DÖRDÜNCÜ MAYMUN
29 Aralık 2019 Pazar
İYİ HALLER OLSUN
“İyi haller olsun” ifadesinin çok derin anlamı vardır, o kadar derin o kadar derindir ki dibini göremediğiniz için ne olduğunu anlayamazsınız. Bunun bir başka şekli “İyi saate olsunlar” olarak söylenir, gene bir başka deyişle söylenişi “üç harfliler” şeklindedir. Bazı insanlar ecinni tayfasının adından doğrudan bahsedip onları çağırmaktan korktukları için dolambaçlı yoldan bu tür ifadeler kullanırlar.
“İyi haller olsun” ifadesi de gene bedensiz varlıklarla ilgili olduğu sanılan, nasıl olduğu bir türlü açıklamayan tuhaf şeylerle ilgili bir şeydir.
Zaten bu “şey” kelimesi de çok tuhaf bir şeydir.
Ney olduğu bir türlü ifade edilemez, insanlar kafalarında onun ney olduğunu bir türlü canlandıramazlar.
Kör insanların fili tarif etmesi gibi hepsi ayrı bir şey söyler; işte bu “şey”, böyle bir şeydir.
“Şey” aslında çok yararlı bir şeydir, tıpkı iskambildeki joker gibi; istediğiniz yerde istediğiniz herhangi bir şeyin yerine kullanabilirsiniz, zorda kaldığınızda imdadınıza yetişir ve sizi kurtarır.
Bir kişi hakkında görüşünüzü bildirmeniz istenirse “O çok şeydir canım” dersiniz.
İleride bunu aleyhinize kullanamazlar; diyelim ki o kişi çok başarılı oldu.
“Tamam işte şey derken bunu kastetmiştim, ne kadar büyük biri demek istemiştim” dersiniz.
Yok rezilin biri çıktığında da “Biliyordum onun ne olduğunu sinkaflı konuşup da ayıp etmemek için şey deyip geçiştirdim” diye sıyrılırsınız.
İşte bu “İyi haller olsun” sözü de böyle bir şeydir.
Misal, şeyin biri ayrıldığı karısını sürekli tehdit etti, karısı da gitti cumhuriyet şeyliğine başvu-rup şikâyette bulundu, koruma istedi cumhuriyet şeysi de adamı çağırdı;
“Bakın aile kutsaldır yok öyle boşanmak falan, hadi barışın bakalım” diye onları uzlaştırmaya çalışıp başından savdı, neticede savcıydı kelimenin anlamını biraz yanlış yorumlasa da gereğini yapmış oluyordu.
Derken o şey bu defa iyice dellenip karısını çocuklarının gözü önünde baltayla doğradı…
Bu defa şey dedektifleri şeyi yakalayıp yeniden şeycinin karşısına çıkarttılar.
Şeycinin canı sıkıldı “Sana uzlaş demedik mi, ne diye böyle şeyler yapıp bizi meşgul ediyorsun?” diye sitem etti ama gene de görevi gereği ifadesini alıp; ağır ceza şeyliğine tutuklama talebiyle havale etti.
Şey, takım elbisesini, giydi, kravatını taktı ve ağır ceza şeyinin karşısına çıktı.
Ağır ceza şeyinin zaten derdi başından aşkındı, meslektaşları olan diğer şeyler verdikleri kararlardan dolayı, sürülüyor, görevden alınıyor daha da korkuncu tutuklanıyorlardı.
Bu yüzden tepedeki şeylerin sevmediğini tahmin ettiği bir şeyi serbest bırakırsa başının derde girmesi muhtemeldi; o da bu tür şeylere ne olur ne olmaz diye hep tutuklama veriyordu.
Ama bu kez de tutuklaya tutuklaya ceza şeylerinde yer kalmamış, tıklım tıkış olmuştu.
Bu defa o zaman normal şeylere fazla tutuklama vermemesi gerektiğini düşündü, böylece bir ölçüde denge sağlanacaktı.
İşte karısını öldüren şey karşısına geldiğinde onu dikkatle süzdü.
Acaba bu normal bir şey miydi yoksa öteki şeylerden miydi?
Ağır ceza şeyi olmanın özelliklerinden biri de buydu tabii, şeyi görür görmez nasıl bir şey olduğunu anlaması gerekiyordu.
“Sen nasıl bir şeysin söyle, normal misin, öteki şeylerden misin bakayım?” diye sordu.
Şey en masum yüzünü takınıp saygı içinde eğildi.
“Ben vatanını ve milletini seven geleneklerine bağılı, aile birliğine inanan bir şeyim muhterem şey bey hazretleri” diye ifadesini verdi.
Şey rahatlamıştı, şeyin nasıl bir şey olduğu anlaşılmıştı, üstelik kravatı da çok şıktı.
“Piyer Karden mi o?”
“Hayır muhterem şey bey hazretleri Vakko, ben yerli ve milli bir şeyim.”
“Oh pek güzel… Peki şey ettiğin için pişman mısın?”
“Siz nasıl münasip görürseniz öyle bir şeyim.”
“Tamam pişmansın, yaz kızım, karar; şeye soruldu pişman olduğunu söyledi, üstelik kravat da takıyordu, hali pek iyi göründü; şimdilik açık şey evinde biraz kafasını dinlesin sonra gereğine bakılır… Ülkemiz de inşallah hep böyle senin gibi iyi hallerde şey olur.”
YANDAŞ GAZETECİNİN ABD İZLENİMLERİ
“Sakın ola gelmeye kalkmasın gazeteyi temsilen dili dışarıda gezen yalaka o herifi yollasın” diye beni tarif etmiş. Müdürüm de çaresiz gitmemi söyledi, içinden büyük bir kıskançlık içinde yedi ceddime sövdüğünü hissediyordum ama neticede bu işler böyledir, herkesin bir zamanı vardır. Dönüşümümde kendimi genel yayın müdürlüğü koltuğunda olduğumu düşündüm. Onun dönemi bitmişti artık. Bizimkine domuzluk bulaştığından bir daha orada olması söz konusu olamazdı. Oturup testosteronunun ne kadar yüksek olduğunu anlatan yazılar yazabilirdi artık.
Uçağa bindiğimde bütün yandaş ve candaş meslektaşlarıma kucaklaştım. Kır saçlı meslek büyüğüm “Ulan sen de mi buradasın kerata?” diye yanağımdan makas aldı, bu davranışta biraz kafa bulma sezinlesem de üzerinde durmadım.
Muhterem büyüğümüz bizi etrafına toparlayıp fotoğraf çektirdi, yapılacak gezinin detayları hakkında bilgiler verdi.
Efendim söylediğine göre ABD başkanın uçağı olan Air Force One’a da zaman zaman böyle gazeteciler alınırmış. Ancak oradaki kurallara göre gazeteciler uçuş parasını cebinden öderlermiş.
Muhterem büyüğümüz “Bizim de Amerika’dan farkımızın olmaması gerek bundan sonra bu-rada da böyle, zaten paraya da ihtiyacımız var sürekli fiyat ayarlamaları yapıp yeni vergiler icat ediyoruz. Artık uçağa binenden de binmeyenden de para alacağız. Hadi bakalım pamuk eller cebe” dedi ve damadı maliye bakanına bize uçak bileti satması için talimat verdi. Bir anda göğsümün sıkıştığını hissettim zangır zangır titriyordum, yanımdaki üç kuruşu orada hanımın verdiği siparişler için harcayacaktım. Sağ yanımdaki kır saçlı ağabeyimin suratı yemyeşil olup yamulmuştu belli ki inme gelmişti, sol tarafımdaki badem bıyıklı ise tamamen kaykılmış, sırt üstü yatıyordu, dış işleri bakanımız suni teneffüse başlamıştı.
Muhterem büyüğümüz “Şaka lan şaka, para isteyen falan yok, hemen de yediniz, sazan gibi atladınız, hadi gene iyisiniz gezi beleş” diye gülmeye başladı, biraz rahatlamıştım.
Ama inme inen kır saçlı ağabeyin inmesi bir daha çıkmadı tabii. Ömrü, zaten yamuk olan tipi daha da yamulmuş halde devam edecekti.
Beyazsaray’a vasıl olduğumuzda bizi bir odaya aldılar, heyetteki elemanlar bizlere muhterem beyefendiye ve Trump’a soracağımız soruları dağıttılar.
Elimdeki soru İngilizce olduğu için ezberlemem şarttı, içeriğini bilmiyordum doğrusu sormak da aklıma gelmedi heyecandan. Lisedeki derslerden bu dile biraz kulak aşinalığım vardı. “Mistır ent misis bıravn go tu dı sisayt” cümlesi hâlâ kulağımdadır. Tabii burada telaffuz çok önemlidir, yanlış bir tonlama kötü sonuçlara yol açabilir akım derken lokum anlaşılabilir ve diplomatik bir krize neden olabilirdiniz. Heyetteki arkadaşların İngilizcesi benden biraz hallice olduklarından onlardan bir hayır yoktu onlardan yardım isteyemezdim; bir tek kır saçlı ağabeyimizin pratiği iyiydi, aslında soruyu da o soracakmış. Ama o da uçaktaki şakadan sonra felç geçirince ne dediği anlaşılmaz olmuş “Ebep tübep” diye garip sesler çıkartmaya başlamıştı. Bu yüzden orada bulunan bir Amerikalı gazeteci meslektaşım Gerorge’den yardım istedim; ona vücut diliyle hangi kelimeyi nasıl vurgulayacağımı ifade ettim o da söyledi sağ olsun. Ben de toplantı boyunca onun peşinden ayrılmaya karar verdim nereye gitse kuyruk gibi peşindeydim. Tavrımı yanlış anlayıp biraz ters baktığını hissetsem de yüzsüzlüğe vurup üzerinde durmadım.
Toplantı başladı, muhterem büyüğüm ile Trump çıkıp konuşmaya başladılar; ne dediklerine konsantre olamıyordum çünkü o sırada Trump’a soracağım soruyu ezberlemeye çalışıyordum, arada bir George’yi dürtüp kelimenin telaffuzunu kontrol ettiriyorum. Geroge sonunda “Yor fulish” dedi. Bu sözü Trump’un yolladığı mektuptan hatırlıyorum sanıyorum o mektupla ilgili bir şey söylemek istemişti, sanki anlamış gibi sırıtıp “Yeeees” diye kafamı salladım.
Nihayet iş soru faslına gelmişti; ilk soruyu bizim heyetten bir hanım kardeşimiz soracaktı öyle planlanmıştı, mizansen gereği Trump “Burada yandaş bir gazeteci var mı o sorsun” diyecek, büyüğümüz de o arkadaşı gösterecekti.
Hanım kardeşimiz soruyu sorunca Trump’u bir gülme krizi tuttu; basına da yansıyan “Yahu bunun gazeteci olduğuna emin misiniz; bu daha çok sizin sarayın servis elamanına benziyor” sözlerini söyledi. Hanım kardeşimiz “Başkan şaka yaptı galiba bana yürüyor” diye mutlu olup hülyalara daldı.
Bizden bir soru daha alınacaktı, ben hemen fırlayıp parmağımı kaldırdım bir yandan da Trump’un gözünün içine bakıyordum bu canhıraş tavrım belli ki ilgisini çekmiştim, parmağıyla beni işaret etti.
Ben elimdeki kâğıttan, büyük bir heyecan içinde bir çırpıda okudum, telaffuzumun mükemmel olduğuna hiç şüphem yoktu, Trump’a baktım, mutluydu baş parmağını yukarı doğru kaldırdı, sonra eliyle mükemmel işareti yaptı, alkışladı.
“Veri gut, fantastik” diye bağırdı, ben bile anlamıştım ne dediğini.
Sonra az önce soru soran hanım kardeşime beni işaret etti, halinden “Bak gördün mü soru böyle sorulur işte, öğren” dediği belliydi. Kendimle bir daha gurur duydum.
Lakin muhterem büyüğüm önce anlamsız bir şekilde dinledi, çevirmen çevirdikçe suratı yavaş yavaş düşmeye başladı.
Bu arada George elimdeki kâğıdı çekip;
“Situpit men dis iz may kuesçın” diye bağırdı.
“Dis iz yor kuesçın” diye başka bir kâğıt tutuşturdu.
Meğer o heyecan içinde yanlışlıkla onun önündeki kâğıdı alıp okumuşum, tam bir şey diyecekken bizim heyetten iki koruma beni derdest edip dışarı çıkardı.
Ne olduğunu neden sonra anladım, meğer Trump’a, sayın büyüğümüzün ve yakınlarının yurt dışındaki malları konusunda bir yaptırım uygulayacak mısın diye sormuşum.
O andan sonra ne büyüğümü ne de heyetten birini görebildim; uçağa da alınmadım.
Gazeteyi aradım, bizim müdürün gribi geçmiş ama domuzluğu devam ediyordu, kovulduğumu söyledi bir daha yüzümü görmek istemiyormuş.
Eğer dönersem, üye olmamakla beraber FETÖ ve PKK’ye destekten içeri alınacakmışım.
Paralar suyunu çekti, şu anda Beyazsaray yakınlarındaki bir parkta homleslerle birlikte kalı-yorum, akşamları sevabına çorba dağıtıyorlar, çok mağdurum.
Hata yaptım affımı talep ediyorum ben vallahi de billahi de çok iyi bir yandaşım, bir şans daha verin, isterseniz uçağa almayın razıyım, ama hiç olmazsa arada saray davetlerine katılayım o chia tohumlu smoothieyi tatmasam uzaktan dünya gözüyle bir göreyim, adını çok duydum ne mene şey öğreneyim…
Hüloğğğğğ…
27 Eylül 2019 Cuma
DEPREM TOPMANMA ALANI GEZİSİ
Her yer zangır zangır sallanmaya başlayınca sevinçle fırlayıp seslendim;
“Oldu oldu, nihayet oldu…”
“Oldu oldu, nihayet oldu…”
Hanım, çocuklar, kayınvalide koşarak geldiler, mutluluk içinde birbirimize sarıldık.
Bunca zamandır “Deprem şimdi oldu, şimdi olacak” gerginliği nihayet son bulmuştu, hep birlikte bir “Ohh” çektik.
Ayrıca önümüzdeki günlerin gündemini oluşturacak nurtopu gibi bir konumuz olmuştu.
Ekonomi-mekonomi, Suriye-mururiye, Irak-mırak, güvenli bölge-güvensiz-bölge, S 400, F-35 gibi sorunlar gündemin alt sıralarına inebilecekti.
Televizyonu açtım Hatipoğlu depremden korunma duaları hakkında ilmi bilgiler veriyordu. Her zamanki gibi gözlerinin içi gülüyordu, belli ki yeni sezon için bir seri program anlaşması imzalamıştı, ramazandan sonra ekstra iş çıkmıştı arkadaşa.
Geçen depremden beri dolapta sakladığım deprem çantasını çıkartıp kontrol ettim.
El feneri, battaniye, ıslak mendil, pet şişede su, ilkyardım seti, konserve, birkaç kutu pötibör (bayatlamış olabilirler acilen değiştirmek gerek), İsviçre çakısı ve düdük.
Deprem bilincine sahip her örnek vatandaş gibi depreme hazırlıklı olmak konusunda üstüme düşeni fazlasıyla yerine getirmiştim.
Tabii böyle bir durumda evde kalmak olmazdı, ivedilikle deprem toplanma alanlarına ulaşmak için yola düşmek gerekti, aile bireylerine talimatı verdim.
“İstikamet deprem toplanma alanları, marş marş.”
Hemen eşin dostun durumunu öğrenmek için ulaşamayacağımı bile bile telefonu tuşladım nitekim haklı çıktım bütün telefonlar kaput haldeydi. GSM şirketlerinin yabancılara satıldığından oluyor bunlar türünden komplo teorilerini kafama takmadım tabii.
Yola revan olduk, ama kız elindeki akıllısıyla şakır şakır bir şeyler yazıyordu sürekli.
Yeni neslin telefon kullanmaktaki beceresine hayran olmamak elde değil, eskilerin on parmak daktilo yazanlarından çok daha hızlı üstelik sadece iki başparmakla haberleşiyorlar.
“Senin telefon çalışıyor mu?” dedim
Onunki de çalışmıyormuş ama onlar akıllı telefonların akıllı programları üzerinden hallediyorlarmış işlerini.
En yakın toplanma alanına ulaşmak için ilerliyorduk; toplanma alanının adresin bir ara ezberlemiştim ama geçen zaman içinde unutmuşum. Gene de içgüdülerim sayesinde alana ulaştık.
Epey bir değişmiş sanki, üç büyük kulenin arasında görkemli bir yapı.
Döner kapıdan içeri girdik, deprem çantamı X-Rey cihazına bıraktım, telefonumu ve cebimdeki madeni ıvır zıvırı plastik kutuya koyup geçtim, aile bireyleri de peşimden geldiler.
Kapıdaki güvenlik kibar bir şekilde “Hoş geldiniz” dedi.
“Çok gelen oldu mu?” diye sordum.
“Olmaz mı, depremin daha ikinci dakikasında dolmaya başladı.”
Gerçekten de içerisi epey bir kalabalıktı, depremden korunmak isteyenler yoğun bir trafik oluşturmuşlardı bu AVM’nin pardon deprem toplanma alanının içinde.
Doğrusu vizyon sahibi hükümetimizi kutlamamak elde değil, gerçekten de halk için her şey düşünülmüştü. Öncelikle her türlü ihtiyaçlarını karşılamaları için giyim kuşamdan, parfümeriye kadar birçok mağaza vardı isteyen istediğini alıyordu hepsinde de kampanya yapmışlardı. Kredi kartına peşin fiyata bilmem kaç taksit yapıyorlardı helal olsun.
Kız telefondan başını kaldırdı, gelen mesaj onu dehşete düşürmüştü kıskanç bir şekilde;
“Yavv babaa Burcııların deprem alanında diskooo varmııış inanmıyorum” diye haykırdı.
“Bulduğunla yetin, buna da şükret, tevekkül et, bunu da bulamayanlar var” diye azarladım.
Üst kata çıktığımızda depremzedeler için yemek servisi vardı. Hamburgerci, pizzacı gibi dünyaca meşhur markaların stantları sıralanmıştı, sıraya girip istediğiniz menüyü alabiliyordunuz. İki buçuk lira fark ödeyip büyük seçim isteyebiliyordunuz o zaman patatesiniz ve kolanız büyük geliyor. Ben hizmet diye buna derim işte.
Oğlan sinema katını görünce pek mutlu oldu; depremzedeler sıkılmasınlar diye 10 ayrı salonda film gösterileri vardı. Hatta tesadüf filmlerden birinin konusu depremle alakalıydı. Aslında orada da mısır ve kola promosyonu varmış ama yapımcılar itiraz edince kaldırmışlar mecburen. Olsun buna da şükür.
Birileri konuşurlarken duydum; falanca yere inşa edilen deprem alanı bunun iki katıymış, keşke oraya gitselermiş. Bu insanlara da hiç yaranılmaz zaten, kime konuşuyoruz şükredeceksiniz şükür.
Dükkân sahiplerinden biri elleri havada sürekli dua edip duruyordu, memnun oldum,
Önce Hatipoğlu’ndan öğrendiği depremden korunma duasını ettiğini sandım, değilmiş.
“Kaç zamandır işler kesat gidiyordu, sinek avlıyorduk iyi ki bu deprem oldu işler açıldı, Allah’ım depremini bizlerden esirgeme, amin…” diye mırıldanıp ellerini yüzüne sürüyordu.
Sürekli anons yapılıyordu “Deprem alanımız sabaha kadar açıktır 7/24 hizmetinizdeyiz” diye.
Dükkanlardan biri “Uyku tulumu ve çekyat kiralanır” diye bir ilan asmış, işte krizi fırsata çevirmek budur işte girişimcilik budur.
Doğrusu burada uzun süre yaşanır, ben de bu deprem toplanma alanlarını bizlere sunanlarla ve onların yedi sülalesine en içten duygularımla saygılarımı, sevgilerimi ve hayır dualarımı sıralıyorum.
20 Temmuz 2019 Cumartesi
BİR REKLAM FİLMİ ÖYKÜSÜ
İki sağırın fıkrası çeşitli zamanlarda çeşitli konumlara
uyarlanmıştır.
İki sağır karşılaşırlar;
-Kahveye mi gidiyorsun?
-Hayır kahveye gidiyorum.
-Ha ben de seni kahveye gidiyorsun sanmıştım.
Bu şaka politik arenada da kullanılmıştır; dönemin iki ağır
işiten iki ismi İsmet İnönü ve Recep Peker karşılaşırlar.
-Hayrola partiye mi gidiyorsun?
-Hayır paşam partiye gidiyorum.
-Ha ben de seni partiye gidiyorsun sanmıştım.
70’li yıllar televizyonun emekleme dönemi, TRT yeni yeni
reklam almaya başlamış.
Bu fıkradan esinlenerek bir reklam filmi tasarlanıyor.
Müşteri Türk Ticaret Bankası. İki
ihtiyar yolda karşılaşır.
-Hayrola Türk Ticaret Bankası’na mı gidiyorsun?
-Hayır Türk Ticaret Bankası’na gidiyorum.
-Ha ben de seni Türk Ticaret Bankası’na gidiyorum sanmıştım.
Müşteri senaryoyu beğenir; Yeşilçam’ın unutulmaz
yaşlılarından Faik Coşkun ve Kamer Sadık ihtiyarları oynar, dublajını da
Sadettin Erbil ve Zafer Önen yapar.
Ancak bankanın reklam müdürü iki gün sonra dönüş yapar.
Yönetim kurulu toplanmış ve sağır esprisinin zülfüyare dokunacağı
düşünülmüş ki İsmet Paşa hayatta ve faal durumdadır.
Yani her dönem var olacak “Aman
bir tatsızlık çıkmasın neme lazım” korkusu gene otosansürü getirmiştir.
Bu yüzden reklamdan vazgeçilmiştir.
Çekilen film elde kalmıştır, dönemin koşullarıyla epey büyük
bir zarardır. Şimdiki gibi dijital sistem yok; negatif film, pozitif film, laboratuvar
derken masraf artıyor.
Reklam firması bir yol bulur filmi bu kez Akbank’a önerir.
Akbank kabul eder; ancak ortada teknik bir sorun vardır.
Dublajda senkron tutmamaktadır.
-Hayrola Akbank’a mı gidiyorsun?
-Hayır Akbank'a gidiyorum.
-Haa ben de seni Akbank’a gidiyorsun sanmıştım,
diyaloğu çekilen filme göre kısa kalmaktadır.
Türk Ticaret Bankası Akbank’a göre daha uzundur. Bu yüzden
diyaloglara ilave yapılır.
İhtiyarlar birbirlerine bankanın adından önce isimleriyle
hitap ederler.
Son film şu hale gelir.
-Hayrola Hüsamettin Beyciğim Akbank’a mı gidiyorsun?
-Hayııır Turgutcuğum Akbank’a gidiyorum.
-Haaa ben de seni Akbank’a gidiyorsun sanmıştım…
Reklam inanılmaz bir ilgi görecek ve çok uzun yıllar hep konuşulacaktır…Yaşı uygun olanlar hemen anımsamıştır.
Filmin gösterişinin hemen sonrasında diğer bankanın reklam
müdürü, reklam şirketini arar.
-Bize hazırladığınız filmi başka bankaya vermişsiniz, bunda
da yüzde yüz haklısınız. Ama bizimle alay eder gibi oyunculardan birine genel
müdürümüz Hüsamettin Bey’in adını vermenizi size hiç yakıştıramadık.
(Kaynak: Yüksel Ünsal- Bilimsel Reklam ve pazarlamadaki
yeri)
Atay Sözer
28 Mayıs 2019 Salı
SÜLÜK
Bunca
zaman bir sülük olarak yaşamanın verdiği burukluk nihayet sona erdi; biz
sülükler hiçbir dönem onurlandırılmadığımız kadar onurlandırıldık bu yüzden pek
muhterem büyüklerimize şükranlarımızı sunarız.
Bir
insanın etine yapışıp onun kanını içerek semirmek pek çok kişiye ters gelebilir
belki ama neticede bizim doğamızda var bu. Akrebin sokması, eşeğin anırması,
köpeğin havlaması gibi.
Akrebe
“neden sokuyorsun?”, eşeğe “neden anırıyorsun?”, köpeğe “neden havlıyorsun?”
diyemeyeceğinize göre bize de “niye kan emiyorsun?” diye sorulması çok abes
doğrusu.
Ama
gene de insanların kendilerini sömüren kişilere “Sülük gibisin” demesi pek
ağırımıza gidiyordu. Neyse ki bu dönem bitti artık.
Bir
sülük arkadaşım müjdeyi verdi;
“Artık
her şey çok güzel olacak” diye.
“Aman”
dedim “Böyle siyasi söylemlerde bulunma yoksa sülüklüğümüze bakmadan atarlar
içeri…”
Neyse
ki siyasi olarak değil gerçekten içinden geldiği gibi söylemiş, gerçekten de
haberler çok iyi.
Devletimiz
artık sülük tedavisini bilimsel bir yöntem olarak kabul etmiş.
Yakında
üniversitelerde sülükoloji kürsüleri açılır mutlaka.
Hastaneler
sülük ve hacamat kabı alımı için ihaleler açmaya başlamış.
Pek
mutlu oldum, hemen başvurmak için koştum.
Ama
öyle bir kuyruk var ki sormayın, bildiğim bütün sülükler orada.
Bunca
yıl sırtına yapıştığım işçilerle, memurlarla, emeklilerle birlikte maaş kuyruklarında
çok beklediğim için deneyimliyim vız gelir tırıs gider böyle kuyruklar.
“Kaç
sülük alacaklarmış? diye sordum
Tam
bir sayı belli olmasa bile, yurdumuzun dört bir yanındaki ihtiyacın
karşılanacağı düşünülürse girme şansımız kuvvetli olsa gerek.
“Hiç
ona güvenme” dedi yaşlı sülük “Mülakatı geçemezsen allameyi sülük olsan bir yere
giremezsin…”
Kalbim küt küt atıyordu, mülakatta ne
soracaklardı acaba?
Epey
bir bekledikten sonra içeri girdim, birbirlerine çok benzeyen badem bıyıklı, kareli
ceketli, kravatları yamuk bağlanmış üç kişi masada oturuyorlardı, tıpkı biz
sülükler gibi onları da ayırmak zordu. Benzer yönümüz çok olduğu için bu benim
için geçerli değildi tabii…
Türbanlı
bir hanım not alıyordu söylenenleri.
Mülakat
başkanı olduğunu tahmin ettiğim kişi eliyle oturmamı işaret etti.
Ben
hemen hazırlamış olduğum CV’mi önlerine bıraktım.
Bunca
yıl emdiğim kanları bir bir yazmıştım, bakmadılar bile…
“Bugüne
kadar yaptıkların umurumuzda değil önemli olan bundan sonrası, yani emdiklerin emeceklerinin
teminatı olamaz burada.”
Başkan
olan hemen sordu;
“Seçimler
neden iptal edildi?”
Kör
kendinden bilirmiş, derler ben de adamın ciğerini okuduğumdan ne tür
yanıtlardan hoşlanacağını anlamıştım, hemen yapıştırdım yanıtı.
“Çok
basit çünkü çaldılar.”
Memnun
olmuşlardı, sırıttılar…
Bu
kez yanındaki sordu;
“15
Temmuz sence nedir?”
“En
büyük bayram bu bayram herkese kutlu olsun.”
Sorular
peş peşe geliyordu.
“Sülüklüğün
ilk kuralı?”
“Yapıştın
mı bırakma…”
“Sülüğün
ortalama kan emiş süresi?”
“İliğini
kemiğini kurutana kadar.”
“Bir
işçi, bir gazeteci, bir profesör, bir imam, bir öğrenci, bir politikacı, bir iş
insanı var önce hangisine yapışıp kanını emersin?”
“Pek
muhterem büyüğüm hangisini emir buyurursa o.”
“Kendinizi
10 sene sonra nerede görüyorsunuz?”
“Nerede
bıraktıysanız orada, yapıştım mı emerim, milim ilerlersem şerefsizim.”
Memnun
ifadeyle başlarını salladılar.
“Son
bir soru daha” dedi başkan, “Her şey güzel olacak mı?”
Belli
ki tuzak soruydu yemedim tabii…
“Ne
güzeli yahu bir bok olacağı yok.”
Hepsi
alkışlamaya başladı, beni tebrik ettiler mülakatta en yüksek puanı almıştım,
Artık
kadrolu bir sülüktüm tayinimi saraya çıkarttılar. Yolunuz düşerse beklerim.
22 Mart 2019 Cuma
Mart Gündemi
SEÇMENLERİN İSTİLASI
Gogol “Ölü Canlar” romanında ölmüş insanları yaşıyormuş gibi
göstererek onlar üzerinden rant sağlamaya çalışan bir kişinin hikayesini
anlatır.
Yakın tarihimizde de benzeri görülmemiş ve herhalde
detayları bilinmediğinden pek ortaya çıkmamış bir dolandırıcılık olayı vardır.
Kim olduğu belli olmayan bir kişi Savunma Bakanlığı
bünyesinde hayali bir daire oluşturuyor; resmi adresi var ama aslında öyle bir yer
yok. Bu dairesin personeli var, personelin nüfus kayıtları var, sigorta sicil numaraları
var, bordroları var ama sadece kâğıt üzerinde onlar da daire gibi tamamen hayali
oluşturulmuş. Vatandaş, üç ay boyunca personelin maaşlarını topluyor. Kimsenin
aklına “Bu daire neyin nesi?” demek gelmiyor. Bu işi yapan nitelikli
dolandırıcının kim olduğu, nasıl böyle bir tezgâhı kurduğu hiç anlaşılmıyor. Sanki
metafizik bir “Gizemli olaylar” filmi gibi bir köşede kalıyor.
Ama bugünlerde yaşadıklarımız bu olayları fersah fersah
aşmakta…
***
Meclise getirilen ruh sağlığı yasası gerçekten çok iyi oldu.
Vatandaşın gerçekten de en gereksinim duyduğu bir yasaydı umarım bir an önce
geçer. Vatandaşla beraber büyüklerimiz de faydalanmış olurlar belki.
Çünkü seçmen kütüklerinin belirlendiği bu günlerde yaşadıklarım
beni ciddi biçimde endişelendirmektedir; gerçek mi sanrı mı bilemediğim
durumlar içindeyim. Akıl sağlığım gitti gidecek.
Gece yarısı su içmek için uyandım, baktım mutfağın ışığı
yanıyor, birileri de yüksek sesle konuşuyor.
“Eyvah hırsız girdi” diye süpürgeyi kapıp oraya yöneldim
Üç kadın, iki adam beş çocuk oturmuş kahvaltı ediyorlar…
“Kimsiniz siz, ne işiniz var evinde?” diye haykırdım…
Hiç istiflerini bozmadan;
“E burası bizim de evimiz, inanmıyorsan al bak” diye önüme
hanelere göre belirlenmiş seçmen listesini koydu.
Dehşet içinde kalmıştım; gerçekten de benim hanemde 45 kişi
daha gözüküyordu.
“Galiba bir rüyanın içindeyim” diye düşündüm.
Bu arada gelen bir badem bıyıklı biri buzdolabını açıp baktı…
“Abi kola yok mu kola?” diye sordu.
“Yok kola mola…” diye tersledim.
“Al ama birkaç kasa, seçimlere kadar buradayız içerisi de kalabalık…”
Demek içeride de vardı devamı, hemen salona geçtim; tıklım
tıkıştı oturacak yer yoktu bir kısmı yerlerde oturuyordu; bir kısmı televizyonda
Palu Ailesi’nin yeni maceralarını izliyor, yaşlı bir teyze dolma sarıyordu;
çekirdek çitleyenlerin oluşturdukları çekirdek kabuklarının oluşturduğu
öbeklerin arasından güçlükle yürüdüm.
Masaya oturmuş bir dörtlü okey oynamakta her dört kişinin her
iki yanında ikişer yancıdan toplam on iki kişiydiler.
Yanlarına gidip “Bu ne rezillik!” diye haykırdım…
“Haklısın birader” dedi biri “Çift okeye tek bekliyorum, kaç
eldir gelmiyor şerefsiz…”
Bu kabustan uyanmak için “İmdaaat” diye dışarı fırladım…
Aynı anda karşı komşum da aynı şekilde fırlamıştı, kapının
önünde çarpıştık.
“Sizde de mi varlar onlardan?” diye dehşet içinde baktı…
“Sizde kaç kişiler?”
“Bizde 50 kişi… Hepsi de imzalı mühürlü, resmi… Evin içinde
adım atılacak yer yok… Şimdi bacanak aradı onlarda 80 kişi varmış… Bunlar gene
iyiymiş bazı yerlerde bir dairede 400 kişiye kadar çıkıyormuş. Her yerdeler,
her köşeden bir seçmen çıkıyor… Hayali seçmenlerin istilası altındayız; uzaylılar
istila etse bu kadar şaşırmazdım… İnşallah rüyadır…”
Üst kattaki komşu dehşet içinde seslendi…
“Biliyor musunuz büyük büyük büyük dedem geldi az önce, öldü
biliyordum meğer ölmemiş…”
“Nasıl ölmemiş?”
“Bilmiyorum, kapı çaldı ben senin büyük büyük büyük dedenim,
öpsene elimi hergele diye elini de öptürdü, geçti içeri başköşeye çöreklendi… Hakkaten
dedemmiş, seçmen listesinde adı var gözlerimle gördüm, ölmemiş, domuz gibi
maşallah. Çok şaşırdım, tuhaf duygular içindeyim. Bunca yıl sonra bir dedem
oldu… Şimdi içeride kahvesini höpürdetiyor… Gideyim de biraz daha hasret
gidereyim bari… Abdülhamit’le nasıl karşılaştığını anlatacaktı hiç olmazsa Tv
dizisindeki olayları ilk ağızdan dinlerim… ”
Sokağa fırladım; her tarafta deli danalar gibi koşturan
insanlar…
Bütün evlerin nüfusu artmış halde, herkes ne yapacağını şaşırmış
durumda…
Bu yüzden şu ruh sağlığı yasasının ivedilikle çıkması gerek
yoksa seçime kadar dayanamayacağız…
KUYRUKTA
Absürt bir filmin içinde gibiyim gene…
Sabah sokağa çıktığımda bir kuyruk çıktı karşıma ucu
görünmüyor, hemen sordum kuyruğun sonundakine;
“Bu varlık kuyruğu mu, yokluk kuyruğu mu?” diye.
O da bilmiyormuş, kuyruk görünce takılmış.
Ben de takıldım kuyruğa, artık ne çıkarsa bahtıma.
Tanzim Satış yerlerindeki kuyruklar seçim atmosferiyle beraber
artmaya başladı…
Aynı anda benim ardıma da üç kişi takıldı.
Yaşlı teyze söylenip duruyor;
“Allah cezalarını versin bunların, çoluk çocuk aç kaldık,
bir kuru soğana muhtaç olduk, gözlerine dizlerine dursun, gene kuyruklar başladı
işte, hepsi kahrolsun…”
“Aman teyzem yavaş, öyle kahrolsun falan deme gelip
götürürler yoksa.”
“Götürsünler hiç olmazsa götürdükleri yerde bir tas çorba
verirler, bu ne rezillik, bu ne kepazelik, şu seçimler olsa da hepsi çekip
gitse başımızdan…”
“Oyunu kime vereceksin peki?”
“Ne demek kime, tabii ki reise, başka adam mı var ortada?”
“E peki çekip gitsin dediğin kim o vakit?”
“Kılıştar… Bi de Cehape… Çünkü Cehape demek açlık demekmiş kıtlık
demekmiş, reis öyle diyor…”
“Peki hükümette kim var şimdi?”
“Dedik ya evladım sen de pek kalın kafalıymışsın, tabii ki
Cehahpe…”
Teyzeyle bu konuyu tartışmanın beyhude olduğunu bildiğim
için yanıt vermedim kafamı çevirdim, önümdeki vatandaşa dert yandım…
“Bu kafayla bir cacık olmaz bizden, hâlâ reis diyor…”
“Haklısınız reis ne diyor ona bakmak gerek.”
“Ne diyor?”
“Yatay mimari diyor… Diktiler o fallik gökdelenleri güzelim
şehrin görüntüsü değişti… Sonra her yerde çürük kaçak yapılar, bir de imar affı
çıkartıp yasal hale getirdiler. Sanki affedince çürük bina sağlam hale gelecek.
Al işte hepsi teker teker göçüyor… Ulan bu Cehapenin yatacak yeri yok…”
Onun önündeki destek verdi;
“Ama şimdi hepsini yıkıp yeniden yapacaklarmış; tabii çünkü yeni
bina yapılacak yer kalmadı, müteahhitler zor durumda kaldı o yüzden hepsini
yıkıp sıfırdan yapacaklar. Hani çocuklar iskambil kartından evler yaparlar
sonra onları yıkıp tekrar yaparlar ya; bu da aynen öyle…”
Onun önündeki tamamladı “Tarihi eserleri de yıkıp yeniden yapacaklarmış
isabet olur, misal Süleymaniye’yi yeniden yaparken altına otopark yapılsa hoş
olmaz mı, üstelik müşteri garantisi de koyarlarsa süper olur; kılmadığı namaz
için para vermiş olmamak için bu kez gelip namazını da kılar hiç olmazsa.
Ayasofya’yı yeniden yaparken de içine bir AVM pek yakışır. O yüzden reisin acilen
başımıza geçmesi gerek… Bu Cehapeyle olmuyor.”
Sıra çok ağır ilerliyordu…
“Çok çeşit var galiba” dedim.
Önce patlıcan, patates, soğan, domates olarak başlamış; sonra
baklagiller ve süt ürünleri eklenmiş en son da temizlik ürünleri gelmiş…
“Çay da var mı acaba?” diye sordum.
Çay yokmuş onu bizzat reis dağıtıyormuş, “Reisi nerede
bulacağım?” diye sormayın, o illa ki sizi buluyor, nasıl olsa; hangi köşeyi
dönseniz karşınıza çıkıyor.
Yanımdan tinerci çocuklar geçti, ellerinde beşer onar
alışveriş torbaları;
“Hayrola?” dedim…
“Abi az önce otobüsün üzerindeki uzun boylu adam fırlatıp
duruyordu, bir poşet çayla bu torbaları attı; biz hemen kaptık tabii…”
“Ne yapacaksınız onları?”
“Abi torbalar kenevirden, işlemden geçirip kafa bulacağız…”
Gerçekten de birileri iyi kafa buluyordu…
Sırayla birlikte ilerliyorum; baktım bir büfe, demek kuyrukta
acıkanlar için böyle bir hizmet de düşünülmüş.
Tost makinasının başında temiz yüzlü, kepçe kulaklı şirin
bir delikanlı; sürekli tost yapıp duruyor pek yabancı gelmedi biraz düşününce
buldum yahu bu bizim baro başkanı.
“Hayrola başkan ne iş?” diye sordum.
“Her an baro başkanlığından ayağımı kaydırabilirler, kafama
tuğla düştükten sonra bana pek güvenleri kalmadı o yüzden yedek iş olarak tostçuluk
yapmaya başladım…”
“Nasıl gidiyor peki satışlar?”
“Çok iyi satıyoruz, biliyorsunuz, malzeme kalmasa iyi tostçusun
demektir… Satışımız süper.”
“Yap o zaman bana bir çift kaşarlı tost…”
“Valla kaşar kalmadı, bütün kaşarları DSP’den istediler
oraya yolladım…”
Hava kararıyordu kuyruk iyice yaklaşmıştı ama ortada tezgâh
mezgah yoktu, sadece koca bir çöp konteyneri duruyordu. Millet içini karıştırıp
bulduklarını kenevir torbasına dolduruyordu.
Başına bir de zabıta dikmişlerdi, milleti uyarıyordu.
“Üç parçadan fazla almak yok, sırada bu kadar insan var, saygılı
olun…”
Bunca saattir beklediğim kuyruk meğer çöp konteyneri
kuyruğuymuş; eh buraya kadar gelmişken bekleyeyim dedim, çok şanslıymışım
çöplerin en dibinde herkesin gözünden kaçmış bir patlıcan buldum, bir ezik domatesi
de hemen kaptım üçüncü hakkım olan parçayı aramaya başladım, arkadan
uyarıyorlardı;
“Biraz çabuk ol akşam yemeğine yetişeceğiz” diye
Telaşla rastgele bir şey kaptım, boş bir kola şişesiydi;
Zabıta kızdı “Seçmece yok dokunduğunu almak zorundasın…”
Evime mutlu bir şekilde dönerken kafamda çılgın bir soru
vardı…
“Ben bu şişeyi ne yapacaktım?”
7 Kasım 2018 Çarşamba
MÜSLÜM FİLMİ VE TELİF HAKLARI
Müslüm Gürses’in hayatından yola çıkarak yapılan “Müslüm”
filmi gösterime çıktı. Filmin içeriği, estetiği, ideolojisi ayrı bir yazının
konusu. Film vizyona girdikten sonra sosyal medyada senaryo telifiyle ilgili birtakım
iddialar ortaya atıldı, senaryoda katkıları olduğunu söyleyenler jenerikte
isimlerinin olmadığını söyleyerek hak taleplerinde bulundu.
İlginçtir aynı yapımcının bir önceki işi olan “Ayla”
filminde de benzer bir tartışma gündeme gelmişti; o filmin senaristi de tuhaf
bir biçimde devre dışı bırakılmış ve gerek afişte gerekse jenerikte ismi
gizlenmişti.
Ali Eyüboğlu, 4 Kasım tarihli Milliyet gazetesindeki
yazısında Müslüm filmindeki bu iddiaların üstüne gidip şunları yazmış.
“Müslüm Gürses’in hayatını beyazperdeye aktaran ‘Müslüm’ filmi 10 günde
2 milyona yakın izleyiciye ulaştı. ‘Müslüm’ filminde senarist olarak iki isim
geçiyor; Gürkan Özçiftçi ve Hakan Günday. Ancak sosyal medyada dolaşan bir
paylaşımda ‘Müslüm’ün senaryosunun kendilerine ait olduğunu yazanlar var.
Onlara göre işin aslı şöyle:
Mine Şengöz, bir sabah yatağından Müslüm Gürses’in filmini yapmak için
kalktı. Sonrasında projeye Muhterem Nur’la nehir söyleşi yapan Gülsen İşeri
dahil oldu. Ardından ekibe gazeteci Tuğrul Eryılmaz, sosyolog Meral Özbek,
psikiyatr Cemal Dindar, müzik yazarı Murat Meriç katıldı. Ekip senarist İlker
Arslan, edebiyatçı Murat Uyurkulak’la da çalıştı. Müslüm’ün psikobiyografisi’ne
Yüksel Aksu ve Umur Turagay da destek verdi. Üç yıl süren bu çalışma sonunda
ortaya çıkan senaryo, eser sahiplerinin rızasıyla el değiştirdi ve herkes
parasını aldı.
Sinemalarda gösterimi süren ‘Müslüm’ün senaryosu kısmen değiştirildi ve
senarist olarak sadece Hakan Günday ve Gürhan Özçiftçi’nin adı yazıldı, proje
üstünde üç yıl çalışanlar yok sayıldı!
Konuyu sorduğum yapımcı Mustafa Uslu ise şunları söyledi:
“Proje bana gelmeden önce üç yılda çok yapımcı dolaştı, kimse çekmedi.
Senaryoyu bana Nuri Yıldırım getirdi. Yıldırım, daha önce birlikte çalıştıklarına
1 milyon 200 bin TL verip, haklarını almış. Senaryo bana geldiğinde Muhterem
Nur’un kendilerine verdiği üç yıllık süre dolmak üzereydi. Ayrıca Muhterem Nur,
senaryonun o haline onay vermemişti. Muhterem Hanım’la görüşüp, istediği
değişiklikleri yaptık. Senaryoyu getiren Nuri Yıldırım, yatırımcı olarak
projeye ortak oldu ve filmi çektik.”
Burada telif haklarının devri konusunda bir türlü
anlaşılmayan bir nokta var.
Sinemada eser sahibi yaratıcı konumunda olan senaryo yazarı,
yönetmen ve özgün müzik bestecisinden oluşur. Eser sahibi, bu hakları yapımcıya
belli bir bedel karşılığı devreder ki o filmi çekip, dağıtımını yapabilsin.
Telif haklarının iki bölümü vardır.
1-Mali haklar
2-Manevi haklar
Mali haklar söylediğimiz gibi belli bir bedel karşılığı yapımcıya
devredilen haklardandır. Burada da o hakların devredildiği görülüyor.
Manevi haklar ise hiçbir koşulda devredilmeyen haklar
arasındadır ve anayasal olarak korunmuştur.
Söz gelimi “Grev hakkı” da devredilemez bir haktır, bir
işveren işçi alırken ona “Bana grev yapmayacaksın” diye bir şart öne süremez.
Telif eserlerinde birkaç manevi hak vardır, bunlardan biri
de “Esere ismini koyma” hakkıdır.
Yani yapımcı senaristle “Bu filme ismimi koymamayı kabul
ediyorum” diye bir sözleşme yapamaz, yaparsa o sözleşme geçersizdir.
Söz konusu filmde senaryosunda emeği geçen kişiler belli bir
bedel karşılığı mali haklarını devrettiklerine göre eser sahiplikleri
tescillenmiştir.
Bu durumda manevi haklarına da sahiptirler, dolayısıyla jenerikte
isimlerinin geçmesini hukuken isteyebilirler.
Telif hakları konusunda bunun gibi halledilmesi gereken pek
çok konu var; ama ne yazık ki işin içinde olanlar bile tanımlamalar konusunda
inanılmaz bir kavram karmaşası içinde; bu yüzden biri “Bayram haftası” derken
öteki “Mangal tahtası” anlıyor.
17 Ekim 2018 Çarşamba
ABDÜLHAMİT TOKATLAMA
TRT’deki
Payitaht dizisi Abdülhamit’in hayatını anlatıyor; elbette iktidarın Osmanlıyı
yüceltme dolaylı olarak da Cumhuriyet’e laf çakma politikasının bir parçası
olarak.
Onların
açısından bakıldığında bunu doğal karşılayabiliriz.
Neticede
her ne kadar gerçek bir kişinin hayatından yola çıkılsa da bu bir kurgudur,
senaryo yazarının sonsuz olmasa da biraz özgürlük alanı vardır. Hayal gücünü
kullanarak birtakım kurgular yapabilir, tarihi metafor olarak kullanıp farklı
göndermeler içine girebilir. Bana göre bunda bir sakınca olmamalıdır; tabii
izleyenin de bunu istediği gibi eleştirme özgürlüğü vardır.
Bölümlerden
birinde Abdülhamit yabancı bir büyükelçiye attığı tokat sahnesi vardı, epey bir
sansasyon yaratmıştı. Tarihte böyle bir olayın kaydı olmamasına rağmen çekilen
bu sahne gaza gelmeye müsait izleyicilerin milli gururlarını epey okşamıştı; bu
da özellikle Kara Murat tarzı tarihi filmlerde sık görülen bir durumdur.
Tokat
meselesi ve Kara Murat deyince bir parantez açıp televizyonun olmadığı
dönemlerde dizilerin ihtiyacını karşılayan gazetelerdeki tefrika romanlar
döneminden bir örnek verelim. Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun “Fatih’in
Fedaisi Kara Davut” tefrikasının bir bölümünde Kara Davut sultanın huzuruna
çıkar, her nedense bir konuda anlaşamazlar ve tepesi atan Davut, Fatih’e bir
tokat aşk eder. Yayınlandığında epey bir ortalığı karıştırmıştı; “Bu ne
rezillik padişah tokatlanır mı?” diye.
Elbette tüm saçmalığına rağmen bunu da yazarın
özgürlüğü içinde değerlendirmemiz mümkündür.
Parantezi
kapatalım ve Abdülhamit’le devam edelim.
Geçen
bölümlerden birinde gene ses getiren bir sahne vardı.
Vatandaşın
biri huzura çıkıyor.
“Sultanım
dün rüyamda Peygamberimizi gördüm, dün gece salavat getirmemişsiniz git
Hamidimize söyle sana para versin dedi.”, diyor.
Sultan
da hiç itiraz etmeden bir kese altını veriyor, sonra iki kez daha soruyor ne
dediğini ve iki kez daha altın veriyor. Öyle ki yanındaki vezir “Bu kadar kafi”
diye müdahale etmese bütün hazineyi vermeye razı.
Aslında
bu bilinen bir hikâye ama Yavuz Sultan Selim’in başından geçmiş, senaryo
yazarları buraya adapte etmişler. Bu doğru bir şey midir tartışılır tabii ama
gene senaryo yazarının özgürlük sınırları içinde görmek de mümkündür.
Peki
bu olay gerçek midir yoksa uydurulmuş bir hikâye midir?
Bana
göre yüzde yüz olmuş, yaşanmış son derece mantıklı bir durumdur. Çünkü
benzerlerine çok sık rastlamaktayız.
Yanlışlık
bu hikâyenin metafizik ögeler içeren bir ermiş masalı gibi lanse edilmesidir.
Burada
tipik bir dolandırma, tokatlama olayı söz konusudur.
Hani
sabah saban telefon edip;
“Ben
komiser bilmem kim, senin hesaplarından PKK ve FETÖ’ye yardım yapılmış
görünüyor. Hemen bankaya git bütün paranı çek falan yerdeki çöp kutusuna bırak
biz de suçluları yakalayalım” diyen tipler var ya…
Aralarında
ceza hukuku profesörlerinin bile olduğu onlarca kişi hipnotize olmuş gibi
sorgusuz sualsiz talimatları aynen yerine getirir ya. Buradaki durum da aynen
böyle.
Zamanında
Selçuk Parsadan da Tansu Çiller’i “Ben falanca paşayım bana para yolla” deyip
fena halde tokatlamıştı hatırlayalım.
Yani
tarihteki padişahları tokatlayan o kişiler şimdikilerin ağa babasıdır.
Burada
senaryo yazarı arkadaş Abdülhamit’i yücelteceğim derken dolandırıcının
sözlerine inanıp tokatlanan bir sazan durumuna sokulup fena halde karizmasını
çizmiştir. Abdülhamit dizisindeki ikinci tokatlama olayı olarak dizi film
tarihine geçmiştir.
Kendilerini
Abdülhamit’in torunu olarak tanımlayan arkadaşlar ve aktroller uyumayın,
dedenize yapılan bu hakaret karşısında sessiz kalmayın hiç olmazsa bir iki
tivit atıp tepki gösterin.
11 Ağustos 2018 Cumartesi
PAPAZ KAÇTI
Papaz kaçtı bir kâğıt oyunudur, 52’lik iki desteyle oynanır,
destelerde bulunan 8 papazdan 7’si çıkartılır tek papaz kalır sonra kağıtlar
oyunculara eşit olarak dağıtılır. Oyuncular çift olan kağıtları yere atıp oyundan
çıkartırlar ve oyun başlar.
Herkes sırayla sağındaki (veya solundaki) oyuncudan bir
kâğıt çeker eğer elindeki kağıtlar arasında benzeri varsa iki kâğıdı atar;
böylece gitgide elinizde kâğıt sayısı azalmaya başlar, sonunda elinde tek papaz
kalan oyunu kaybeder.
Çocukluk yıllarımın pek sevdiğim kâğıt oyunlarından biriydi.
Poker, briç gibi daha karmaşık oyunlara göre çok basitti, bütün yapacağınız
kağıtları elinizde tutmak ve çift olanları atmaktı. Ancak bu da bir çocuk için
epey zordu. Çünkü oyuncu sayısı da azsa yaklaşık 30 kartı o küçücük ellerle
kontrol etmek kolay olmazdı.
İlk başlarda hemen renk verip papazın bende olduğunu belli
ediyordum. Ama zaman içinde epey bir strateji geliştirmiştim; elimde iki kart
kaldı diyelim, biri papaz.
Karşımdaki çekecek, diğer kartı çekerse papaz bende kalacak ve
kaybedeceğim.
Karşımdaki elini diğer karta götürdüğünde ben sanki papazı
çekecekmiş gibi numaradan seviniyor gibi yapıyordum karşımdaki de bunu yutup
hemen öteki kartı yani papazı çekiyordu.
Tabii birkaç oyun sonra bu numara da anlaşılıyordu; bu kez
kartı çeken ikilemde kalıyordu, “Acaba numara mı yoksa gerçek mi?”, diye.
Bazen karşı taraftaki de gözümün içine bakıp hangisinin
papaz olduğunu tahmin ediyor, tam papazı çeker gibi yapıp son anda diğer kartı
çekiyor ve papaz bende kalıyordu.
Tabii oyunun en keyifli yanı kaybedene verilen cezalardı.
Cezalar o dönemin çocukluk masumiyeti içinde tavuk gibi gıdakla, öküz gibi
mööle, eşek gibi anır türünden cezalar olurdu.
Evangelist papazın durumu da tam bir papaz kaçtı oyununa
dönüşmüş durumda.
Ortada bir papaz var elden ele dolaşıyor, papaz geldiği
zaman karşı tarafa renk vermemen ve bir an önce elinden çıkartman gerekiyor,
ama musibet papaz bir türlü elinden gitmeyi bilmiyor.
Papaz elinizde ama karşı tarafa sanki elinizde değilmiş gibi
bir imaj yaratmak zorundasınız, sanki papazı vermiyormuş gibi yapmanız ve bir
punduna getirip papazdan bir an önce kurtulma yolunu bulmanız gerekiyor.
Tabii karşı taraf da aslında papazı istiyormuş gibi yapıp son
anda karşı tarafın elinde kalmasını sağlıyor. Bu açıdan bakıldığında oyun
briçten de pokerden de daha karmaşık, daha stratejik bir hal alıyor.
Durum iktidar için de muhalefet içinde biçimsiz bir hal
almaya başladı. Özellikle muhalefeti bu konuda tehlikeli günler bekliyor.
Hep hukuk sistemi bitmiştir, adalet yoktur diye demeçler
verip yürüyüşler yapan muhalefet bu defa dışarıya karşı iktidarı satmış
durumuna düşmemek adına “Biz bir hukuk devletiyiz” demeye başlamıştır. Ama bunu
yaparken de aslında halen tutuklu milletvekillerini sattıklarının pek ayrımında
olmadıkları belli. Bu yüzden de tutuklu vekil, kimseyle görüşmeme kararı alarak
tokat gibi bir protestoya başladı.
Papaz sorunun nasıl sonuç bulacağı belli bu durumda; iktidar
bir punduna getirip papazı muhalefete kakalayabilir, onlar da ellerinde kalan
papazı nereye sokacaklarını bilemezler.
Parti meclisi üyesi yapıp genel başkanlık yolunu açmaları da
hiç şaşırtıcı olmaz tabii.
Ama papaz onlarda kaldığı için verilecek cezalar da
kaçınılmazdır bu durumda.
Artık eşek gibi anırma mı olur, öküz gibi mööle mi olur, o
cezacının insafına kalmış…
8 Temmuz 2018 Pazar
PARANOYAK OLUYORUM
Seçim dönemi hepimizin kimyasını fena halde bozdu. Olmadık
sesler duyuyorum, birileri konuşuyor sürekli, bazen hep birlikte konuşuyorlar.
Tam olarak ne dediklerini de duyamıyorum, kim olduklarını da tam olarak
çıkartamıyorum. Bazen “acaba berim kafa sesim mi?” diye düşünüyorum ki o da
olabilir tabii. Bazen olmadık komplo teorileri çınlıyor beynimin içinde. Bir
arkadaşım “Bu paranoya belirtisi” diye uyardı beni, endişeliyim.
Kafamda haykıran sesler bazen birbirleriyle kavgaya
tutuşuyor; o zaman daha da çıldıracak gibi oluyorum.
Başlıyor gene işe…
*Elli bin avukat YSK’nın önüne gitsin.
*Kıraathanede sütlaç veriliyor, insanlar sütlacı tercih eder; bunlar
nasıl bişey, ne yapmak istiyorlar?
*Sütlaç değil bir kere kek kek; nerenle dinliyorsun. Sütlaç deyip işi
büyütme…
*O zaman püskevit olsun bari…
*Halifelik referandumu yapalım mı? Bir laf atalım zaman içinde
gerçekleşir…
*Muhalefetin adayı iktidarla iş birliği içinde, zaten baştan beri
gıcığım, babamın cenazesine gelmişti, uzaktan kestim imam sorduğunda helallik
vermemişti.
*Şerefsiz oğlu şerefsiz.
*Bana mı dedin şerefsiz diye?
*Halifelik referandumu lafını söyleyene dedim, ne diye üstüne
alınıyorsun.
*Zaten “Nasıl bilirdiniz?” dediğinde de ağzının içinde gevelemişti,
kesin “şerefsizdir” demiştir o zaman da. Taktım bir kere aga hep gıcık gidecem
işte.
*Şüyuu vukuundan beter oluyor, konuşmayın öyle tepemi attırmayın…
Şerefsizlik etmeyin.
*Halifelik isteyenler de mi öyle diyormuş?
*Yok, bu defa şerefsiz diye sana söyledim, üzerine alınabilirsin…
*Af çıksın mafya reisleri affedilsin…
*Dur ya birader, bunca hengame içinde bir de af çıkartma… Zaten seçimi
de sen bela ettin başımıza. Sen çık aradan…
*Affa karşı çıkan o gazeteciler hemen görüldükleri yerde infaz edilsin,
beni sevenlere talimatımdır. Sıkın kafalarına.
*Bu kim ya, yeni biri, nereden çıktı?
*Çıkamadı, hâlâ içeride, içeriden sesleniyor…
*Ya kafa dedin de aklıma geldi; benimle kafa bulan elli kişilik bir
liste var, elin değmişken onu da sıkıştır araya gözünü seveyim…
*Oluk oluk kan da aksın, hepsini direklere asalım…
*Bu konuşan da mı içeriden biri?
*Yok bu içeridekinin dışarıdaki versiyonu…
*Teker teker konuşun, parmak kaldırıp söz isteyin, hatlar karışıyor…
*Muhalefet adayını kaçırmışlar onun için konuşamamış…
*Eli silahlı insanlar sokaklarda, her an bir vaka olabilir…
*Biz YSK’ın önündeyiz abi, sen bir şey diyecek misin?
*Mahrem Abi beş yıldızlı otelin kral dairesinde izlemiş seçim
sonuçlarını…
*Muhalefet adayını kendi partisi kaçırmış aslında, konuşup bir pot
kırmasın diye…
*Kafayı da bulmuş galiba, zil zurnaymış…
*Şerefsiz oğlu şerefsiz…
*Hangimize dedin şimdi, hangimiz üstümüze alalım?
*Bende ipin ucu kaçtı ortaya karışık yapıyorum, isteyen istediği kadar
alsın.
*Paşa helikopterle otelin çatısına inmiş, “Çok konuşma Mahrem” demiş.
*Kıraathanede bekliyoruz kek servisi ne zaman başlayacak, o kadar oy
verdik.
*Biz hâlâ YSK’nın önündeyiz abi, ayrılamıyoruz konuşmayacaksan bari
biraz su yolla, çok susadık.
*Adam kazandı…
*Kek çeşitlerinden ne var? Benimki çikolatalı olsun, bademli de makbule
geçer.
*Biz yatıp yuvarlanmaya başladık reis…
*İstifa var mı istifa?
*Partimiz çok başarılı, Mahrem Bey başarılı, muhalefet başarılı,
seçilenlerin hepsi başarılı, ne güzel başarısız kimse yok. “Böyle bir şey
olabilir mi?” diyordum hep, olabiliyormuş demek…
*Kekin kreması var mı?
*Ulan kremalı olursa pasta olur zaten, o zaman pasta derlerdi.
*Tatar böreği oluyor da pasta niye olmuyor?
*Pasta olursa “ekmek yoksa pasta yiyin” çağrışımı yapar o sözün de sonu
pek iyi bitmedi. Siz keke razı olun işte.
*Genel başkan istifaaaa!
*Adam açıklama yaptı yahu…
*İdam gelsin idam, tecavüzcüler idam edilsin…
*Hadım da edilsin…
*Genel başkan niye hadım ediliyor yahu?
*Hadım lafını genel başkan için kullanmadılar, lafı doğru dinle… Genel
başkan istifa tecavüzcüler hadım.
*Ne bileyim, herkes aynı anda konuşuyor insan karıştırıyor doğal
olarak.
*Önce hadım sonra idam…
*Yok önce idam olsun, sonda hadım ederiz…
*Tecavüzcüler istifaaaa…
*Simit de var mı? Olacak demiştiniz…
*Simit olacaksa yanında üçgen peynir de olsun bari, kuru kuru gitmez
şimdi.
*Suyunu çıkartmayın, eldekiyle yetinin, aza kanaat edin.
*Patron, Lamborghinim otoparka sığmıyor, bana sokacağım bir yer
göstersinler.
*Kardeşim önce biz bir yerleşelim hele sonra sana sokacağın münasip bir
yer gösteririz.
*Su hâlâ gelmedi ama canın sağ olsun Mahrem Abi, biz hâlâ bekliyoruz,
YSK’nın adresini bulamadın diye konum da attık. Ama sen telefonlarına da
bakamıyormuşsun.
*İkinci tura kalıyoruz…
*Yok yok kalmıyoruz galiba…
*Adam tur bindirdi galiba…
*Valla idam benim önüme gelirse imzalarım, parlamento hazırlasın
yasayı.
*Parlamento kalmadı ki yahu?
*Sahi yahu, tek adamlık başladı; alışamadım daha…
*Daha bekleyelim mi Mahrem Abi?
*Mahrem Abiii, elma dersem çık, armut dersem de çık, çık artık gözünü
seveyim…
*Na’pim adam on milyon oy önde…
*Yok yahu yüzde iki kurtarsan ikinci turdasın abi, yüksek matematiğe
gerek yok parmak hesabı yeter.
*Adam kazık kaktı…
*Partinin başına gelecen mi şimdi Mahrem Abi?
*Partinin başına gelmeyen kalmadı zaten bir de sen gel anasını satiiim.
*Kurultay gündemimizde yok…
*Yok ben aday olmam şimdi ona karşı… Gündemimde yok.
*Çorba da denmişti sanırım; Ezo gelin mi acaba?
*Sütlaç lafı da geçmişti…
*Biz sütlaç demedik onu öteki adam karıştırdı, sütlaç mütlaç yoook…
*Kurultay için imza toplanmaya başlandı mı?
*100 bin imza mı gerekli?
*Yok o başkanlık adayı için geçerliydi, karıştırma…
*Şimdi kurultay var mı yok mu?
*Genel başkanla eşli yemek yedik…
*Sütlaç mı yediniz?
*Hayır sütlaç lafı kıraathaneler için söylendi, karıştırmayın yahu. Ama
orada da sütlaç yokmuş zaten yanlış anlaşılmış. Orada kek olacak ama o da
şimdilik yok.
*Ben bir şey anlamadım şimdi?
*Kimse bir şey anlamıyor, tek tek konuşun tek tek konuşun,
*Peki genel başkanla ne yediniz o zaman?
*İşte ne yediğimizi biz de tam olarak bilmiyoruz… Başkana sen çek git,
ben geleyim, dedim.
*Hani onun yerine gelmem, demiştin…
*E dedim, tabii kesinlikle gelmem, ayıp olur, etik değil. O beni aday
gösterdi, ben vefalı biriyim.
*O zaman neden başkana sen git ben geleyim, dedin?
*İşte onu ben de tam olarak anlamadım, bir anlayabilsem sorun çözülecek
zaten. Kuantum teorisi bile bu kadar karmaşık değildir.
*Kıraathanede boza da olacak mı?
*Yahu boza nereden çıktı, mönüyü büyütmeyin tamam, iyice batacağız
yoksa. Kim boza dedi şimdi?
*Biri vefadan bahsetti oradan çağrışım yaptı.
*Ya ben dedim ama vefalı anlamındaki vefayı söyledim, semt
anlamındakini demedim. Sözlerimi çarpıtmayın şerefsiz oğlu şerefsizler.
*Yahu kardeşler peki sütlacı nerede yiyeceğiz şimdi?
*Taktınız sütlaca. Sütlaç lafını kim ettiyse o versin; sütlaç diyen
sütlaç; boza diyen boza ısmarlasın.
*Bak hâlâ boza diyor, ben boza demedim attırmayın tepemi.
*Abi sen fizikçiydin iyi gidiyordun ne oldu da kimyan bozuldu böyle?
*Tamam ulan kapatıyorum kıraathaneleri, kek de yok artık. He halt
yerseniz yiyin. Kıraathaneleri satışa çıkartacağım o zaman yemediğiniz kekin de
parasını vereceksiniz.
*Gündemimizde ne var şimdi?
*Aslında bir gündemimiz de yok… Gündemimiz olsa o gündemde bir şeyler
olur doğal olarak..
*Af çıksın ama idam da çıksın, asmadıklarımızı affedelim. Bu arada
birilerini de hadım edelim.
*Abi partinin başına gelirsen rozetini tekrar takacan mı?
*Adam koltuğa oturdu…
*Halifelik geliyor mu halifelik?
19 Haziran 2018 Salı
10 Haziran 2018 Pazar
İSTANBUL'UN KARINI ÇALDILAR
“Yağmacılar Çetesi” diyorlardı onlara, tam olarak ne zaman
geldikleri belli değildi.
Önce usul usul geldiler “Şu köşede ben de sıkışıp oturayım”
dediler.
Gönlü bol vatandaşım ses etmedi “Elbette bu kentte sana da
yer var” dedi.
Kıyın kıyın yerleştirdiler mabatlarını köşelerine…
Ama bilmiyordu ki her köşede bir tane vardı bu
sıkışanlardan…
Sonra sıkışanlar birbirlerini fark ettiler ne acıdır ki
“örgütlü mücadelenin” ne kadar önemli olduğunun bilincine bir tek onlar ulaştı.
Örgütlendiler…
“Köşe Tutanlar Örgütü” çığ gibi büyüdü…
Önce yeşillikler gitti, ağaçlar kesildi…
Yerlerine gökdelenler, plazalar, AVM’ler dikildi…
Sonra denizler gitti, zehirli atıklarla deniz bitti,
balıklar öldü…
Denizler dolduruldu oralara AVM’ler dikildi.
Bütün caddeler beton oldu ama üzerine yeşil halı serildi.
Toprağı çaldılar…
Saksı içinde ağaçlar dikildi boy boy.
Toprağın tohumunu çaldılar; genetiği bozulmuş tohumlardan
genetiği bozuk lezzetsizlikler çıktı…
Ağzımızın tadını çaldılar.
Yağmurun toprakla buluşup vuslata ermesi engellendi,
Dünyanın kurulduğu andan beri var olan bu büyük aşk
engellendi.
Sevdalısı toprağa uluşamayan yağmur öfkelendi, sel oldu
taştı, önüne geldiyse aldı götürdü.
Yağmacılar çetesi her durumdan bir kâr çıkartıyordu, açılan
yeni alanlara yeni gökdelenler diktiler.
Aralarında “Bakalım en büyük hangimizin olacak?” yarışmaları
düzenlediler.
Doğa kendinden alınanı geri almaya devam etti, doğa aldıkça
onlar yeni baştan diktiler gökdelenleri.
Bu nasıl bir karabasan, ne sinir bozucu bir fasit dairedir
bilemiyorum.
İçine hapis olduk çıkamıyoruz.
Nasıl rezil bir sakız ki bir yapıştı çıkmıyor.
Yeşilimizi, toprağımızı, denizimizi çaldılar; balıklarımızı,
kuşlarımızı çaldılar.
Zehirli gazlar tepemizde bir karabulut, nefesimizi çaldılar…
İçtiğimiz suyumuzu çaldılar.
Bu nasıl bir ihanettir ki tarihte başka bir örneği yoktur.
Kaç zamandır kar yağmaz oldu.
Uzayıp giden gökdelenler karları gökyüzündeyken eritiyor
yere yağmur olarak düşüyor.
Elimizde bir o kalmıştı.
Sonunda İstanbul’un karını da çaldılar…
23 Şubat 2018 Cuma
İTTİFAKIMIN ADI VAR
Çocuk yeni
seçim yasa tasarısını pek anlamamış, doğal olarak babasına soruyor.
-Babacım ben
tam olarak anlamadım, benim anlayacağım şekilde tane tane anlatır mısın?
Babanın canı
sıkılıyor onca işi arasında bir de buna dert anlatacak, ama evlat neticede
atsan atılmaz, satsan satılmaz.
-Neyi
anlamadın güzel yavrum, yeni yasaya göre partilere birbirleriyle ittifak yapma
imkânı veriliyor, iki, üç, dört veya daha çok parti seçimlere ittifak yaparak
girebilecekler.
-Peki, eskisi
gibi tek olarak giremeyecek miyiz?
-Güzel yavrum
tabii gireriz ama o zaman onun adı ittifak olmaz. İttifak için birkaç parti
olması gerek, değil mi aslan yavrum? Lafımı kesme de devam edeyim. Şimdi
ittifak yapacak partiler oy pusulası üzerine yan yana duracaklar…
-Ama o kadar
insan oy pusulasına nasıl sığacaklar babacım?
-Akıllı oğlum,
tabii ki partilerin isimleri yazılacak.
-O zaman
tamam, öbür türlü mantıksız oluyordu çünkü.
-Aferin benim
mantıklı oğlum devam ediyorum… Sonra bu ittifaka bir isim verilecek. Nasıl senin
bir adın varsa benim bir adım varsa bunun da bir adı olacak.
-Anladım,
mesela Abdülhamit olsun…
-Ulan
Abdülhamit diye ittifak ismi olur mu?
-Niye ki, önümüze
gelen her yere veriyoruz Abdülhamit diye burada niye olmuyor?
-Mesela diyelim ki “Milli ve dini cumhur
ittifakı” dedik; bunların yanında mühür basılacak birer yuvarlak olacak.
Seçmenin biri geldi A partisinin yuvarlağına, bir başkası B partisinin
yuvarlağına bastı; bir başkası da geldi ikisinin ortasına bastı işte her
durumda bunlar ittifak yaptıkları için hepsi ittifakın oyu olarak sayılacak. Yani partinin kendi yuvarlaklarına basılan
oylar kendi hanelerine etki edecek, ortaya basılan ittifakın oyu sayılacak. Peki
bu durum partilerin milletvekillerine nasıl yansıyacak Konyalı bilim adamlarımız
üzerinde çalıştılar şöyle bir bilimsel yol buldular, “İttifak yapan her bir partiye ortak oylardan
gelen pay; ittifak yapan siyasi partilerin tek başına aldıkları oyun bu
partilerin toplam oyuna bölünmesi ile elde edilen katsayının ittifakın ortak oyu
ile çarpımı sonucu elde edilecek.” bu kadar basit, tabii bunun hesaplanması
için sandık başkanlarını robot uzmanı alimlerimizden seçip rabbimin izniyle meseleyi halledeceğiz. Aslında
ittifaka verilen bir oy iki oy sayılsın diye bir sistem üzerinde çalışıyoruz
ama onu çözemedik daha, bu defa muhalefet 10 partiyle ittifak yaparsa
çuvallarız.
Bu uzun cümle
çocuğun algı sınırları için epey zorlayıcıydı haklı olarak;
-Bir daha
söyler misin babacım, diye sordu.
Baba bir
derviş sabrıyla anlatmaya devam etti.
-Yani kısaca partilerin
toplam oyu %10’u geçerse, bir parti
%10’un altında bile kalsa %10’u geçmiş sayılıp meclise girecek.
-Aaa bu şeye
benzedi…
-Neye benzedi?
-Hani bir
zamanlar savaş yapmıştık, Almanlar bizim dostumuzdu, onlar yenilince biz de
yenik sayılmıştık… Burada da biz kazanırsak onlar da kazanmış sayılacak. Orada
da şey vardı, itilaf devletleri, ittifak devletleri diye. Aaa ne tesadüf orada
da ittifak var bak.
-Benim tarih
şuurlu çocuğum, tam olmasa da biraz andırıyor. Devam ediyorum bir de mühürlü oy
meselesi var; geçen oylamada epey tantana çıkardılar bu defa onu da
hallediyoruz. Artık mühürsüz oylar da kabul edilecek.
-Peki, hiçbir
yere mühür basılmazsa oy hangi partiye gidecek?
-Bu o mühür
değil evladım seçmenin partiye bastığı mühür değil, sandık kurulunun pusulaya
bastığı mühür.
-Aaa sandık
kurulu da mı mühür basacak? Yani ya A partisine, ya B partisine ya da ortaya.
Peki o zaman karışmaz mı, hangisi hangisi diye?
-Hayır akıl
küpüm, pusulanın arkasına basılıyor o mühür.
-Peki o zaman
o oy hangi partinin yüzdesine yazılıyor.
-Hiçbir partinin
yazılmıyor, çıldırtma beni tepeleyeceğim şimdi.
-İyi de o
zaman niye basılıyor?
-Çünkü
seçimlerde herhangi bir suiistimal olmasın diye, sahte oylar olmasın, diye.
-E mühürsüz
olursa da sayılacak dedin.
-Dedim.
-Mühürlü
olursa?
-O zaman da sayılacak.
-Peki madem
her iki halde de sayılacak o zaman ne demeye zahmete girip mühür basıyorlar?
Sandık başkanlarına eziyet. Geçen seçimde başkan amcalardan biri “Allah
verdikçe veriyor” diye mühürsüz oyları damgalayıp duruyordu, içim acımıştı
valla kim bilir ne kadar yorulmuştur zavallı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















