar…

18 Nisan 2012 Çarşamba

Vatan Kurtaran Şaban'ın Dönüşü


“Ateşi ve ihaneti gördük” diyor Nazım…
Biz de yakılan ve yıkılan tiyatrolar gördük zaman içinde ve dahi ihaneti…
12 Eylül’de şartlar olgunlaşıp da darbe teşekkül ettiğinde beşibiryerde paşaları almıştı bir düşünce. İşleri zordu…
Tüm demokratik kitle örgütleri toptan kapatılıp biraz rahatlanmıştı, ama kapatılamayacak kurumlar vardı bu kurumların başındakileri görevden almışlardı ama yerlerine kimleri koyacaklardı?
Öyle herhangi biri olmazdı öncelikle kendilerine kayıtsız şartsız biat edecek birileri gerekiyordu.
Örneğin Vehbi Koç “Bu komünistleri hemen cezalandırın, ben emrinize amadeyim” diye görüş bildirmişti.
Basının temsilcisi Şeyhülmuharririn Burhan Felek 90 yaşında gelerek Evren Paşa’nın elini öpmüş ve Türk basınına tarihindeki en utanç verici günü yaşatmıştı.
İşte kurumların başına böyle vatansever kişiler gerekiyordu.
Her yere böyle kişiler buldular, sıra İstanbul Şehir Tiyatrosu’na gelmişti…
Konsey üyelerinden birinin aklına geldi;
“Komutanım hani biz kuleli de okurken Darülbedayi’e oyun izlemeye giderdik. Orada Vasfi Rıza diye biri vardı, çok komikti. İşte bu adam hâlâ hayattaymış onu getirelim…”
Hepsinin aklı yattı bu fikre, gençlik günlerini anımsadılar, Vasfi Rıza çok komikti hakkaten…
Üstelik vaktin zamanında Atatürk bir oyun izledikten sonra “Herkes her şey olur ama sanatçı olamaz” dediği kişiler arasında Vasfi Rıza da vardı, Şam’da kayısı bile bunun yanında muşmula gibi kalırdı.
Vasfi Rıza göreve geldi ve kendine tebliğ edilen ilk emri uygulamaya başladı…
Kurumda bulunan komünistlerin listesini bildirmek…
Vasfi Rıza kendi kıstaslarına göre belirlediği 40 küsur kişilik listeyi konseye sundu, bu kişiler de 1402 sayılı kanunla sorgusuz sualsiz kapının önüne konup açlığa mahkûm edildi (28 Şubat mağduruyuz, bize yapılan kimseye yapılmadı; diyenler işte bunu bilmezler!).  Ama Vasfi Rıza’ya çok da haksızlık etmeyelim, bu listeye adı sehven karışan bir akrabasını kurtarmak için “Ya onun böyle şeylere kafası basmaz, kitap bile okumaz” diyerek işsiz kalmasını engellemiştir. (Bu dönemde aynı liste Devlet Tiyatroları’ndan da istenmiş, kurumun başındaki Cüneyt Gökçer liste başına kendi ismini yazınca o listeye itibar edilmemişti)…
Şehir Tiyatroları zaman içinde böyle çok badireler atlattı. Tabii sağlam duran yöneticiler sayesinde örneğin Muhsin Ertuğrul yasaklanan bir oyuna tepki olarak belediye başkanının eşek kulaklı karikatürünü fuayeye asmaya niyetlenmişti.

Haldun Taner “Vatan Kurtaran Şaban” oyununu 1965 yılında yazmış. Oyun daha sonra 1978 yılında gazetede tefrika edilirken Taner şunları yazmış “Sevinilecek bir olay, çünkü yapılmış bir hizmet böylece belgelenmiş oluyor. Ama aynı zamanda üzülecek de bir olay, çünkü VATAN KURTARAN ŞABAN’ın 1978 Türkiyesinde aynı güncelliği muhafaza etmesi bir arpa boyu yol almadığımızı gösteriyor”
Evet bildiğiniz gibi şimdi yıl 2012, o arpaya kaç santim mesafede olduğumuz meçhul.
Oyun yeni ihdas edilen Sanat ve Kültür müsteşarlığıyla ilgilidir…
Oturup acaba kimi müsteşar yapsak, diye düşünürler ve sonunda uygun adayı bulurlar.
Tapu kadastrocu Şaban müsteşar olur ve ilk iş olarak pişbirik arkadaşı Mısta Bey’i özel kalem müdürü yapar. Sonra da bu muhteşem ikilinin ülke sanatını kurtarma çalışmaları başlar…

Şehir Tiyatroları’nda geçtiğimiz günlerde bir yönetmelik değişikliği yapıldı… Ne zamandır ağızlarında geveledikleri muhafazakar sanat baklasını nihayet çıkardılar. Artık tiyatronun yönetimi sanatçılarda değil belediyenin atayacağı memurlarda olacak.
Bakalım bu kez gelecek Şaban vatanı kurtarabilecek mi?

3 Nisan 2012 Salı

Evrensel Mahkeme

12 Eylül kırığı

Umut dünyası